Ah! Bekleyişler…

Esra Gülşahin
Gitmek! Hayal kuşlarıyla rüyasını görüp huzura erdiğin anların gerçekliğine hicret etmek…
Gitmek! Hayal kuşlarıyla rüyasını görüp huzura erdiğin anların gerçekliğine hicret etmek…

Gitmek! Köhnemiş, bozulmuş düzenin içinden, dünya yaygarasından sıyrılıp devrim bakışlı gözlerle uzaklara gitmek…

Gitmek! Uzaklardaki kayboluşla küllerden doğuşa geçip yeni bir hayatı vermek yüreklere… Adalet ve huzuru kanat yaparak uçup masum yüreklere tebessümü kondurmak asilce…

Gitmek! Bir sabah Kudüs’ü izleyip, eteklerinde gezerek hasreti vuslatla nihayetlendirmeye ahdedip, taş toplayan avuçları öpmek. Kudüs’ün üzerinden mahzunluk perdesini kaldırıp yeni bir doğuşun izleriyle ona dokunmak… Ve onu okumak ve anlamak… Kaç sitem peyda olur ümmete? Kudüs kaç öfkenin dili olur da dillenir ümmetin dertsiz Müslümanlarına?

Gitmek! Bir adım atmak, bir taş… Bir umut doğurmak, bin düş avuçlamak… Zulümlerin kazandığı, zalimlerin alkışlandığı bu devrik hayat cümlesinin öznesi olup başa konmak… Ama yokluk ve yoksunluğunu yaşadığımız bir adım atmak. Acziyeti öldürüp gökdelenler kadar büyük hedeflere uçup dert ve gözyaşının hakkını vermek… Tüm ümmetin çaresizliği, yalnızlığı, mahmurluğu kadar dert çekmek, içten içe ve bu dertle kavrulan yüreklerin dışa vurumu gözlerin gözyaşlarına teslim olması… Tüm bu halin bir dirilişe, dirilişin adım atacak kadar bir ashab cesaretine bürünmesi.

Sahi, Hz. Ömer’in adaleti, Halid’in cesareti, canlarını hayatın başına koyarak en güzel alışverişe kendilerini siper eden sahabeler olsaydı böyle mi olurdu dünya? Böyle zulüm, böyle işkence, böyle haksızlık, böyle necis mi kokardı bu dünya?

Ah o güzel insanlar, açlığını yaşayıp ötelerde hep gelmesini beklediğimiz ama hiç gelmeyen vefalı insanlar…

Ah bekleyişler! Gitmedikten sonra, hayalleri gerçekliğe taşıyıp adaleti dağıtmaya yeminli olmadıktan sonra bekleyiş de neyin nesi? Mehdi’yi mi bekleriz? Oysa ‘tembelliğin adını Mehdi koyduk’ der Aliya. Ne güzel der.

Ah bekleyişler! Yüzyıllardır vahim zulüm iniltileri içinde yıllanan gençliğimiz, çocukluğumuz, insanımız. Vahşi adamların ellerinde ölen, düşman yüzlerin bakışlarıyla zulmü ilmek ilmek hayatında yaşayan, zindan zindan işkence gören, gözyaşı gözyaşı kan kusan ümmetimiz. Ve bizim bir mucize gibi hiçbir şey yapmadan her şeyin düzeleceğini zanneden bekleyişlerimiz… Kâbus dolu bugünlerden hiçbir şey yapmadan yarınlara tebessümlerle uyanacağımızı zanneden bekleyişlerimiz. Umut daim ve bakidir, eyvallah! Ancak oturup tüm olanlara sadece vah çeken dilimiz ve ayağımızın acizliği, bekleyişleri de anlamsızlaştırır…

Ah bekleyişler! Dualardan öteye geçmeyen, bir anlık ümmet acısında bekleyişlere avuç açıp ütopya dehlizlerinde mavilikler dağıtan ama adım atmadıkça ve gitmedikçe refahın maviliğine kavuşamayan insan! Yani sen Müslüman…

Karanlıklarla savaşan erler bir bir gittiler. Hem öldüler hem ölmediler. Hem başardılar ama hep başardılar. Ölmeleri bile başarıydı, çünkü onlar gittiler. Bu herkesleşen, donuklaşan insan serüveni içinden sıyrılıp dert sahibi olup ayağa kalmaya, düşünmeye, mücadeleye, Kudüs’e biçtikleri hayali gerçekleştirmek için kıpırdamaya, kan şerbeti içen çocuklara elmalı şeker yedirmeye niyetlenerek gittiler. Gidişleri öyle bir dönüş oldu ki; az biraz bir mücadele varsa onların gitmelerinden kalan devasa etki idi…

Dünyayı cennet yapmadan ahiretteki cennete tabi olmak da nedir? Zulüm ve tuğyana karşı hak çırpınışları olmazsa, dünya bataklığının içinde çürüdükçe insanın temiz kalması ne kadar garantidir? Temiz kalmayan insanın temiz bir yer istemesi ne kadar yersizdir. Ah Rabbim, bu döngüyü aklımıza fehmedip, irademizi bu döngü üzerine öylesine dertli kıl ki; sorumluluğun altından kalkmayacak kadar bir ağırlık hissedelim özümüzde…

Sahi, dünyaya gönderdiği insana/Müslüman’a halife demiştir Rab! Halifelik de Allah’ın istediği yeryüzü düzenini sağlamak olmalı değil mi? Bu düzeni sağlamak, adaleti haksız ve zulüm kırbaçlarından kurtarıp en üste taşımakla olacaktır. Düzen bozuk. Düzen kirli. Düzen dağınık bir senfoni… Düzen sakat bir aldatmaca bilmecesi… Düzen hep kirli adamların alkışlandığı kısırdöngü… Düzen insanlığın içine alınmadığı, insanlığı öldüren bir maraton…

Ah, nasıl bir dünya Rabbim! Mazlumların çığlıkları haritanın her köşesine yayılırken, her zaman ölüm haberleriyle aşina olmuş günlere sahipken, yüzyıllardır huzurlu bir nefesi almaya hasret, yarım ve eksikken artık bu halden çıkıp umut olacak ve bekleyişlerin hakkını verecek gitmelere yolculuk daha ne zaman?

Daha ne zaman Rabbim?

Esra Gülşahin | Nisanur Dergisi | Kasım 2017 | 72. Sayı

 


 
30-11-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.