“Babaannemin Üzerine Hiç Güneş Doğmamıştır”

Röportajlarımız
Kıymetli okurlarımız, bu ay sizlerin yâdına Fatma (Albaş) Neneyi düşürmek; ömrü boyunca ölümü hiç unutmamış vefalı bir hanımefendiyi sizlere tanıtmak istedik. Çocukluğunu, gençliğini kendisinden dinleme imkânı bulabilseydik kim bilir ne kıymetli, ne dolu dolu anekdotlar sunacaktı bize de ne güzelliklere şahit olacaktık; saf ve temiz dünyasında. Ancak 80 yaşından sonra; imtihanlarına eklenen bir hastalık, kendisini anlatmasına fırsat vermediği gibi acı-tatlı birçok hatırasını da çekip almış zihninden. Ne ibretliktir ki; ölümü, namazı ve dinleyerek ezberlediği sureleri unutturamamış onu Alzheimer. Bu sayede en çok kıymet verdiklerini de öğrenmiş olduk…
Kıymetli okurlarımız, bu ay sizlerin yâdına Fatma (Albaş) Neneyi düşürmek; ömrü boyunca ölümü hiç unutmamış vefalı bir hanımefendiyi sizlere tanıtmak istedik. Çocukluğunu, gençliğini kendisinden dinleme imkânı bulabilseydik kim bilir ne kıymetli, ne dolu dolu anekdotlar sunacaktı bize de ne güzelliklere şahit olacaktık; saf ve temiz dünyasında. Ancak 80 yaşından sonra; imtihanlarına eklenen bir hastalık, kendisini anlatmasına fırsat vermediği gibi acı-tatlı birçok hatırasını da çekip almış zihninden. Ne ibretliktir ki; ölümü, namazı ve dinleyerek ezberlediği sureleri unutturamamış onu Alzheimer. Bu sayede en çok kıymet verdiklerini de öğrenmiş olduk…

Kendisiyle geçirdiğim bir kaç saatlik zaman diliminde onlarca kez o tatlı Karadeniz şivesiyle “Kizum, ölum var ölum” dedi Fatma Nene. Başka da bir şey dinleyemedik kendisinden. Biz de torunu Vildan Albaş Hanımefendiye sorduk merak ettiklerimizi. O da tanık olduklarını, bildiklerini paylaştı bizimle, memnuniyetle. Buyurun, hep beraber okuyalım geçip giden bir ömrün izdüşümlerini…

Vildan Hanım öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Rize Pazar ilçesi Tütüncüler köyünde doğdum. 5 kardeşiz. Evliyim ve 3 çocuğum var. Şu an İstanbul’da ikamet ediyorum.

Bize Fatma Neneyi tanıtır mısınız?


Babaannem, Rize Pazar ilçesi Tütüncüler Köyünde 1927 yılında doğdu. Ömrünün büyük bölümü orada geçti, pek şehir ve kasaba gezmezdi. 40 yaşında dul kaldı. Annesi, ben beşinci sınıfa giderken öldü. Okuldan gelmiştim ve evde annesinin inilti sesini duydum. Ben odaya girince elinde Kur’an olup uzandığını gördüm. Sonrasında hastaneye götürdüler ve felç geçirmişti. 3 ay yatalak kaldıktan sonra vefat etti. Babasını hiç hatırlamıyorum. Babası dedemden önce vefat etti. Babaannem 7 senedir Alzheimer hastası…

“YOLDA KALMIŞ İNSANLARI DOYURURDU”

Nasıl bir kişiliği vardı?

Babaannem çok merhametliydi. Babasının maaşı (dul kaldıktan sonra) kendisine kalmıştı. Hatırlarım; maaşını alır eve gelirdi. Aldığı paranın büyük bölümünü Kur’an Kursu öğrencilerine, hafızlara harcar; onları yedirir içirirdi. Hatta düzenli olarak burs verdiği hafızlardan biri İshak Danış hocadır. Köyde yolda kalmış insanları babaannem doyururdu. Çok ilmi ve bilgisi yoktu fakat İslami açıdan hassasiyetliydi. Bir kediyi gördüğünde ona hikmet ve tefekkür nazarıyla bakardı. İnekleri vardı ve bana hep “Kızım, bunların dilleri yok. Konuşmaz,  bilmez, dertlerini söylemezler. Onlara iyi davranırsak onlar da bize iyi davranır (onlardan faydalanırız)” derdi.

