• Nisanur Dergisi - Nisan 2017
  • Nisanur Dergisi - Mart 2017
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2017
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2017
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2016
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2016
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2016
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2016
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2016
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2016
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2016
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2016
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2016
  • Nisanur Dergisi - Mart 2016
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2016
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2016
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2015
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2015
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2015
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2015
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2015
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2015
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2015
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2015
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2015
  • Nisanur Dergisi - Mart 2015
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2015
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2015
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2014
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2014
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2014
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2014
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2014
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2014
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2014
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2014
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2014
  • Nisanur Dergisi - Mart 2014
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2014
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2014
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2013
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2013
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2013
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2013
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2013
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2013
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2013
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2013
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2013
  • Nisanur Dergisi - Mart 2013
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2013
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2013
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2012
  • Nisanur Dergisi - Kasım 2012
  • Nisanur Dergisi - Ekim 2012
  • Nisanur Dergisi - Eylül 2012
  • Nisanur Dergisi - Ağustos 2012
  • Nisanur Dergisi - Temmuz 2012
  • Nisanur Dergisi - Haziran 2012
  • Nisanur Dergisi - Mayıs 2012
  • Nisanur Dergisi - Nisan 2012
  • Nisanur Dergisi - Mart 2012
  • Nisanur Dergisi - Şubat 2012
  • Nisanur Dergisi - Ocak 2012
  • Nisanur Dergisi - Aralık 2011

Saliha Eroğlu ile ayın röportajı

25-12-2016 0 Yorum Yazarlarımızdan

Kıymetli okurlarımız, bu ay sizler için Op. Dr. Saliha Eroğlu Hanımefendi ile ‘kadının zihin-beden ve ruh bütünlüğü’ üzerine röportaj yaptık.

 
“Kadın Su Gibidir”

Kıymetli okurlarımız, bu ay sizler için Op. Dr. Saliha Eroğlu Hanımefendi ile ‘kadının zihin-beden ve ruh bütünlüğü’ üzerine röportaj yaptık. Kadının insan türünün bir diğer yarısı olduğunu ve ona fiziksel ve duygusal açıdan bakmak gerektiğini, olayları daha çok birbirine bağlayan; nörolojilerinde bağlantılarının daha fazla olduğu bir varlık olduğunu belirten Saliha Hanım “Kadın olayları birbirine bağlar” tespitinde bulunuyor. Kadını suya benzeten Eroğlu “Suyun özellikleri nelerdir; temizdir, temizleyicidir ama biriktirir” diyor ve bu özelliğin kendisine, birçok şeyi aynı anda idare etmesi icap ettiği için verildiğinin altını çiziyor.

Sizleri röportajımızla baş başa bırakıyor, keyifli okumalar diliyoruz…

“KADIN OLAYLARI BİRBİRİNE BAĞLAR”

Saliha Hanım, evvela kadını tanımlamanızı istesem… Kadın nedir sizce?

Kadın erkeği tamamlayan, insan denen türün bir diğer yarısıdır. Kadına fiziksel ve duygusal açıdan bakmak gerekiyor. Fiziksel baktığımızda erkekten çok farklı; kemik yapısı zayıf, rahmi ve yumurtalıkları var. Doğurgan bir varlık yani. Hormonal farklılıkları var. Sesi daha ince ve daha güzel… Cildi daha güzel... Kısaca dişil bir varlık. Duygusal olarak; olayları daha çok birbirine bağlayan, nörolojilerinde bağlantılarının daha fazla olduğu bir varlık. Kadın olayları birbirine bağlar. Örneğin kadın yirmi yıllık evlidir, onunla bir şey çalışırsınız, ta nişana gider. Nişanında şöyle olmuştur. Yıllar önce kocasına kızmıştır vs...

