• Nisanur Dergisi - Şubat 2018
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2018
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2017
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2017
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2017
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2017
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2017
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2017
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2017
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2017
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2017
  • Nisanur Dergisi - Mart 2017
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2017
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2017
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2016
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2016
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2016
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2016
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2016
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2016
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2016
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2016
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2016
  • Nisanur Dergisi - Mart 2016
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2016
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2016
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2015
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2015
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2015
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2015
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2015
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2015
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2015
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2015
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2015
  • Nisanur Dergisi - Mart 2015
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2015
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2015
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2014
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2014
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2014
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2014
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2014
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2014
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2014
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2014
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2014
  • Nisanur Dergisi - Mart 2014
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2014
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2014
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2013
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2013
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2013
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2013
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2013
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2013
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2013
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2013
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2013
  • Nisanur Dergisi - Mart 2013
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2013
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2013
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2012
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2012
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2012
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2012
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2012
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2012
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2012
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2012
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2012
  • Nisanur Dergisi - Mart 2012
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2012
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2012
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2011

“Sağlıklı İletişim, En Önemli Başlangıçtır”

28-03-2015 0 Yorum Röportaj

Bu ay sizler için Psikolojik Danışman ve Aile Danışmanı Nuray Baştan Aydın Hanımefendi ile ‘ebeveyn-çocuk ilişkileri’ ekseninde röportaj yaptık. Ebeveynlerin ‘ilgi’ adına yaptığı yanlışlardan ne gibi sorumluluklarının olduğuna; birçok hususu kendisiyle görüştük. “Ben çocuğumu şımarmasın diye içimden seviyorum” geleneksel anlayışının çocukların sevgiyi yaşamasına ve dolayısıyla hissetmesine engel olduğunu; sevgiyle büyütülen çocuğun şımarmayacağı ancak sevgiden yoksun büyütülen çocuğun problemli birer birey olarak toplumda yer alacağını belirten Aydın “Evladınıza, sizin biricik kıymetlisi olduğunu hissettirmekten ve söylemekten çekinmeyin” tavsiyesinde bulunuyor.

 
“Sağlıklı İletişim, En Önemli Başlangıçtır”

Bu ay sizler için Psikolojik Danışman ve Aile Danışmanı Nuray Baştan Aydın Hanımefendi ile ‘ebeveyn-çocuk ilişkileri’ ekseninde röportaj yaptık. Ebeveynlerin ‘ilgi’ adına yaptığı yanlışlardan ne gibi sorumluluklarının olduğuna; birçok hususu kendisiyle görüştük. “Ben çocuğumu şımarmasın diye içimden seviyorum” geleneksel anlayışının çocukların sevgiyi yaşamasına ve dolayısıyla hissetmesine engel olduğunu; sevgiyle büyütülen çocuğun şımarmayacağı ancak sevgiden yoksun büyütülen çocuğun problemli birer birey olarak toplumda yer alacağını belirten Aydın “Evladınıza, sizin biricik kıymetlisi olduğunu hissettirmekten ve söylemekten çekinmeyin” tavsiyesinde bulunuyor.

Her anne-babanın ürktüğü konuların başında çocuklarına yönelik olası ‘cinsel istismar ve taciz’ durumlarının geldiğini bununla beraber anne-babalara büyük görevler düştüğünü belirten Nuray Hanım “Çocuğun ilk olarak yetiştiği; değer yargılarını, ahlaki normları, erdemli bir insan olmayı öğrendiği yer aile ortamıdır. Öncelikle ahlaklı ve kişilikli bireyler yetiştirme gayreti içerisinde olunmalıdır. Özellikle erkek çocuk sahibi olan anne-babalar bu noktada daha duyarlı olmalılar” diyor. Ayrıca anne-babaların çocuklarının gelişim aşamalarını düzenli takip etmeleri ve çocuklarında gözlemledikleri en ufak olumsuz davranışın nedenini araştırmaları gerektiğinin altını çizen Aydın “Çocuğunuz size birisi tarafından istismara maruz kaldığını söylediğinde sakince çocuğunuzun anlattıklarını dinleyin. Üzüntünüzü, telaşınızı, kızgınlığınızı asla belli etmeyin” tavsiyesinde bulunuyor.