İlmi az olmasına rağmen ihlas ve takvası çoktu. Biraz bilgi eksikliğinin verdiği bazı kusurları olsa da babaannem bir Anadolu insanıydı.

Köydeyken annem hasta olunca hepimizi (kardeşler olarak) dışarı çıkarırdı. Onu o halde görmemizi istemezdi. Öyle zamanlarda bize babaannem bakar, yedirir, içirirdi. Asla bir başımıza bırakmazdı. 

Babaannemin üzerine hiç güneş doğmamıştır. Yani sabah ezandan sonra hiç yatmamıştır. Bizim köyde kadın ve erkek için iş çok olduğundan babaannem harıl harıl çalışırdı. Besmelesiz işe başlamazdı. ‘Rabbi yessir’ duasını yapardı her zaman. Babaannem bir insanın üç saatte yapamayacağı işi abartısız bir saatte yapardı. İş yaparken dikkatimi çeken şey sürekli salavat getirirdi, dilinde sürekli zikir vardı.

Biz tarlaya gideceğimiz zaman babaannem tarladan dönmüş olurdu. Sonra eve gelir kuşluk namazını kılar ve ev işlerini de yaptıktan sonra kaylule uykusuna yatardı. Babaannem çok temiz, çok düzgündü. Pek doktor yüzü de görmedi.

Bir de babaannem hiç kin tutmazdı. Mesela biriyle tartışsa, ertesi gün yine gider o kimseye sarılır, öperdi. Dediğim gibi annem hasta olduğu için bize genelde o bakardı ve bu yönü de bize sirayet etmiştir. Hani ‘Çocuklarınız terbiye etmeyin, kendiniz yaşayın çünkü çocuklarınız sizi taklit eder’ söylemi vardır ya. Biz de bu anlamda hep babaannemizi taklit ettik…

“BENİ O BÜYÜTTÜ”

Siz kaç yaşına kadar onunla kaldınız? 

Beni o büyüttü. Ben babamın üçüncü kızıyım. Yeni doğduğumda yüzümü açmış ve kız olduğumu görünce beni istememişti. O zamanlar kız çocuklarına karşı olumsuz bir algı vardı. Daha sonra bir kaç zaman hiç yanıma gelmedi ama sonra hiç bırakmadı beni babam. Sonrasında beş altı yaşlarında babaanneme gittim ve artık beni o büyüttü. Sonra babamın tayini İstanbul’a çıkınca onu yalnız bırakmak zorunda kaldık. O da bekâr oğluyla (amcamla) birlikte hayatını idame ettirdi.

“KÜÇÜK KÜÇÜK ŞEYLERLE BİZİ TERBİYE ETTİ”

Onunla anılarınız nelerdir ve ondan neler öğrendiniz?

Şunu hiç unutmam. Mesela biz çocuklarımıza hemen bağırabiliyoruz ama babaannem hep nasihat ederdi. Ben babaannemle büyüdüğüm için ondan almış olduğum bir nasihat vardı ve hala sofraya oturduğum zaman büyük ekmem yemem. “Kızım” derdi “Eğer küçük (parça/kırıntı) ekmek varken büyük ekmek yersek kıyamet o zaman kopar.” Evlenmiş olmama rağmen hala bunu uyguluyorum. Ve hatta kayınvalidem; “Kızım senin çocukların güzel olacak” derdi. Niye diye sorduğumda “Sen hep küçük ekmek yiyorsun” derdi ve ben de bunu babaannemden öğrendiğimi söylerdim.

Küçük küçük şeylerle bizi terbiye etti. Ve terbiye etmiş olduğu birçok husus artık bizim yaşantımızda oturmuştur. Şimdi bir sürü pedagoglar ve birçok öğretici/eğitici kişi var. Fakat insan küçükken bazı şeyleri öğrenince ve yaşayınca çok farklı oluyor. Çünkü onlar zamanında ihlasla yaşıyorlar ve ihlasla söyledikleri için bire bir insana etki ediyordu.

Kışın bizim oralar çok soğuk olur, kar yağar. Ben çok üşürdüm. Önce benim yatağıma gider yatağımı ısıtır ve daha sonra beni yatağıma koyardı. O da kendi yatağına yatardı.