“KADIN SU GİBİDİR”

Erkekler olayları çabuk bitirir ama kadınlar bitiremez. Kadın su gibidir aslında. Enerji tıbbı bunu böyle tanımlar. Suyun özellikleri nelerdir; temizdir, temizleyicidir ama biriktirir. Aynı zamanda kadınlar zor ısınır, zor soğur. Bu da suyun özelliklerinden... Erkekler ise ateş gibidir. Birden parlar ve çabuk sönerler. Oysa kadın biriktirdiği için temizlenmesi de zaman alıyor. Bu durum cinsellikte de böyle. Tabiri caizse öncelikle ateşin suyu ısıtması gerekir. Esasen Türkiye’deki asıl sorun da bu bana göre. Ateş suyu yeterince ısıtmaz sonra da netice bekler. Isıtsa bile sonrasında soğutmaz. Bu durum ‘kadın cinsellikten hoşlanmaz’ şeklinde algılanıyor. Oysa burada suç, kadını hazırlamayan erkektedir.

Davranışsal anlamda da durum bundan farklı değil. Erkekler çabuk kızar ama çabuk sakinleşir. Kadın içine atar ama temcit pilavı gibi ısıtır ısıtır sunar. Tekrar tekrar o mevzuyu ortaya getirir. Elbette bu durum yaradılış ile alakalıdır. Kadını suçlama gibi algılanmasın!

Zihin olarak da kadınlar, bu duygu ve beden yapısının getirdiği bir şekilde olayları analiz ederken duyguya çok girer ancak çok hata yaparlar. Yani kadının verdiği kararlar erkeklere göre biraz daha zayıf. Tabi şu an fıtrat biraz bozuk olduğu için yani erkekler –çoğunlukla-‘kavvam’ (bütün gayreti ile koruyan, kollayan) olamadıkları için yerinde karar veremedikleri durumlara da sıklıkla rastlıyoruz. Hatta kadınlar erkekleşmiş gibi. Yani roller biraz değişmiş. Çok dillendirmek istemiyorum ama erkek gibi erkek bulmak zor günümüzde.

Biriktirir dediniz. Peki, bu birikimler hayatına ne şekilde yansır?

Evet, biriktirir ve birbirine bağlar. Bunun iyi yönü şudur: Kadınlar aynı zamanda hem annelik yapar, hem eşlik yapar, hem kayınvalidesi ile uğraşır, hem gelini ile uğraşır hem de annesi ile uğraşır. Birçok şeyi aynı anda idare eder yani. Onun için verilmiş bir özelliktir aslında. Erkekler ise –genelde- bir tek şeye odaklanır; işe gider gelirler.

“İNSAN ASLINDA BİR YAZILIMDIR”

Peki, biriktirmesi ya da biriktirmemesi gereken şeyler neler?

Kullanacağı şeyi, faydalı şeyi biriktirip gerçekten faydasız olanları eleyebilirse ne ala. İnsan aslında bir yazılımdır. Levh-i Mahfuz yazar bir oynarız. Doğrusu budur. Yaşadığı olaylardan doğru karar çıkartıp hayatına doğru bir şekilde yansıtırsa, burada problem yok. Ama o duygu birikimi ile yanlış kararlar verir ve uygulamaya geçirirse hayatı yanlışlarla/eyvahlarla geçer. Hem kendine hem de başkalarına zarar verir. Neyi biriktirmemeli? Öfkeyi biriktirmemeli, korkuyu biriktirmemeli… Burada insanın hem silahı hem de düşmanı olan iki temel duygudan bahsediyoruz. Diğer bütün duygular hemen hemen bunlarla alakalı.

“KADINLAR ÖFKELERİNİ AKITIYORLAR”