Sizleri röportajımızla baş başa bırakıyoruz…

“SEVGİ, İNSANIN RUHUNDA DOĞUŞTAN GETİRDİĞİ ÖZDÜR”

Nuray Hanım, her fırsatta çocuğun en önemli ihtiyacının ‘sevgi’ olduğunu dile getiriyor ve ‘çocuğunuzu koşulsuz sevin’ tavsiyesinde bulunuyorsunuz. Bu pencereden bakıldığında bu –kastettiğiniz- sevginin tanımı ve ölçüsü nedir?

Sevgi nedir? Sorusu ile başlamak isterim. Sevgi, insanın ruhunda doğuştan getirdiği özdür. Bizi, en çok bizleri yaratan yüce Rabbimiz sever. Bizler doğduğumuz andan itibaren sevgi özü ile varızdır. İnsanın özünde var olan bu duygu doyurulmadığı taktirde kalpte bir boşluk hissedilir. İnsan bu duyguyu ilk etapta anne-babası vasıtası ile doyuma ulaştırmalıdır. Anne-babası tarafından sevildiğini hissetmeyen çocuklar, ruhlarındaki bu boşluğun derin acısını hissederler. Toplumda problemli olarak nitelendirilen çocukların anne-baba-çocuk ilişkisine bakıldığında sağlıksız bir iletişim görülmektedir. Elbette ki her anne-baba evladını en derin duygularla kalpten sever. Bu konuda en ufak bir şüphe yoktur. “Çocuğunuzu seviyor musunuz?” diye bir soru yönelttiğinizde her anne-baba, “Çocuğumu çok seviyorum” yanıtını verecektir. Öte yandan “Annen-baban seni seviyor mu?” diye soru yönelttiğimiz bazı çocuklar nasıl oluyor da “Annem-babam beni sevmiyor” yanıtını verebilmektedir.

Peki, buradaki farklılığın kaynağı nedir? Bu farklılığın kaynağı ebeveynlerin çocuklarına karşı kalplerinde besledikleri o duyguyu tam olarak yansıtmamış olmaları veya koşullu olarak yansıtmalarıdır. “Ben çocuğumu şımarmasın diye içimden seviyorum” geleneksel anlayışı çocukların sevgiyi yaşamasına ve dolayısıyla hissetmesine engel olmaktadır. Duygular davranışa dönüşmediği sürece karşı tarafa geçmez. Anne-babalar bu konuda daha cömert davranmalıdırlar.

Peki, koşullu sevgi ne demektir? Koşullu sevgi, sevgiyi bir koşula bağlayarak çocuğa vermektir. Bir tür pazarlık denilebilir esasında. “Uygun davranışlar gösterirsen seni severim” anlayışının özetidir. Bu yaklaşım çocuklarda değersizlik hissiyatı oluşturur. Çocuğa “seni sen olduğun için, her koşulda, sadece benim evladım olduğun için seviyorum” yerine; “bana yardım edersen seni severim”, “başarılı oluşan seni severim”, “dediklerimi yaparsan seni severim” demektir. Koşulsuz sevgi ise, karşılıksız, hesapsız sevgidir. Çocuğa “sen, sen olduğun için sevgiye layıksın” mesajını iletir. “Benim sana karşı olan sevgim her koşulda devam edecektir” diyen, bireyin özünü önemseyen, davranışı ne olursa olsun sevmeye devam eden bir yaklaşımla beslenen çocuk kendi olmaktan korkmaz, rahatsız olmaz. Özgüven duygusu güçlü olur, tüm gelişim aşamalarını doğal süreci içerisinde tamamlayarak sağlıklı kişilik geliştirir.

“Seni her koşulda seviyorum” sihirli bir sözcüktür ve her gönlün kapısını açarak kalpleri yumuşatır.

Çocuğunuzu koşulsuz severseniz, onu gerçekten sevmiş olursunuz. Herhangi bir koşula bağlanan sevgi kişiye değersiz olma duygusu hissettirir. “Ben, ben olduğum için değil, başarılı olduğum için, insanlara karşı övünç kaynağı olduğum için değer görüyorum. Eğer istendik davranışların dışında bir şeyler yapacak olursam ailemin gözünde hiçbir kıymetim kalmaz” güvensizliğini oluşturur. Koşulsuz sevilen çocuk, özgüven sahibi bir birey olacağı gibi insanları da koşulsuz sevmeyi öğrenir.