Unutamadığım bir olay daha vardır. Babaannem her yolda kalmışı yedirirdi. Evin çatısını yapan bir ustası vardı. Bu adam gelip giderdi. Babaannem de çok iyi niyetli olduğundan erkek de olsa hiç kimseden zarar gelmeyeceğini düşünürdü. Adam çatıyı yaptıktan sonra da durumu iyi olmadığından babaannemin avlusuna gelir yemek yerdi. Daha sonra adam babaanneme izdivaç teklifinde bulundu. Babaannem o esnada adama kızdı ve eline sopayı alıp “Ben evlenmek istesem senin gibi adama mı kaldım, evlenecek olsam terbiyeli bir adamla evlenirim” demişti. Sopayı almış ve adamı kovalamıştı. 40 yaşında dul kaldı ama hiç ‘evleneyim’ isteği olmadı. Kimi zaman takılıp babaanne seni evlendireyim, dediğimde “Ben evlenseydim 40 yaşında evlenirdim, şimdi evliliği ne yapayım” der.

Hastalık dönemi nasıl oldu ve nasıl gelişti?

Biz İstanbul’a gelerek onu bırakmak zorunda kaldık ve ben daha sonra evlendim. Ben evlendikten 11 sene sonra Alzheimir hastası oldu. Köyde hasta olunca yanındaki oğlu pek onu ve hastalığını anlayamadı. Arada ben köye gittiğim zaman amcam beni çağırır ‘Vildan babaannen değişik hareketler yapıyor, git bir bak’ derdi. Bakıyorduk ama hastalığını anlayamadık ilk etapta. Bir iki sene falan köyde kendi kendini idare etti ve baya bir sıkıntı çekti. Sonra ablamlar hastalığının farkına varıp hastaneye götürdüler ve hastalığı teşhis edildi. Dört sene boyunca ablam ona baktı. İşte, dört buçuk aydır da ben de. Sıkıntısı olmakla birlikte sabır gerektiriyor ona bakmak. Sürekli konuşur ve sürekli dikkat istiyor. Tabi bunun yanında rahmeti yok mu? Var elbette!

Çocukları nerde?

Oğlu olan babam burada, İstanbul’da imamlık yapıyor. Diğer çocuğu köyde kalıyor ve kütüphanede memur. En büyük amcam da İzmir’de… Üç tane oğlu var sadece, kızı yok. En büyük oğlu eşi dolayısıyla bakamıyor (Allahualem). Diğer oğlu zaten rahatsız bakamaz. Babam bakabilir ancak annem babaannemden daha ağır hasta olduğu için bu sebeple o da bakamıyor. Bundan dolayı biz torunları bakıyoruz ve inşallah sonunu getirebiliriz.

Biz dört kız ve bir erkek olmak üzere beş kardeşiz. Onlar da babaannelerine karşı vefa görevlerini yerine getirmek isterler elbette. Fakat evli olunca belli bir süreden sonra sıkıntı olabiliyor. Hani başkasının yanındasın ve ne kadar babaannen de olsa ne yazık ki el oluyorsun. Yani orda biraz sıkıntı da olsa çok şükür ki eşlerimiz anlayışlı davranıyorlar, Allah kendilerinden razı olsun… 

“AZABIN OLDUĞU SAATE RASTLADIN”

Size anlatmıştır. Çocukluğuna, yaşantısına dair anısı var mı?

Evet, bildiğim anıları var. Hatta şimdi de arada hatırlattığımız zaman unutmadığını görüyoruz. Doktor da çok ehemmiyet verdiği bir olayı unutamayacağını söylemişti zaten. Anısı şöyledir. Babaannem dayısının oğluyla yeni evliymiş. Dayısıyla Yukarı Mahalle, Aşağı Mahalle diye evleri ayrıymış ve arada mesafe varmış. Babaannem sabah namazı kılmadan iş arabası da olmadığından ince bir yoldan gidermiş işine her zaman. Sabah ezanı okunmadan önce babasının evine gitmek istiyor ve bir mezarın önünden geçiyor. Sonra mezarlığın yanından geçerken bir ses, bir inilti duyuyor. Duruyor, dinliyor ve ürperiyor. Buna rağmen mezarlığa gidip Yasin okumuş. Ve Yasin okudukça ses kesilmiş. Sonrasında köyün hocasına gidip durumu anlatıyor. Hoca da; ‘Azabın olduğu saate rastladın, onun için onların sesini duydun’ demiş. Hayatında derin bir iz bırakan bu olayı şimdi ona söylediğimiz zaman hatırlıyor. Özellikle sağlıklı dönemlerinde bu olayı hep anlatırdı. 