Öfke aslında olması gereken bir duygu... Yani öfkelenmeyen insan olamaz. Şöyle ki insan, Allah Teâlâ’nın esmalarının yeryüzündeki tecellisidir. Allah gadap ettiği için insan da gadap eder. Ama Allah gayzı (öfkenin en şiddetli hali) sevmez, hiddeti sevmez… Yani öfke haliyle zarar vermeyi, yakıp yıkmayı sevmez. Ama hiç öfkelenmeyen, her şeye başını sallayan bir insan normal değildir. Bu tamamen duyarsızlaşmış bir insandır ki; dinde de bunun yeri yoktur. Zira ‘Emr-i bi`l ma`rûf ve nehy-i anil münker’ sorumluluğu vardır. Peygamber Efendimiz (SAV), olaylara şer-i ölçülerde müdahale ettiği gibi kimi zaman da tepkisiz kalmıştır. Gadap dediğimiz şey; öfkelenince iki kaşın ortasının kabarmasıdır. Kadın da gadaplanır, erkek de gadaplanır. Ancak bunu hiddete dönüştürmedikçe, öfkesini başkasına akıtmadıkça normal karşılayabiliriz. Oysa kadınlar genel olarak öfkelerini akıtıyorlar. Kocasına kızıyor çocuğuna akıtıyor. Kaynanasına kızıyor çocuğuna akıtıyor. Ve ya tam tersi…

Burada EFT’te yeni çalıştığım bir vakaya değinmek istiyorum… Olayda kayın valide torununa çok iyi davranıyor, ona şekerler veriyor. Bunu gelinine olan garezinden yapıyor. Yani bu durumu yaşayan o torun koca kız olmuş, evlilikteki problemlerinden dolayı terapiye ihtiyaç duymuş ve bunun için de annesini suçluyor. Beraber çalıştığımızda ise; asıl sorumlunun babaanne olduğunu anlıyoruz. Ve en nihayetinde kadın annesinin durumuna üzülmeye başlıyor. Genelde bu tür vakalarla çok karşılıyoruz. Anne-kız ilişkisi sıkıntılıdır ve anneye karşı biriken bir kızgınlık vardır. Ancak asıl sorunlu orada anne değildir; annenin sıkıntısı vardır, evde kaynana-kayınpeder baskısı vardır ve bu nedenle çocuğuna iyi davranamamıştır. Bu durumu o yaştaki çocuk algılamadığı için gizli bir öfke ile büyüyor. Bizler onunla duygu çalıştıkça da gerçeği fark ediyor. Aslında bizim kayıtlarımız duygusal bedenimizdedir. Ve bu kayıtlarda eğer o duyguyu bitiremediysek çok renkli oluyor. Zihin de aslında kamera kayıtları ile çalışıyor. Yani gerçeklikle çalışmaz zihin, gördüğü ile çalışır. O gördüğü görüntüye bir anlam yükler ve bu görüntülerin olduğu yerde zaman kavramı yoktur. Hala devam ediyor zanneder; annesi hala ona kızgın, öğretmen onu sevmiyor… İşte, bir anlam yükler ve başkalarına saldırır. Hala o tehlike devam ediyor sanır. Burada zihne öğreteceğimiz şey:

“Bu olayın olduğunu kabul et. Ama oldu-bitti ve geçmişte kaldı. Şimdi artık ben buradayım.”

“KIRMAYACAĞIZ AMA KIRILMAMAYI DA ÖĞRENECEĞİZ”

Aksi halde çok uzun yıllar yansıması olacak. Öyle mi?

Tabi. Çünkü duygu bozulduğunda; duygusal bedende tıkanmalar yaşandığında bu fizik bedene yansır. Fizik bedende o duyguyla ilgili organda hastalık başlar. Onun enerjisi düşer. Örneğin; öfke var diyelim. Öfke karaciğeri bozar, safra kesesini bozar, gözü bozar. Enerji tıbbında üzerinde çalıştığımız organlarda enerji meridyenleri var. Ve buna göre üzüntü akciğeri bozar. Zaten ‘ince hastalık’ deriz tüberküloz için. Öyle ki; bir kişinin hastalıklarını sorup kişiliğini öğrenebilirsiniz. Hiç tanımadığınız halde… ‘Astımım var’ diyorsa anlayın ki çok üzüntülü bir tip. Hassas, kırılgan… Tabi kırılgan olabilir ama İslam’da bize öğretilen şu; zaten kırmayacağız, ama kırılmamayı da öğreneceğiz.

