Ailemizle Geçirdiğimiz Zaman Diliminde Yeterince Onların Farkında Olabiliyor muyuz?

Aynur Sülün
Evlilik, nikâhla beraber kurulan; imandan sonra ahirette devam edecek olan tek bağdır. Üstelik ham maddesi muhabbet, sevgi ve şefkatten oluşan bir bağ… Peki, nikâhlanarak sahip olduğumuz bu bağın ne kadar farkındayız?
Evlilik, nikâhla beraber kurulan; imandan sonra ahirette devam edecek olan tek bağdır. Üstelik ham maddesi muhabbet, sevgi ve şefkatten oluşan bir bağ…

Peki, nikâhlanarak sahip olduğumuz bu bağın ne kadar farkındayız?

Yani olmayınca boşluğunu hissettiğimiz, sıkıldığımız, yolunu gözlediğimiz eşimizle birbirimize bağlandığımız bağ için “Pörsüyünce hemen tamir edeyim ki; inceldiği yerden kopmasın” diye ne kadar çabalıyoruz?

Yoksa her anlaşmazlıkta “İnceldiği yerden kopsun artık, ben bununla yapamıyorum” mu diyoruz? Böyle söyleyenlerin büyük bir kısmı söylediklerinde hiç de samimi değildirler. Böyle laflar ettiği halde birkaç ay eşinden ayrı kalıp yalnızlık çeken ve onun boşluğunu hisseden kişi, eşinin kendisi için ne kadar kıymetli bir nimet olduğunu defalarca içinden tekrar edecektir.

Peki, fark etmek için ayrılmak, eksiklik duygusu hissetmek mi gereklidir? Nimetten nasiplenmek için yoksun kalmak mı gereklidir? Eksikleri tamamlamak, kusurları affetmek, açıkları kapatmak, perdeleri örtmek, yaralara merhem olmak için yaralanmak mı gereklidir? Sevgiyi belli etmek için sevilmeye acıkmak; anlamak için kaybetmek mi gereklidir?

Erkekler rahatlayacağı, hanımının kendisine hizmet edeceği ve çocuklarını öpüp koklayacağı evine kavuşma duygularıyla işlerinden evlerine doğru yol alırlar. Daha yoldayken muhabbet başlar ve evde yapılan yemek sorulur. Çocuklar eline telefonu alıp babadan bir takım isteklerde bulunduğunda, kendisini özlediğini ve sevdiğini söylediğinde artık akıl da işle alakalı düşüncelerden sıyrılıp eve doğru yol almaya başlar. Evi gibisi yoktur. Varıp o minicik ağzıyla babadan isteklerde bulunan çocuk sevilecek ve kafa dinlenecektir.

Fakat birçok erkeğin yoldaki o huzuru, sevinci evin kapısından girdikten birkaç dakika sonra sona erer. Yoldayken aklı evde olan erkek iki dk. çocuklarını sevdikten sonra aklını başka yerlere kaptırıverir. Hanımı ve çocuklarıyla birlikte olduğu anın tadını çıkartmaya çalışmaz. Hatta onlar görüntü ve sesleriyle kendisine rahatsızlık vermeye başlamıştır bile... “Keşke başka odaya geçseler de sosyal medyayı/gündemi sakin sakin takip etsem” diye bir elinde cep telefonuyla internette, diğer elinde kumandayla televizyonda gezintiye çıkar. Arkadaşlarının sosyal medyadaki paylaşımlarına cevap yetiştirmekten, beğenmekten artık beyni yorulmuş, gözü kızarmış, rahatlayacağı evinde daha fazla stres yüklenmiştir. Hele evdekilerin konuşma, paylaşma arzularını sert bir şekilde geri çevirip; her defasında yorgunluğunu bahane etmesi ortamı iyiden iyiye germiştir.

Hadi işten yorgun gelen bir erkeğin biraz soluklanması, dinlenmesi, sükûna ermesi için; mümkünse ses ortamının olmaması, soru sorulmaması, eksik ve yanlışları konuşmanın ertelenmesinin gerektiğini devamlı hanım kardeşlerimize vurguluyoruz. İlk bir saat boyunca mümkünse eşlerinizin dinlenmesi için onları sohbet etmeye zorlamayın, diyoruz. Peki ya ondan sonraki saatler? Erkek ailesiyle sohbet etmeyi ne zaman gerekli görüp; dünyanın en saadetli işi olarak kabul edecek?

