Aldanmadan Adanabilmek

Amine Baran
Günahların meşruiyet kazandığı, toplumda normalleşme sürecinin yaşandığı bir ahir zaman diliminin tam da ortasındayız. Sağımız solumuz, önümüz arkamız günahlarla örülmüş bir set gibi…
Günahların meşruiyet kazandığı, toplumda normalleşme sürecinin yaşandığı bir ahir zaman diliminin tam da ortasındayız. Sağımız solumuz, önümüz arkamız günahlarla örülmüş bir set gibi…

Birinden kaçarken bir diğerinin kucağına düşecekmişçesine insanın içini huzursuz eden anlamsız hissiyatlar...

Günah kuyusunun çaresizlik girdabında çırpınan zavallı insanlık...

Ya da batmamak adına, selamette kalmak adına yapılan acizane ilticalar…

Tevekkül ve ötesi zor bir o kadar huzurlu teslimiyetler...

Rengârenk açmış, süslenip hazırlanıp insan önüne konulan dünya nimetleri… Mazisi acı, hal-i hazırı zor, istikbal için elem verici...

İslamsız bir toplum arzu edilirken; sonucunda insanın hem dünyasını, hem de ahiretini zir-u zeber edecek günahlar özellikle şirin gösterilerek insanların özelde ise gençlerimizin önüne sunulmaktadır. Direkt İslamiyet üzerinden vurulamayan, inanç yönünden kandırılamayan, beyni yıkanamayan genç topluma piyasaya sürülen renkli, göze gelmeyen, ufak ama nefse hoş gelecek günahlarla İslamsızlık empoze edilerek, İslamsız bir yaşama teşvik edilmektedirler.

“Bir defadan ne çıkar” sözünün acı sözüyle karşılaşmış milyonlarca genç, bu gün toplumun en acı yanlarından bir tanesidir. Ve daha acısı da milyonlarca gencin aynı hatanın içine girmeye aday olduğudur. Bizim bir türlü anlayamadığımız ya da anlamak istemediğimiz; “Taviz tavizi doğurur.” ve “Her taviz başka bir tavize gebedir.” deyimlerini, batı çok iyi kavramış ve tam da bu noktadan; insanlığın en zayıf yanından, gençlerimizi etkilemeyi başarmıştır.

Ayrıca çok malumdur ki ıslah edilmiş, İslam’la terbiye edilmiş bir gençlik; toplumun ıslahıdır, selametidir. Aksi durumda İslamsız bir genç nesil, İslamsız bir toplumu teşekkül eder. Bu da batının yüzyıllar boyunca içten içe arzu ettiği ve nitekim görüldüğü üzere başarı kazanmış bir ideolojisidir.

Ahir zaman fitnesinin insanları bu derece kuşattığı, haramların zehirli bal hükmünde hediye paketi şeklinde insanlara sunulduğu bir zamanda; dünya ve ahiretimizin kurtuluşu, hayatımızın şekil alabilmesi ve belli bir kalıp içerisine girmesi; dünyaya nasıl bir gözle baktığımız ve onu hayatımızın neresine yerleştirdiğimizle alakalıdır.

Evet, asıl önemli olan dünyanın nazarımızda bir lehviyyat mekânı değil de darı imtihan olmasıdır. İsterseniz gelin “Müminin nazarında dünya nasıl olmalıdır?” sorusuna yanıt olarak Üstad’ın Sözler adlı eserinden ufak bir cevap alalım:

“Bütün mevcudat o müminin nazarında Seyyid-i Kerim’in ve Malik-i Rahim’in birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latif, ulvi ve leziz tatlı hakikatler imanından tecelli eder, tezahür eder.”
 
Evet, işte tam da böyle! Dünyaya bir zikirhane olarak bakmak; onu o gözlerle izlemek, ahir zamanın fücur ve günah bataklığına batmadan güzel bir kurtuluşla selamete çıkmanın en büyük tılsımıdır. Dünyaya iman nazarıyla bakmak, dört bir yanımızı kuşatmış süslü günahlara aldanmadan adanabilmek ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Dünyaya Allah’ın bir zikirhanesi hükmünde bakan, bütün mevcudatın Allah’ın emrine tahsis edilmiş birer hizmetkârı olarak bakan insan, her yanında Allah’ın zikredildiği dünyada günah işlemekten çekinir. Kendini sakındırmak adına çaba sarf eder. Böylelikle günah bataklığına batmadan karşısına çıkan en süslü nimetleri dahi sanatçının muhteşem sanatıyla mukayese edince dünyanın en süslü metası sanatın yanında sönük kalır. Ona teveccüh dahi etmez. Yani asıl önemli olan yukarıda da izah ettiğimiz gibi dünyayı yaşantımızın neresine koyduğumuz ve ona hangi pencereden baktığımızdır.

Şayet bunun aksi olursa, dünya insan nazarında Üstad’ın yukarıda izah ettiği gibi değil de bir lehviyyat mekânı cihetindeyse; insanın kendini koruyabilmesi, günahlardan sakındırması oldukça zor olacaktır.

Unutulmamalıdır ki; insan kalbi de sanatçının en değerli sanatıdır. Allah-u Teâlâ, her şeyi kendi güzelliklerini ve mükemmelliklerini görebilmemiz adına yaratmıştır. Nitekim kalp de Allah’ın en güzel sanatlarından bir tanesidir ve içinde O’nun sevgisini taşımakla mükelleftir. Kalbe Allah dışında dünyaya dair nimetleri yerleştirmek, ona yapılan büyük bir haksızlıktır.

O kalp nimetinin hakkı, nifak tohumlarının art arda ekildiği bu ahir zamanda, kendini dünyanın aldatıcı desiselerinden uzak tutarak, gönlü ve ruhu Allah`a yöneltmekle ödenir. Şükrü de bu şekilde ifa edilir. Ayrıca hem Allah sevgisini hem dünya sevgisini aynı anda bir kalpte taşımak da imkânsızdır. Bir kalbe iki sevginin sığamayacağı hepimizin malumudur…

Hasılıkelam asıl marifet insan olmakta değildir. Asıl marifet, dünyaya gönül bağlamamak için en başta kendi nefsine cephe alarak hayata iman nazarıyla bakmaktır. Ölümün hak olduğu fani hayata baki nazarlarla bakmak en büyük aldanıştır.

Yegâne gaye ise aldanmadan Allah (CC)’a adanmaktır...

Amine Baran / Nisanur Dergisi - Kasım 2015 (48. Sayı)
 
28-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.