“KENDİSİNE VE BİZE HEP ÖLÜMÜ TELKİN EDERDİ”

Belki de bundan dolayı ısrarla hep şu sözü kullanıyor; ‘Hepimizin sonu ölüm, hepimiz toprak olacağız!’

Zaten hep ölümü hatırlatırdı. Ölümün var olduğunu ve bir gün göçeceğimizi hep söylerdi ve bu bilinçteydi. Hatta bu bana da sirayet etmiştir. Ben kendime de hep bu şekilde telkin edip ölümün hak olduğunu ve bir gün benim, eşimin, çocuklarımın öleceğini söylüyor; hatırımda tutuyorum. Çünkü ben ondan bunu öğrendim ve o da kendisine hep bunu telkin ederdi. Ölümü hiç unutmadı ve o olay olmadan önce dahi ölümü hep hatırlar ve hatırlatırdı. Bir gün içerisinde belki de otuz defa ölümün olduğunu söylerdi. Mesela kadınlar arasında hep dedikodu olur. Fakat babaannem hep bu tür ortamlara müdahale eder ve ‘yapmayın, bir gün öleceğiz’ derdi.

“ÖLÜMÜ HEP DİLE GETİRİRDİ”

Babaanneniz ölümü sağlığında da unutmamış. Peki, buna bağlı olarak ölümü unutmadığını daha başka neyden anlıyordunuz?

Ölümü hep dile getirirdi. Namaz kılardı, tespihini hep çekerdi. Babaannem Kur’an okumayı bilmez ancak Yasin, Tebareke, Amme gibi sureleri dinleyerek ezberlemiştir. Şimdi de zaman zaman okur. Babaannem tefekkür açısından çok zengindi. Bizim Karadeniz çok güzeldir. Güzelliğine bakıp ‘Allah’ım sen ne güzel yarattın’ derdi. Bu dünyanın kalıcı olmadığını, baki olmadığını, ölümlü olduğunu ve bizim de bir gün öleceğimizi hep söylerdi. Ben hep öyle hatırlıyorum. Ölüm hayatında öyle yer etmişti ki; sağlığında unutmadığı gibi, hastalığında da ölümü hiç unutmadı. Doktor da zaten çok değer verdiği şeyleri unutmayacağını söylemişti.
 
Doktorun deyimiyle beyinde bir küçülme var. 3 yaşında bir çocuk ile ergenlik dönemi arası bir hayat yaşıyor babaannem. Mesela şu anda bir erkek gördüğünde bir ergen gibi âşık olabiliyor. Bir çocuk gibi de çekmeceyi karıştırabiliyor. Yani böyle bir karaktere sahip şu an. Ama sağlıklı dönemine baktığımız zaman ilmi olmamasına rağmen tesettürüne, ibadetine çok dikkat eden biriydi. Bilgi konusunda eksiği olmakla birlikte amel noktasında çok iyiydi. Şuan bir insana ‘hocam’ denilebiliyor belki ama amel konusunda babaannemle kıyas yapılınca o dengeyi kuramıyor insan. Ki bu açıdan çok eksiğimiz var zaten. Bilgiliyiz fakat hayata aksettirme noktasında sıkıntılıyız maalesef…

“ONU GÖRDÜKÇE ACZİYETİMİ ANLIYORUM”

Babaannenizin bu durumu sizi nasıl etkiliyor?

Babaannemin benim için en önemli etkisi tefekkür açısından oldu. Bazen çok darlanıyorum ve kızar gibi kızdığım oluyorum. Ama masumiyetine, çocukluğuna bakıyorum ve bir gün benim de öyle olacağım hissiyle tefekkür ettiğim oluyor. Allah-u Teâlâ adeta bana diyor ki; “Kulum ibret al, sen de böyle olacaksın. Çok böbürlenme!” Yani babaannemi görünce daha çok kendi acziyetimi anlıyorum. Ne olursa olsun sadece Rabbimin olduğu dersi ve ibretini alıyorum.