“DUYGUDAKİ ŞEY BEDENE VE ZİHNE YANSIR”

Neden kırılmamayı?

Çünkü kırılmamayı bedeninize öğretirseniz gerçekten kırılmıyor. Neden kırılmıyorsunuz? Çünkü Allah diledi ve o, onu söyledi. Allah dilemeseydi o, onu söylemezdi. Tabi bu, üzerinde çalışılması gereken bir husus... Yani bir terapik yaklaşımın olması icap ediyor. Öfke kontrolünde de kişi, sadece o olayda kalıyorsa ve geçmişe takılmıyorsa iyidir. Ama geçmişteki olaylar zıplıyorsa, o geçmişteki olayları temizlemek gerekiyor. Temizleyip diyorsunuz ki “Bu oldu-bitti ve geçmişte kaldı.” O zaman, bugün olan olay kişiyi yıpratmaz.

Şayet bir insan terapiye ihtiyaç duyacak kadar kendini kötü hissediyorsa; o, özellikle ilk altı yılın hikâyesidir. Sonra yaşadıkları onu arttırmıştır. Tek bir olayı, duygu sistemi sağlıklı bir insan kendisi tamir edebilir. Edemiyorsa desteğe ihtiyacı vardır ve orda o kişinin dini ya da imanı asla sorgulanmamalıdır. Burada özellikle yanlış anlaşılan nokta tevekkül ve teslimiyet noktalarıdır ki; esasen durumun bunlarla alakası yok.

Esasen duygudaki şey bedene yansır, zihne yansır. Yani zihindeki hastalığı, önceden planlamışızdır aslında. Genelde bu böyledir. Menopozla ilgili böyle… Gebelikle ilgili olanlar böyle… Birçok şeyde zihin, beden ve ruh beraberdir aslında. Ama biz onun farkına varmayız. Çünkü hep şu anda yaşadığımız için yediğimiz, içtiğimiz ve gördüğümüzü varsayıyoruz. Duyguyu görmediğimiz için oluyor bu…

Zihin, beden ve ruh bütünlüğü derken asıl kastettiğiniz nedir?

İnsan bir bütün! Parçaları var. Dışta görünen kısmı kabuk gibi düşünürsek; bu diğerlerini etkiler. Bu kabuk fizik bedendir. Ondan sonra duygusal beden gelir ki; fizik bedenden duygusal bedene geçersiniz. Yalnız en küçük olan kısım fizik bedendir. Duygusal beden, fizik bedenden daha büyüktür. Zihin beden ise bunlardan daha büyük…

“NE OLACAK KAYGISI, DİREK MİDEYE VURUR”

Şu halde zihinsel faktörler mi fizik bedeni etkiliyor? Bir nevi hastalıkların çıkış noktası orası mı?

Şöyle ki; hastalığı fizik bedenden alabilirisiniz. Mikroplar gelir bedeninizi etkiler, siz de tedavi olarak bu hastalıktan kurtulabilirsiniz. Ama şöyle düşünelim… Mesela midede hidroklorik asit var, dünyanın en tehlikeli asitidir bu! Normalde bir yere damlasa orayı deler ama mideyi delmiyor. Orada bir koruyucu sistem var. Oranın enerjisi bozulduğunda ise koruyucu sistem zayıflıyor ve asit orayı deliyor; ülser oluyor. Peki, mideyi ne bozar? Kaygı bozar. ‘Ne olacak’ kaygısı direk mideye vurur. Aynı şekilde üzüntü daha çok kansere sebep olur, öfke genelde iltihap yapar…

“ÇOCUK İSTEMEDİĞİ HALDE NORMAL BİR DOKUNUŞ BİLE TACİZE GİRER”

Peki, kadın hastalıkları?