Çocuk yetiştirmenin altın kurallarının birinci maddesi, çocuğun koşulsuz kabulü ve sevilmesidir. Evladınıza, sizin biricik kıymetlisi olduğunu hissettirmekten ve söylemekten çekinmeyin. Sevilen, sevgiyle büyütülen çocuk şımarmaz, ama sevgiden yoksun büyütülen çocuk problemli birer birey olarak toplumda yer alır.

“İLGİLİ ANNE-BABA OLMAK, HER ŞEYDEN ÖNCE TUTARLI OLMAKTIR”

Çocuklarına ilgili bir anne-baba portresi nasıl olmalı sizce? ‘İlgi’ adına yapılan ancak yanlış olan ve ebeveynlerde en sık karşılaştığınız yaklaşım(lar) ne(ler)dir?

Çocuğa ilgi ve alaka göstermek anne-babalığın en önemli vazifesidir. Çocuk sahibi olma kararını anne-baba verir. Çocuğun bu konuda tercih hakkı yoktur. Anne-babalar da bu sorumluluğu en güzel şekilde yerine getirmekle yükümlüdürler. Yüce Rabbimiz çocuklarımızı bize emanet olarak vermiştir. Bize, bu emanetlere layıkıyla sahip çıkmamız görevini yüklemiştir. Dünyaya getirdiğimiz evlatları İslami kurallar çerçevesinde, ahlaklı ve kişilikli bir birey olarak yetiştirmek zorundayız. Ancak son yıllarda anne-baba olma rolünün, olması gerekenden çok fazla ilgi ve alakaya dönüştüğü ve amacından uzaklaştığı gözlemlenmektedir. Evren denge üzerine kurulmuştur. Hayatta her şeyde denge olmalıdır. İlgi ve alakada da denge unsuru göz ardı edilmemelidir. Yeni jenerasyon anne-babalar aşırı ilgiyi, çocuğu her an mutlu etmeyi, her dediğini yapmayı ilgi olarak nitelendirmektedirler. Oysaki ilgi çocuğa gerekli sevgiyi göstermek, temel ihtiyaçlarını karşılamak ve ihtiyaç dâhilinde çocuğun yanında, ona destek olmaktır. Aşırı korumacı anne-baba profili, çocuklarda sorumluluk duygusunu ortadan kaldırmaktadır. Her şeyi anne-baba üstlenmiştir. Çocuk o denli hazırcılığa alışmıştır ki; temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelmektedir. Her şeyi anne-babadan bekleyen çocuk, okul ortamında da bu beklenti içerisine girmektedir. Bunu okulda göremeyince mutsuz olmaktadır.

İlgili anne-baba olmak, her şeyden önce tutarlı olmak, ortak dili kullanmak ve kurallar konusunda geri adım atmamaktır. Olumlu davranış kalıpları kazandırılması için mutlaka kurallar çerçevesi oluşturulmalı ve bu kurallardan ödün verilmemeli. Çocuğa koyulan kural kısa bir süre sonra çocuğun ısrarıyla ortadan kaldırılıyor ise bu çocuğa istikrarlı bir eğitim verilmiyor demektir. Böyle bir ortamda yetişen çocuk, her dediğinin anında yapılması fikrine alışır. En büyük hatalardan birisi de bu yaklaşımdır. Anne-babanın görevi çocuğu hep mutlu etmek değildir. Çocuğa baskıcı ve ilgisiz davranmak kadar, aşırı toleranslı bir eğitim vermek de hatalıdır.

Çocuğunuz size saygı duymayı öğrenmeli. Sizin onun iyi bir insan olması için çaba sarf ettiğinize inanmalı, güvenmeli.

Sürekli eleştirmek anlamına gelen “sen” dili yerine; yapıcı dil olan “ben” dili kullanılmalı. “Sen tembelsin, saygısızsın, sorumsuzsun yerine”, “düzenli ders çalışmadığın zaman düşük not alırsın, bu senin hak etmediğin bir not olacağı için çok üzülürüm.” Çocuğa sürekli “ders çalış” telkini yapmak ilgi göstergesi değildir. Aşırı ilgi de çocuğu boğar ve bunaltır. Okuldan gelir gelmez “kaç aldın, neler öğrendin” veya “senden daha yüksek not alan var mı?” soruları bir hayli yaygın olmakla birlikte hatalı bir yaklaşımdır.