Yanınızda olmasının ibret ve zahmet boyutundan söz ettiniz. Biraz da ‘rahmet’ boyutundan bahseder misiniz?
 
Babaannem hasta olduğundan onunla uğraşıyorum, bu açıdan sıkıntılarımı unutuyorum. Bir bakıma benim dünyaya dalmama, nefsi isteklerde boğulmama mani oluyor, diyebilirim. Bu açıdan rahmeti var. Kendi maddiyatının verdiği bir rahmet de var. Belki birçok rahmet yansıması vardır fakat insan hissedemeyebiliyor, isimlendiremeyebiliyor çoğu kez…

“HİKMETLERİ O KADAR ÇOK Kİ”

Babaannenizin hastalık döneminde, üzerinde şahit olduğunuz farklı bir durumu oldu mu?

Oldu, şöyle ki; eniştem namaz kılıyordu, daha sonra bıraktı. Ve Ramazan ayında tekrar başladı. Babaannem de Alzheimer hastası olduğundan eniştemin namaza başladığını bilmiyordu zaten. Daha sonra eniştemin gözünün içine bakıp “Sakın namazını bırakma” dedi. Eniştemde o sırada manevi bir etki oldu ve “Rabbimin babaanneyi vesile kılarak bana bir mesajıydı aslında” dedi. 

Babaannem geçen sene düştü ve ayağında rahatsızlık meydana geldi. Daha sonra hastaneye götürdüğümüzde “ameliyat” dendi fakat bazı doktorlar istemedi. Yatağa düştü ve bu şekilde baktık. Bu sefer aklını kaybetti. Olmadık şeyler yaptı. Çok sıkıntı yaşadık. O eski hallerini videodan izleyince ağlar. Yataktan kalkınca o sıkıntısı gitti, bunun hikmetini dualara bağlıyoruz. O kötü duruma gelince bakamamaktan korkuyoruz. Bu şekilde kalsın ve hepimiz bakabiliriz. Bir ara bakıcı tuttuk. Bakıcı evine gittiğimde kadın çok güzel de bakacaktır belki fakat bütün bedenimi her şeyimi orada bırakmış gibi oldum. Babamı arayıp bunun böyle olmayacağını söyledim ve onu geri aldık.

İbret aldığım bir nokta da Allah sanki hepimizi onun hizmetine vermiş. Çok yemek isteyince (zira yediğini bile unutuyor ve 5 dakikada bir yemek istiyor) bir kere ona kızdım; sana yemek vermeyeceğim, dedim. “Vermezsen verme beni Allah doyuruyor” dedi. Orada söylediğim laftan dolayı utandım. Biz bakıcıya verdik fakat olmadı yapamadık. Allah bir şekilde basiretimizi açtı. Hikmetleri o kadar çok ki...
 
Annem de sağlıklı zamanında bekârken amcasına bakmış. Evlendikten sonra da babaannemin kayınvalidesine bakmıştır. Sonrasında kendisi hastalandı zaten. Annem de böyleydi ve annemin o yaşantısı bize de sirayet etmiş demek ki…

“MUHTAÇ BİR İNSANIN BAKIMINI ÜSTLENMEK MANEN KAZANDIRIYOR”

Son olarak okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak şunu demek isterim. Karşımızdaki insana ‘seni seviyorum’ diyebilmeliyiz! Özellikle kaynana-gelin algısında bir kopukluk vardır toplumda. Fakat ben kayınvalideme bakıp ‘seni seviyorum’ diyebiliyorum. Ve kayınvalidemle ilişkim açısından da bunun çok artılarını görüyorum. Özel de gelin-kaynana açısından fakat birçok ilişkilerde sevgimizi dile getirelim.

Babaannemi ele alacak olursak, merhamet insanı çok farklı eğitiyor. Eğer öyle babaanneleri, kayınvalideleri, akraba ya da komşuları varsa ellerinden gelen her şeyi yapsınlar. Bunun insana faydası çok oluyor. Manen çok şeyler kazandırıp çok eğitiyor; muhtaç bir insanın bakımını üstlenmek... 

Röportaj:
Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Aralık 2015 (49. Sayı)
 
26-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.