Rahim genelde çocukla ve eşle ilgilidir. Yumurtalıkta faktör annedir. Yumurtalık kistleri olan bir hasta ile çalıştığımızda genelde anne ile ilişkide sıkıntı görüyoruz. Vajinal enfeksiyonlarda öfke ön plandadır. Kadın orada bilinçaltında kocasına ceza verir. Mesela doktora gider, doktor ona belli bir süre cinsel ilişki yasağı koyar. Kadın, kocasına her öfkelendiğinde o hastalığı ortaya çıkartabilir…

Geçmeyen vajinal enfeksiyonlarda ise taciz hikâyesi çok fazladır. Ne yazık ki; ülkemizde çok fazla taciz olayı var. Tecavüz demiyorum, taciz… Zira çocuk istemediği halde normal bir dokunuş bile tacize girer. Bilinçaltı bunu, bu şekilde işler. Çocuğun altını değiştirirken birilerinin onu görmesi dahi çocuk için tacizdir. Herhangi birini çıplak görmesi, onun için yine tacizdir. Maalesef bizim ülkemizde herkes herkesin çocuğunu, izin almadan çok rahat öpebiliyor. Böyle de kötü bir durum var ki; buna tepki veren kadın ‘kötü anne’ konumuna düşebiliyor. Aile ortamındaki bir takım durumlar dâhil çok fazla taciz var ve bu, direkt olarak enfeksiyon ve mantarlara sebep oluyor. Biz bunun üzerinde çalıştığımızda, tehlikenin kalktığını ifade ettiğimizde ise mantarlarda ciddi anlamda azalma oluyor. Bunu hastalarımızda birebir yaşadık/gördük.

Vajinismus da buna dâhil mi?

Evet, vajinismusta da taciz çıkar. Ama orada genelde korku ve güven kaybı göze çarpar. Kadın erkekten korkar. Kocaya güveni bilmez, nikâhı bilmez. Orada şunu öğretmeniz gerekiyor; “Başka erkekler tehlikeli ama benim eşim güvenli.”

“TÜRKİYE’DEKİ EN BÜYÜK PROBLEMLERDEN BİRİ DE ÇOCUĞA ÇOK YEDİRMEDİR”

Peki, bu bütünlüğün bozulması anneliğe ne şekilde yansıyor?

Bozulduğu yere göre değişir. Mesela kadın, zihinsel olarak erkek rolünü almış olabilir. Böyle durumlarda anne evde erkek oluyor. Ve çocukla arasındaki ilişki sanki baba-çocuk ilişkisi gibi oluyor. Bu bozulma, cinselliği etkileyebilir. Özellikle cinselliği ret olarak yansıyabilir kadına. Mesela çok koruyucu anne profilinde, anne aslında kendini koruyordur.

Diğer yandan Türkiye’deki en büyük problemlerden biri de çocuğa çok yedirmedir. Anne, çocuğunu yedirmek için çok uğraşıyor. Açlığı tatmasına izin vermeden devamlı yediriyor. Ve bu durum, üzerinde çalışılması gereken en önemli durum bence... Diğer taraftan sütün yetmemesi, emzirme problemleri gibi sorunlar da boy gösterebiliyor. Özellikle lohusa kadına gidip bebeğin ağlamasına gerekçeler bulmayı ve “Aa senin sütün yetmiyor” demeyi nedense seven bir milletiz. Bu durum anneyi etkiler. Oysaki yeni doğmuş bir bebek, dünyaya uyum problemi yaşıyor olabilir. Onu en çok rahatlatacak olan şey, annesinin kucağı, kalp atışlarının sesidir. Aslında bebek doğmadan önce kendince cennettedir. Orada ihtiyaç duyduğu her şey var ve orada ‘tanrısı’ ile beraber.

Tanrısı?

Tanrı orda annesi… Şimdi dünyadaki olay şu; anne alt bilinçte tanrıdır. Mesela biz ‘lailaheillallah’ derken diğer tanrıları yok ediyoruz ya, en çok ‘tanrı’ olarak bilinen annedir aslında. İkinci nefis olabilir. Ya da bir ile iki yer değiştirebilir. Bunlardan kurtulmaktır aslında lailaheillallah…

Peki, bu bütün bireyler için geçerli midir?

Evet, herkes için geçerli. Çünkü her şeyi anneden öğrenir.