Sağlıklı iletişim, en önemli başlangıçtır. Çocuğun her dediğini yapmak, çocuğu doyumsuz yapar ve mutsuzluk başlar. Çocuk her şeye anında sahip olmanın bir süre sonra bunalımını yaşamaya başlar. Bırakın çocuklarınız yaşına ve cinsiyetine uygun sorumluluklarını yerine getirsin. Çocuk bundan yorulmaz, aksine kendine güveni gelişir ve sorumluluk duygusu güçlenir. İleride başarılı bir birey olur.

Çocuğun yetiştiği ilk ortam ailesidir. Gözlerini yeni dünyaya açan, işlenmeye hazır tertemiz bir çocuk için anne-babanın tutumu, kişilik yapıları, birbirleriyle olan ilişki tarzları, yani nasıl model olduğu çok önemlidir. Çocuklar duyduklarından ziyade gördüklerinin daha fazla etkisinde kalırlar.

“HARAMLARDAN SAKINMAMAK; İNSANLARI BOŞLUĞA VE SAPKIN DÜŞÜNCELERE İTMEKTE”

Günümüzde ne yazık ki sıklıkla ve türlü şekilleriyle ‘cinsel istismar, taciz ve tecavüz’ olaylarına şahit olmaktayız. Bu durum çocuklara yönelik yaşandığında ise vahameti artıyor. Toplumumuzda artan bu çocuk istismarını neye bağlıyorsunuz?

İstismar konusu yıllardır bilinen, hemen her toplum için ciddi problem alanlarından biridir. Ancak son yıllarda, istatistiklere bakıldığında büyük ölçüde artış olduğunun gözlemlenmesi ürkütücü ve öfke uyandırıcı bir tablodur. Bu artışın birçok nedeni vardır.

Maneviyat eksikliğinin büyük ölçüde etkili olduğunu düşünüyorum. İbadetten yoksunluk, haramlardan sakınmamak; insanları boşluğa ve sapkın düşüncelere itmektedir. İnternet kullanımının artması ve ahlaki anlayışı tehdit eden unsurlara kolaylıkla ulaşılabilirlik, insanları farklı düşüncelere yöneltebilmektedir.

Sevgiden, ilgiden yoksun, şiddete maruz kalan, geçmişte tacize veya tecavüze uğramış, sağlıksız aile ortamında yetişen çocuklar yetişkin olduklarında bu durumu travma olarak yaşayabilmekte ve canice davranışlar gösterebilmektedir.

Toplumun değer yargılarıyla çelişen televizyon programları, diziler olumsuz rol/model olma noktasında bir hayli etken olmaktadır.

Psikolojik problemler, insanların sağlıklı düşünemez hale gelmesine sebebiyet verebilmekte. Çocuklara veya yetişkinlere tecavüz etikten sonra küçük parçalara ayırarak cesede eziyet etmek, normal bir insan psikolojisi belirtisi olarak kabul edilemez. Psikolojisi bozuk olan kişilerin, mutlaka psikiyatrik muayeneden geçip gerekirse ilaç kullanmaları bu tür eylemlere kalkışmalarının önüne geçecektir.

Uyuşturucu ve alkol bağımlılığındaki artış da etkenler arasında sayılabilir. Bağımlılık insanların otokontrol mekanizmasını yok ederek zaman zaman farkında olmadan istenmeyen davranışlar yapmasına sebebiyet verebilmektedir.

Cezai müeyyidelerin caydırıcı nitelikte ağır olmaması da insanları cesaretlendirmektedir.

“ÇOCUĞUN ERDEMLİ BİR İNSAN OLMAYI ÖĞRENDİĞİ YER AİLE ORTAMIDIR”

Peki, bu hususta anne-babalara ne gibi sorumluluklar düşüyor ve dikkat edilmesi gereken öncelikli husus nedir sizce?

Şüphesiz her anne-babanın ürktüğü konuların başında, hayattaki en değerli varlıkları olan evlatlarına başkası tarafından bu türden zarar verilmesidir. Bu konuda anne-babalara büyük görevler düşmektedir. Çocuğun ilk olarak yetiştiği; değer yargılarını, ahlaki normları, erdemli bir insan olmayı öğrendiği yer aile ortamıdır. Öncelikle ahlaklı ve kişilikli bireyler yetiştirme gayreti içerisinde olunmalıdır. Özellikle erkek çocuk sahibi olan anne-babalar bu noktada daha duyarlı olmalılar. Erkek çocuklar, ileride potansiyel bir suçlu olmamaları için eğitilmeli. Kontrolsüz internet kullanımının önüne geçilmeli. Çocuklar, gençler pek çok olumsuzlukları internet ortamında görmektedirler. Ahlaki olamayan siteler, çocuklarda olumsuz farkındalıklar yaratmaktadır. Özenti ve merak duygusu da insanların zihnini bulandırarak istenmedik davranışlara sürükleyebilmektedir.

