Baki Tebessümlere Teveccüh

Amine Baran
Hiç şüphesiz yeryüzünde yaratılan her canlı bir amaca binaen yaratılmıştır. En ufak bir canlının, küçücük bir böceğin dahi dünyanın düzenine binaen yaratılması bunun en büyük kanıtıdır.
Hiç şüphesiz yeryüzünde yaratılan her canlı bir amaca binaen yaratılmıştır. En ufak bir canlının, küçücük bir böceğin dahi dünyanın düzenine binaen yaratılması bunun en büyük kanıtıdır. Durum böyleyken yeryüzünün en değerli vasfını taşıyan ve her şeyin kendisine musahhar kılındığı insanın yeryüzüne amaçsız, gayesiz gelmiş olduğunu düşünmek, bir insanın başına gelebilecek en büyük felakettir.

“Felakettir” diyorum, çünkü insanı Allah katında değerli kılan, insanı yeryüzünde hiçken var eden ve insanın yaratılışındaki gayesini korumasına vesile olacak düşünce budur. Ve yine insanı yoktan var etmek yerine onu bir hiç hükmüne getirip sonra onu dünyanın en değersiz varlığı yapacak tek düşünce yine bu düşüncedir. Bu da bize gösteriyor ki, her şeyden önce Müslüman olan her genç kardeşimiz oturup evvela başını ellerinin arasına alarak ne için yaratıldığını, amaç ve gayesinin ne olduğunu ve her şeyden önce kime hizmet etmekle mükellef olduğunu düşünmelidir.

İnsan yeryüzünde fıtri bir ihtiyaca binaen, bağlanma, sevme, her hangi bir şeye tabi olma gibi duygularla var olmuştur. Ve tabi ki hiç şüphesiz insanı mevcudatın en güzel sanatı olarak yaratan sanatçı, sanatında bulunan kalp, ruh, fikir, düşünce yönünden teveccühün kendisine olması gerektiğini birçok ayeti kerimesinde defaatle vurgulamıştır. Yani manevi açıdan doyuma ulaşması gereken insan o doyuma; Allah`ın varlığına ve O’nun hükümlerine iman etmekle ulaşmış olur.

İşte tam da burada “Allah`a iman ile iman etme duygusunu tatmin etmiş insanın bir sonraki vazifesi nedir?” sorusunu sormamız gerekir. Yukarıda insanın bir amaca binaen yaratıldığını söylemiş ve gençliğin bunu ciddi bir şekilde düşünmesi gerektiğini vurgulamıştık. İşte bu noktada unutulmamalıdır ki; iman etmek, insana bir takım sorumluluklar yüklemektedir. Allah, insanı yeryüzüne halifelik gibi kudsi bir vazife yükleyerek yollamıştır. Ve bunun neticesinde mükâfatla müjdeleyip, mücazatla da insanı uyarmış, ihtar etmiştir.

İmanın gerekliliği olarak halifeliğin bilincinde olan insan, kuşkusuz hayatını imanın gerektirmiş olduğu nitelikte ikame ettirecek; bu bilinç ve düşüncenin sair insanlara da bu şekilde aksettirilmesi adına bir takım mücadeleler verecektir. Ve sonuç olarak Allah-u Teâlâ tarafından en güzel şekilde karşılık bulacak, görevini hakkıyla tamamlamanın neticesinde hem yeryüzünde hem de ahirette bunun gururunu yaşayıp güzelliğinden faydalanacaktır.

Bu, tabi ki insanın yaşaması gereken en güzel ve Allah-u Teâlâ’nın bizlerden kulları olarak istediği tek yaşam biçimidir. Lakin tam da burada İslam toplumunun, en çok da genç neslin büyük sorunlarından bir tanesi geliyor akla.

Soruyorsunuz kendi kendinize; “Peki, vicdana hapsedilmiş, sıkıştırılmış iman?” diye... 

Ne yazık ki toplumun büyük çoğunluğunun, kendi deyimleriyle ‘kalp temizliği’ adı altında vicdana hapsettikleri o iman, toplumu ifsada sürükleyecek en büyük etkendir. İmanın, hayatın her alanından soyutlanması maneviyatsız bir toplumun oluşmasının yegâne müsebbibidir. Maneviyatsız bir toplum ise fitne ve fesadın, fuhuş ve çirkefliğin, haksızlık ve zulmün dahası rüşvet, zina, hırsızlık ve her türlü şeytani amelin pençesine düşmeye namzet bir toplumdur. Bu ise yeryüzünün ayaklı ve görülür şeytanlarının makbul gördükleri/arzuladıkları bir toplumdur.

Tam da bu noktada Allah tarafından insanlara verilmiş halifelik vazifesinin önemini bir kere daha vurgulamak isterim.

Müslüman her birey ve her genç “Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin rabbi olan Allah içindir” ayetini baz alarak hayatının tamamını cennet karşılığında Allah`a adayıp üzerine yüklenmiş sorumluluğun farkında olmalıdır.

Üstad Bediüzzaman’ın “Hayatınızı iman ile hayatlandırınız” sözünden ilham alarak önce kendisinden başlayarak ailesine, arkadaşlarına, akrabalarına insanın amaçsız, gayesiz yaratılmadığını anlatmaktan asla vazgeçmemelidir. Bu, imanı sıkışmış olduğu yerden çıkartıp onu amel ile süslemektir. Unutulmamalıdır ki; hakikatten, hakikati anlatmaktan vazgeçmiş veya onu kendine dert edinmemiş insanı, hayatta başka hiç bir şey tatmin etmemiş ve etmeyecektir.

Şu da bir gerçek ki; iman etmiş(!), helal haram gibi İslam’ın kaidelerine vakıf, her şeyin bilincinde olan bir insanı bir takım düşüncelere ikna etmek, ona bir şeyleri kabul ettirebilmek, hiç bilmeyen bir insanı bilinçlendirmekten çok daha zordur. Bu vazifeyi ifa ederken etrafımızdaki insanların karşılama biçimi, bize bakış açıları, ters davranış ve yaklaşımları bizleri yıldırmamalı, vazifeden asla alıkoymamalıdır. İniş çıkış dönemlerinin olması muhtemeldir. Lakin bu vazifeden soğuma veya uzaklaşmaya mahal verecek derecede asla olmamalıdır. Daha doğrusu insan, şeytana asla böyle bir fırsatı vermemelidir. Hem Allah`a verilen sözde sadık kalınmalı hem de toplumum ifsadına karşılık olarak toplumun iflah ve ıslahı adına genç nesil olarak bu ipe sıkı sıkı tutunmak gerektiğinin unutulmaması gerekir.

Dilerseniz Üstad’ın ‘Sözler’ adlı eserinde kaleme döktüğü, konuyu özetler nitelikteki cümlesine bir bakalım:

“Eğer iman hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur.”

Hayat fani; baki değil! Baki olmayan hayata baki muamelesi yapmak ve ölümsüzmüşçesine hayatı ikame etmek insanın yaratılış gayesine en büyük hakarettir.

Gelin fani hayatımızın ağlamasına mukabil baki hayatımızı güldürelim!

Gelin Âlemlerin Rabbi’nin üzerimize bıraktığı vazifeyi hakkıyla yerine getirip, bu sınavı başarıyla geçelim…

Gelin fani değil, baki tebessümlere teveccüh edelim...

Amine Baran / Nisanur Dergisi - Aralık 2015 (49. Sayı)
 
21-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.