“BİR TARAFTAN ANNEYE DÜŞMAN BİR TARAFTAN ANNEYE ÂŞIK”

Anne bağı burada asıl değil; anne ile geçirilen süreç mi asıl yani? Zira bazı kişilerin anne bağı çok zayıf olarak görünüyor?

Evet, ama dokuz ay anne karnında kalmıştır mutlaka. Yani hiç kurtuluş yok oradan… Ama sonrasında onun beslenmesi ve bakımı, durumu tetikliyor elbette. Aslında bir tarafımız anneyi çok sever ama bir tarafımız anneye düşmandır. Sürekli bir çatışmamız vardır. Neden? Bir yandan ‘tanrımız’ bizi yediriyor, içiriyor… Hatta ilk bir yıl hiç ayrı değiliz. Sonra da anne ‘yapma, etme’ diyen biri… Bu sefer “annem beni sevmiyor” diye yazıyor alt bellek. Çünkü babalar çok karışmıyor. Görünen şu; bir taraftan anneye düşman bir taraftan anneye âşık… Ve bunun çatışmasını yaşıyor. Burada yapılması gereken şey “annem ayrı ben ayrı” gerçeğini fehmettirmek! Bunu öğretebiliriz herkese… Ne yazık ki hala çocukları ile göbek bağını devam ettiren anneler var. Ve burası çok sıkıntılı… Kızın hayatını kuşatıyor ya da oğlunun hayatını, evliliğini bozuyor. Ciddi bir nokta yani… Özellikle erkek çocuğunu koca yerine koyabiliyor. Gelinine kuma muamelesi yapabiliyor. Verdiği bilinçaltı rol; kuması… Onun için de saldırıyor. Bu tarz vakalar çok fazla var.

“KENDİMİZİ RAB GÖREN BİR TARAFIMIZ VAR”

Çözümü nedir sizce?

Bence farkındalık verip ‘ben değerliyim’i öğretmektir en çok. İnsanın kendinde bir değerlilik algısı vardır; kendini değerli görmek ister. Buna bir bakıma ‘Rububiyet’ de diyebiliriz. Emir âleminden gelen, Rabbimizden gelen bir kısmımız var; Rububiyet kısmı. Gazali böyle tanımlıyor. Kendimizi rab gören bir tarafımız var. Ve burayı terbiye etmemiz gerekiyor. Burayı terbiye etmeyince kendini firavun olarak görüyor ve ‘ene rabbukumul ala’ diyor. ‘Ben sizin en büyük rabbinizim…’ Orada şunu dememiz gerekiyor: “Sen rabsin, ben kulum.” Yani kulluğu öğrenmemiz gerekiyor. Bunu yapmayınca, rab kısmımız her şeye müdahale etmeye çalıyor.

Misalen; kadın kocasını yönetmeye çalışıyor, çocuğunu yönetmeye çalışıyor… Burada bir vaka daha paylaşmak istiyorum. Geçenlerde kocası tarafından dövülen genç bir kadın EFT için geldi. Onunla çalıştığımızda, kocasına annesi gibi davrandığını gördük. Daha derine indiğimizde ise; kocasının annesi ile problemli olduğunu ve ailesinin kendisini sevmediğine inandığını gördük. Ona dedim ki; öncelikle kocan terapiye gidecek ve kendisini anneden ayıracak. Sen de ona annesi gibi davranmaktan vazgeçeceksin… Yani bizim roller noktasında net olmamız lazım. Ben bunun annesiyim, ben bunun karısıyım, ben bunun kocasıyım, ben bunun babasıyım şeklinde, net olarak belirlememiz lazım. Yanlış rolleri oynadığımız taktirde karmaşa oluyor ve bir yerlerde zıplıyor. Bu vakada anlaşılan; adam annesine olan öfkesini eşine vurarak çıkarmış. Vurmaması lazım ama iki taraflı bir şey bu... Hatta boşanıp boşanmama konusunda bana danıştı kadın. Bir süre ayrı kalma noktası da var ama kızın ailesi çok katı. Giderse bir daha asla kocasına geri dönemeyecek. Kadın kocasını seviyor oysa… Ailene hiçbir şey söyleme, dedim ona. Zaten kocasının ailesi gelinini koruyor, oğullarının problemli olduğunu kabul ediyorlar. Ayrı gayrı durmaya gerek yok dedik. Velhasıl düzeldiler şimdi. Burada asıl mesele kişinin kendisinde şunu kavraması: “Ben davranırken kime davranıyorum? Bağırırken kime bağırıyorum? Bu kim aslında?”