Babasının kendisini fark etmesini bekleyen, birçok fikrini paylaşmayı kendisi için şeref sayan, önemsendiği ve değer verildiği düşünceleriyle şarj olan; böylece toplumda şahsiyetli, şecaatli olacak olan çocukların beklentileri ne olacak?

Ya kadınların eşleri tarafından fark edilme istekleri? Birçok hanım kardeşimiz kocasının kendisini fark etmediğini söylüyor. Onunla sohbet etmek için ilgisini çeken alanlarda konuştuğu halde kocasının onu duymadığını, görmediğini belirtiyor. Muhabbetin olmadığı aile yıpranmaya mahkûmdur.

Hanımını kaybeden veya boşanan erkekler mutlaka çevrenizde vardır. En kısa zamanda evlenmek isterler. Çünkü bir erkeğin ihtiyaç duyduğu aslında hanımındaki anne şefkatidir. Erkekler bebeklikten ölünceye kadar anne şefkatine; şefkatten gelen nezaket, incelik, ilgi, düşünme, hizmet gibi davranışlara ihtiyaç duyarlar. Evlendiklerinde hanımları onlara içlerine verilen bu duygularla aslında annelik de yapar (tabi fıtratı bozulmamışsa)… Erkekler evlenerek hanımlarındaki bu şefkate sığınırlar. Modern psikoloji bu şefkat isteğini “İçinizdeki çocuk” diye tarif eder. Bir kadının tebessümü bile kocasının ve çocuklarının ruhunu okşayan bir sığınak olur.

Kız çocukları da Allah’ın kendilerine verdiği şefkatle babalarına daha yakın, daha merhametlidirler. Babalarına annelik yaparlar. Zayıflık ve acizlikleri onların babalarını bir sığınak, bir kale gibi görmelerini sağlar. Annelerinin ihmal ettiği yönlerden babalarına hizmet ederler. Küçük yaşlardayken babasının her işine koştuğu ve onu bir anne gibi sahiplenip yaralarını sardığı için de Peygamber Efendimiz (SAV) Hz. Fatıma’ya “Ümmü Ebiha” yani ‘babasının annesi’ demiştir. Babalar o yüzden yaşlandıklarında en fazla kız çocuklarından razı olduklarını söylerler.

Peki, erkekler hanımlarına ve kız çocuklarına Allah tarafından kendileri için yüklenen bu şefkat hazinesinin farkında mıdırlar? Ya kocalarına dert anlatmak, onların ailesini kötülemek için fırsat kollayan, takıntılarından dolayı çocuklarını horlayan kadınlar, anneliğin ve kadınlığın kendilerine verdiği yükümlülüğün ve sahip çıkmaları gereken makamın farkında mıdırlar?

İlla fark etmek, önemsemek, güzel vakit geçirmek, iki çift konuşmak için ayrı kalmak veya yaşlanmak mı gereklidir? Kırılmaya mahkûm cam şişeler hükmünde olan gereksiz şeylerin güneş altındaki parıltısına kanıp da ruhumuzu kaptırmaktan ne zaman vazgeçip; elmas hükmünde olan eşimize ve çocuklarımıza gereken değeri vereceğiz? Onlarla içinde bulunduğumuz anı doya doya şimdi yaşamaz isek ne zaman yaşayacağız?

Ruhu, aklı geçmişin veya geleceğin kaygılarına takılı bırakmak da (bir saat öncesi veya sonrası bile olsa) şimdiyi yaşayamamanın önünde en büyük engeldir. Mutluluğun önüne geçen bu engellerin etkisinden mutlaka kurtulmak gereklidir.