Anne-babalar çocuklarının gelişim aşamalarını düzenli takip etmeli ve çocuklarında gözlemledikleri en ufak olumsuz davranışların nedenlerini araştırarak gerekirse destek alarak bu alışkanlıkları ortadan kaldırmalılar. Bu önlem, ileride çocuklarının başka insanlara zarar vermesinin önüne geçecektir.

Öte taraftan çocukların başkalarının yanında kıyafetleri değiştirilmemeli, kıyafet değişimi yaparken de çocuktan izin alınmalı. Özel bölgelerine dokunulmamalı, doktorlar dışında kimsenin bakmasına izin verilmemeli vurgusu yapılmalı.

Çocuklar 4 yaşından itibaren tamamen çıplak olarak banyo yaptırılmamalı, iç çamaşırı ile yıkanmalı. Çıplak olarak ortalıkta gezmesine izin verilmemeli. Çocuğun yanında anne-baba olarak kıyafet değişimi yapılmamalı. Odaya kapıyı çalmadan girmemesi öğretilmeli, çocuğun odasına da kapıyı çalmadan girilmemeli. Tuvaletin özel bir mekân olduğu ve tuvalet ihtiyacı giderilirken başkası tarafından görülmemesi gerektiği vurgulanmalı.

Bunların yanı sıra istismar ve taciz konusunda küçük yaştan itibaren çocuklar aile tarafından bilinçlendirilmeye başlanmalı. Çocuklara, tacizden korunmak için, “benim bedenim bana aittir” bilinci öğretilmeli. 3 yaşından itibaren bu bilinç çocuklara korkutulmadan, kaygı uyandırmadan, güvensizlik yaratmadan izah edilmelidir. İlk olarak özel bölgeler tanıtılmalı: “Bu bölgeler senin özel alanların. İstemediğin halde bazı insanlar senin bu bölgelerine dokunmak isteyebilir. Buna izin vermemelisin. Böyle bir durum olduğunda yardım istemeli ve bize haber vermelisin.”

Çocuğa “hayır” demeyi öğretmek çok önemlidir. ‘İyi dokunma’, ‘kötü dokunma’ arasındaki fark anlatılmalı: “İyi dokunma annenin dokunması gibidir; seni rahatsız etmez, güvende hissettirir. Ama bazı kişilerin dokunması iyi hissettirmeyebilir. Bu kötü dokunmadır. Birisinden böyle bir dokunma hissettiğinde bağır ve oradan uzaklaş. Bu durumu anne-babana veya öğretmenine söylemelisin.”

Çocuk huzursuz olduğu bir ortamda, rahatsız olduğu bir dokunuşla karşılaştığında “hayır” dediğinde ailesinin onun yanında olduğunu, ona inanacağını, onu suçlamayacağını bilmeli. “Seni kim ne şekilde tehdit ederse etsin bunu bizimle paylaş, biz her zaman senin tarafındayız” mesajının verilmesi, çocukların kendilerini güvende hissetmelerini sağlayacaktır. Böyle bir durum ile karşılaşan çocuk “hayır” diyebilmeyi başaracak ve en kısa sürede ailesi ile bu durumu paylaşacaktır. Aksi halde çocuk suçluluk duygusu ile bu durumu ailesinden saklayacaktır. Tacize, istismara veya tecavüze uğrayan çocukların korku duygusu ile bu durumu herkesten saklaması, bu eylemi yapanların sayısını arttırmaktadır.

“TACİZE UĞRAYAN ÇOCUK; KORKAR, UTANIR, İÇİNE KAPANIR”

Peki, bir çocuğun tacize maruz kaldığı nasıl anlaşılır? Bu durumda nasıl bir tavır takınılması yerinde olur?