Yani mutlaka geçmişle bir bağı var ve çözülemeyince de geleceğe yansıyor…

Evet, aynen öyle… Bu nedenle de mutlaka o duygulara değmek ve sorunu gidermek gerekiyor.

“BİR ŞEYİ DEĞİŞTİRMEK İSTİYORSANIZ BU TEKNİĞE BAŞVURABİLİRSİNİZ”

Peki, kişi kendinde nasıl bir sorun ya da eksiklik hissederse EFT tekniklerine başvurmalı?

EFT’de iki temel yöntem vardır. Biri kendi kendine EFT; kendini iyi hissetmektir bu… Mesela kötü bir şeyler olmuştur. Kişi kendi bedeninde belli bir yerlere vurmak sureti ile kendini rahatlatır. Ama davranış değişikliği yapması gereken bir durumsa burada terapi gerekir. Bir karar vermesi gerekiyor ama içinde bir yerde, bir şeyler karşı çıkıyor. Mesela çikolatadan vazgeçemeyen, yedikçe de kilo alan bir hasta ile çalıştık. Öyle ki evde saklı olan çikolataları bile buluyor. Terapi sürecinde bu durumun, baba özlemi ile alakalı olduğunu fark ettik. Çocukken babası Almanya’ya gider, dönüşte de çikolata getirirmiş. Bu kişi, baba özlemini her duyduğunda zihni çikolata yemesi için onu zorluyor. Biz ise özlemini gidermesi için çikolata yemesi gerekmediğini öğrettik ona. Ve hayatından çikolatayı çıkardık. Yani bu tarz bir şey… Bir şeyi değiştirmek istiyor ya da birini affetmek istiyorsanız, bu tekniğe başvurabilirsiniz.

“BİLİNÇALTI DEĞİŞMEK İSTEMEZ”

Bu tekniği öğrenmek mümkün mü? Kendi başına uygulamak?

Kendinizdeki bir şeyi değiştirmek içinse biri ile çalışmanız gerekir. Mesela ben kendimde bir problem hissettiğimde bu tekniği bilmeme rağmen başka birini çağırıyorum. Hadi bana bunu yap, diyorum. Çünkü bilinçaltı değişmek istemez. Ama kendinizi iyi hissetmeniz noktasında, duygu değişimleri için, öğrendikten sonra kendi kendinize de bu yöntemi uygulayabilirsiniz.

“VERİLENE RAZI OLMAK, EN GÜZELİ”

Peki, bir kadının, yaradılışından gelen bir takım yönleri eksiklik ya da eşitsizlik olarak algılamasının altında neler yatıyor?

Türkiye’de zaten 1-0 geride doğuyor kadın. İstenmeyen bebek olarak doğuyor. Çünkü genelde erkek bebek isteniyor. Yüzde seksen-doksan oranında neden budur! Mesela anne karnında erkek istendiği halde kız olan bebeklerde, bu durum erkek duygusuyla doğmaya neden olur. Yumurtalıkları bozar, over kistlere sebep olur. Ya da tam tersi; kız istendi ama erkek oldu. Onda da çok duygusal erkekler oluyor. Onun için hiç bir şey istememek, verilene razı olmak, en güzeli bence. Cinsiyete takılmamak en doğrusu…

“İSTEKLERİMİZ, SEBEPLER İLE BERABER KADERİMİZİ BELİRLİYOR”

Peki ya dış etkenler?