Bu durumun fazlaca olması ruhun hastalanmasıdır. Bu hastalığa en fazla kadınlar yakalanırlar. Kafasında dün kocasının veya bir başkasının yaptığı hareketler, söylediği sözler dolaşan kadın okuldan eve gelen çocuğunu görmezden gelir. Çocuğunun yaptığı her davranıştan rahatsız olur, ilgilenmemek, dinlememek için bağırıp çağırır ve diğer odaya ders çalışmaya yollar. Çünkü o sorunludur. Beyninde dolaşan takıntılar onun tüm bedenini işgal etmiştir. Hiçbir şeyin tadı kalmamıştır. Çocuklarının en çok kendisine ihtiyacı olduğu dönemleri onlarla doya doya geçirmez. Sofra anı bile bir işkencedir. “Yemeklerini çabuk yeseler de artık toplasam” diye çocuklara baskı yapar. Hazmedemiyordur kendisine yapılanları, hak etmemiştir. Bunca iyiliğe karşı, alttan almaya karşı o sözler söylenmemeli, o tavırlar sergilenmemelidir. İşte bu derece takıntılar anormaldir; kalbi bir hastalıktır. Kadere yeterince teslim olamamaktır.

Âlimler “Kadere iman eden kederden emin olur” demişlerdir. Bizler şu dünya hayatında birer imtihandayız. Tıpkı Yunus Emre’nin “Derman aradım derdime; derdim bana derman imiş” dediği gibi acılar, olumsuzluklar bizlere birer ilaçtır. Peki dert dermansa niye birçok insan derdinden dolayı mutsuzlaşıyor, psikolojisi bozuluyor, ruh hastanelerinde yatıyor?

Dert dermandır, fakat derdi kafaya takıp; kabullenememek kişiyi hasta eder. Ruhunu yaralar, kederli bir insan haline getirir, uykuları kaçırır. Fakat kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine dair imanını tazeleyen insan imtihanını kabullenip teslim olur. İmtihanı onu kömürün içinden çıkan elmas gibi değerli kılar, onurlandırır.

İnsanın aklını geleceğin kaygılarına kaptırması da içinde bulunduğu anın tadını kaçırır. Mesela namazdayken, biraz sonra yapacağı yemeğin kaygısını gütmek; yemek pişirirken, eşinin her an zili çalacağına odaklanmak; çocuk konuşurken yarın gelecek misafirlerin kaygısını gütmek, sohbet ortamındayken gözü saate dikip eve yetişmenin derdini gütmek gibi. İnsanın aklı geçmiş veya gelecekte olduğu zaman içinde bulunduğu hal ona eziyet verir, tadını çıkartamaz. Zevki kaçan işin verimi olmaz, kişiyi hazza erdirmez, ustalaştırmaz. Mutluluk devamlı ertelenir, geçen gün bir daha geri gelmez.

Aslında mutluluk; hangi hal üzereysek, hangi şartlarda yaşıyorsak; gözümüzün önündeki nimetlerin farkında olmak, o nimetten doya doya nasiplenmek, hayat şartlarımız ve imtihanımız ne ise onu kabullenmek, barışmaktır.

Mutluluk birbirimizden yana imtihan edildiğimizin farkında olmak, olanla mutlu olup; olmayanın ardına düşmemektir. Olana sevinmek, olmayandan dolayı kederlenmemektir. Hakkına razı olup; beklentilere esir olmamaktır. Sevmek, ama belirtmek, davranışa dökmektir. Aklımızla şuan içinde bulunduğumuz yerde olmak, başka yerde bulunma arzusuyla hayıflanmamak, başka yerde bulunanlara özenmemektir. Şikâyetçi, kavgalı ve çatışmalı olmamaktır.

“Keşke”leri elin tersiyle iteklemektir. “Keşke” demek başına gelenlerden daha farklı bir durumu istemek, bundan dolayı hayıflanmak, sıkıntı etmektir. Kadere teslimiyetin ise tam zıddıdır. “Keşke” diyenin sonu psikiyatridir.

“Sizden birinizin başına bir bela geldiğinde ‘Keşke’ demesin” diyen bir Peygamberin ümmeti olma bilinciyle hareket etmemiz dileğiyle…

Aynur Sülün / Nisanur Dergisi - Kasım 2014 (36. Sayı)
 


 
20-11-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.