Tacize uğrayan çocuk; korkar, utanır, suçluluk duyarak içine kapanır ve bu nedenlerle tacizi saklama ihtiyacı hisseder. Çocukların özel bölgelerinde kızarıklık, kaşıntı veya ağrı var ise, evde veya okulda birden bire çok içine kapanmışsa, belirli yer veya kişilere karşı korku sergiliyorsa, aşırı kaygılı davranışları varsa, alt ıslatma veya tikler başlamışsa, dokunmaya karşı refleks veriyorsa, gece uykularında korkulu rüyalar görüyorsa, resimlerinde taciz ile ilgili mesajlar var ise, cinsel konularda merakı artmış ise çocuğun tacize uğramış olma ihtimalinin araştırılmasında fayda vardır. Elbette ki bu belirtilerin gözlemlendiği her çocuk tacize uğramış olabilir kaygısı yaşanmamalı. Ancak tedbirli olunmalı. Çocuktaki davranış değişikliğinin nedenleri araştırılmalı. Bu türden belirtiler bir problemin işaretçisidir. Ancak farklı nedenler de olabilmektedir.

Çocuğunuz size birisi tarafından istismara maruz kaldığını söylediğinde sakince çocuğunuzun anlattıklarını dinleyin. Üzüntünüzü, telaşınızı, kızgınlığınızı asla belli etmeyin. Sadece anlattıklarını dinleyin, yorum yapmayın. Böyle bir tutum çocuğu ürkütecek ve paylaşımı yarıda kesecektir veya bir daha sizinle paylaşımda bulunmamasına sebebiyet verecektir. Dinlerken onu anladığınızı, yanında olduğunuzu, onu suçlamadığınızı hissettiren sözler kullanın. Asla yüksek sesle konuşma, çocuğu yargılama, sorguya çeker tarzda cümleler kurulmamalı. Ve uzman desteğine başvurulmalı.

Çocukluk dönemdeki taciz veya tecavüzler yetişkinlikte travmaların habercisidir. Mutlaka profesyonel bir şekilde erken dönemde çocuk rahatlatılmalıdır. Çocukluk yıllarında böyle bir durum ile karşılaşan ve çözüme kavuşturulmayan çocukların yetişkinlikte benzer eylemlerde bulunma, psikolojik rahatsızlıklar yaşama ve sorunlu bir evlilik hayatıyla karşılaşma ihtimalleri yüksektir.

“HER ÇOCUK İŞLENMEYE HAZIR BİR TOPRAK GİBİDİR”

Bu tür olayların azalması hatta tamamen ortadan kalkması için neler yapılmalıdır?

Öncelikle anne-babaların evlatlarını küçük yaştan itibaren gerekli ilgi ve şefkatle, huzurlu bir aile ortamında yetiştirmeleri ilk temel öğedir. Bahsettiğimiz gibi bu türden davranışa yeltenen insanların sağlıklı bir psikolojiye sahip olmadıkları aşikardır. Hiçbir çocuk dünyaya gelirken problemli olarak gelmez. Her çocuk işlenmeye hazır bir toprak gibidir. Toprak misali nasıl şekil verirsen öyle olur. İlk temel öğenin dışında evlatlarımızı yetiştirirken; erdemli ve ahlaklı olmaları için elimizden geleni yapmalıyız. Çocuklara mülk bırakmak yerine, miras olarak güzel ahlak bırakmanın gayreti içerisinde olunmalıdır.

Öte yandan suç işleme oranının düşürülmesinde en önemli etken caydırıcı nitelikte cezaların yürürlüğe girmesi ve uygulanmasıdır. Cezanın amacı suç işleyen kişilere bedel ödetmektir, ancak aynı zamanda emsal teşkil ederek başka insanların benzer davranışlarda bulunmasını engellemektir. O halde cezalar caydırıcı nitelikte ağır olmalı ki; başka insanlar da aynı davranışı yapmadan önce bunu göz önünde bulundursunlar. Tecavüz suçu işleyen bir zanlı kısa sürede cezaevinden çıkabiliyorsa; bu niyette olan bir başka kişi de aynı davranışı rahatlıkla yapacaktır. Son zamanlarda suç oranının gözle görülür seviyede artmış olması, ceza kriterlerine dikkatleri çevirmiştir. Konunun devlet politikası olarak ele alınması, önemsenmesi ve cezaların caydırıcı nitelikte arttırılması önümüzdeki zaman diliminde bu türden suç oranlarının azalmasında etken olacaktır.

Bunu yanı sıra halkın bu konuda bilinçlenmesi, kamuoyunun ve sivil toplum kuruluşlarının tepkileri ve çalışmaları farkındalığı arttırmıştır.