Yaşadıklarından ötürü de böyle bir algı oluşabilir. Yaşadığı bir takım olaylar kıza bu duyguyu tattırabilir. Esasen ta ‘kalubela’dan beri yaşadığı şeyler etkileyebilir. Sandığımız gibi, sıfır kilometre bir bebek doğmuyor aslında. Bir takım kayıtlarla doğuyor her doğan. Burada “ben zaten insan olduğum için değerliyim” bilinci çok önemli! Şunu diyebilmeli bir kadın; “Ben zaten değerliyim. Çünkü insan olarak yaratıldım. Allah beni kadın olarak yarattı.” Bu, mutlak bir kaderdir. Şu an için onu değiştirmemiz çok mantıklı durmuyor. O zaman kadınlığı nasıl kullanacağı konusuna eğilmeli… Kadın ve erkek birbirini tamamlıyor. Bu algı doğru bir şekilde yerleş-tiril-meli.

Misalen; ben eşimi ne için seçtim, o benim neyimi tamamlıyor, sorularını kendine sormalı kadın. Aslında bu konu biraz karışık... Zira İmam Maturidi eş seçimi için ‘tercih’ derken İmam Eş’ari ‘kader’ diyor. Aslında tercih olması ihtimali daha yüksek… Kader ama tercih içinde bir kader… İsteklerimiz, sebepler ile beraber kaderimizi belirliyor. Peygamber Efendimizin bu noktada eş seçiminde ‘dini için alınız/seçiniz’ tavsiyesi de bunun bir seçim olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan, sürekli bastırılan bir birey olmuştur da bu nedenle algıları bozulmuştur. Sizin onun eksik yönünü fark edip ona göre yönlendirmeniz gerekir. Zira her insan birbirinden farklı yaratılmıştır ve siz orda kendisine güvenmesi hususunda inanç telkin etmelisinizdir. Bu çok zor bir şey değil aslında. Ve bu şekilde yaptığınızda toparlanıyor.

“ESASEN YAŞADIĞIMIZ EN KÖTÜ BİR ŞEY, EN İYİ BİR ŞEYİN BAŞLANGICIDIR”

Son olarak unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Aslında o kadar çok var ki, hangisini anlatsam bilemedim şimdi. Benim için yeni bir başlangıç hükmündeki bir olayı anlatayım… Doğuma giren bir hastam yaşadıkları yüzünden depresyona girmişti. Ben de onunla beraber depresyona girer gibi oldum. Ama hemen sonrasında ‘ben bundan ne öğrenebilirim’ diye düşünmeye başladım. Bunun sonucunda ise kadın hastalıkları ve doğum uzmanlığına ek olarak EFT’ye -duygusal özgürlük tekniklerini kullanmaya- başladım. Bundan kendi adıma ve bilhassa hastalarım adına çok da memnunum. Aslında hayatta yaşadığımız her şey bize bir şeyler öğretir. Ve esasen yaşadığımız en kötü bir şey, en iyi bir şeyin başlangıcıdır. Yeter ki olayları doğru okumasını bilelim…


İnşallah Hocam… Bize vakit ayırıp böyle güzel bilgileri paylaştığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim…

Opr. Dr. Saliha Eroğlu Kimdir?
1970 yılında İzmit’te doğdu. 1987 yılında İzmit İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. 1993 yılında Uludağ  Üniversitesi Tıp Fakültesinde tıp eğitimini tamamladı. 1994 yılında Süleymaniye Doğumevinde Kadın Hastalıkları ve Doğum ihtisasına başladı. 1998 yılında Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesinden uzmanlığını aldı. 1999 yılından itibaren özel poliklinik, hastane ve muayenehanesinde çalıştı. Hekimlik görevinin dışında eşlik ve annelik vazifelerinin de keyfini yaşayan Saliha Hanım halen özel muayenehanesinde çalışmaktadır.


Röportaj: Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Aralık 2016 (61. Sayı)
 

Yazarlarımızdan
Yazdır Arkadaşına gönder

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.