Ümit ediyoruz ki; Müslüman bir ülke olarak bu türden suçlarla karşı karşıya kalmayalım. İslamiyet, tecavüzün ve insan öldürmenin yasaklandığı bir dindir. Kadınlara, çocuklara merhamet duygusu en yüksekte olan, çocuklara karşı aşırı sevgi besleyen, her gördüğü yerde çocukların başını okşayan, onlarla sohbet eden, kuşu ölen bir çocuğa baş sağlığına gidecek kadar çocuğa kıymet veren, psikolojisini düşünen bir Peygamberin ümmeti olarak, Ona layık bir ümmet olmanın gayreti içerisinde olmalıyız.

“SAĞLIKLI BİREYLER, SAĞLIKLI AİLELERİ OLUŞTURUR”

Aile içi iletişimin; sizin deyiminizle “anne-baba-çocuk üçgeninin” sağlıklı bir zemine oturması için tarafların öncelikli olarak bilmesi/dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?

Anne-baba olmak, hayattaki en önemli ve en zor görevdir. Nasıl bir anne-babaya sahip olduğumuz bizim inisiyatifimizde değil ama nasıl bir evlat yetiştireceğimiz bizim elimizde. Bu konuda sorumluluk tamamıyla anne-babanın kontrolünde. Sağlıklı ortamda yetişen çocuklar, sağlıklı birer yetişkin olarak toplumda yer edinir. Sağlıklı bireyler, sağlıklı aileleri oluşturur nihayetinde. Sizin yetiştirdiğiniz bir çocuk yarın kendi çocuğunu yetiştirecek. Zincirleme devam eden bir süreç var. Bunun farkında olunmalı. Toplumun dejenere olduğundan yakınıyoruz çoğumuz. Bunun temel sebebi bu işte. Çocukların istendik şekilde yetiştirilememesi beraberinde toplum düzenini etkiliyor.

Son yıllarda ekonomik sıkıntılarla savaşan pek çok ailenin; para kazanma, evi geçindirmeye çalışma gayreti içinde olmaları, çocuklarını ihmal etmelerine sebebiyet vermektedir. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı bu sürecin bir uzantısıdır. Ne koşullarda olunursa olunsun anne-baba olmanın sorumluluğu ihmal edilmemeli. Bir nesilden bahsettik. “Senin çocuğun yarının neslini oluşturacak!” Bu bilinç kaybedilmemeli…

Anne-baba-çocuk üçgeni; bu çok önemli bir formül! Herkes rolünü olması gereken şekilde oynamalı. Anne-baba çocuğuna gerekli ilgi, alaka, sevgi, şefkat duygularını yaşatacak, çocuk da evlat olarak anne-babasını sayacak, itaat edecek. Ebeveynler görevlerini hakkıyla yerine getirmediklerinde çocuk üzerindeki otoritelerini de kaybetmektedirler. Bahsettiğimiz gibi uçlarda muamele ya aşırı ilgisiz bir tutum veya tersi çocuk merkezli bir tutum. İki uç da hatalı sonuçlar doğurmakta. Çocuk eğitimi ile ilgili farkında olmadan pek çok hatalar yapılıyor. Bu hatalara düşmemek adına çocuk eğitimi konusunda kitaplar okunmalı, seminerlere iştirak edilmeli, programlar takip edilmeli. Günümüzde bu konuda pek çok kaynağa kolaylıkla ulaşmak mümkün…

Şüphesiz her anne-baba çocuklarına yönelik iyi niyetler taşımaktadır. Evlatlarını en güzel şekilde yetiştirmek isterler. Çocuklarına karşı yaptıkları her şey bu amaca hizmet etmektedir. Ancak bu doğru niyetler her zaman doğru davranışlarla desteklenemeyebiliyor. Doğru niyetlerin doğru davranışlarla desteklenmesi ideal anne-baba profilini oluşturacak ve güzel evlatlar ortaya çıkartacaktır.

Evlatlarınız, sizin onları ne kadar çok sevdiğinizin farkına varsınlar, bunu hissetsinler, içselleştirsinler. Bu duygu onları en güzel şekilde besleyecektir.

Nisanur dergisi olarak bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz…

Ben de teşekkür ediyorum ve sizin aracılığınızla tüm ailelere sağlıklı nesiller yetiştirebilmeyi temenni ediyorum…

Röportaj: Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Mart 2015 (40. Sayı)
 
 

Röportaj
Yazdır Arkadaşına gönder

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.