Ben O Beşiğe Vuruldum!

Elif Yüksek
Keşke geçmişe yolculuk mümkün olsaydı! Bir kereliğine de olsa gitmek, o eşikten bakmak; hüznüne talip sevincine ortak olmak mümkün olsaydı. Eteklerine tutuşan ve bırakmak istemeyen dikenin mesruriyeti mest etti beni... O bile sevincinden tüm maharetlerini sergiledi, fark ettiniz mi? Etrafa güzellikler saçtı sırf eteklerine değdi diye. O kupkuru, o çelimsiz haliyle…
İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin yönettiği “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi Türkiye’de vizyona girdiğinde, çok istememe rağmen -birkaç nedenden ötürü- izleyememiştim. Sonrasında tam niyet ettim, gideyim derken filmin vizyondan kalktığını teessürle öğrendim.

Filme yönelik eleştiri ve yorumlar almış başını giderken, filmi izlemenin türlü yollarını denedim. Ama olmadı… TV ekranlarında verilene dek sürdü bu hasretim! Evet, ‘hasretim’ diyorum zira filmin fon müziği dimağımda leziz mi bir tat bırakmıştı.

Filmin siyasi, şer’i ve mezhepsel yönüne değinmek gibi bir niyetim yok açıkçası. Zira bu hususlara, yer yer ve farklı mekânlarda değinildi. Hem de gereğinden fazla. Bu hususlarda mahir de değilim hem. Birkaç ayrıntıyı yorumlamak istiyorum âcizane…

İtiraf etmek gerekirse ben o beşiğe vuruldum! Amine’nin sallarken adeta yüreğini dokuduğu o zarif tüller. Bence gerçeği de ona benziyordur. Bulutların üzerinde gibi… Nur topunu sallar gibi sallıyordu anneciği. Birlikteliklerinin çok sürmeyeceğini bilir gibi, aheste aheste... İncitmekten korkar gibi, nazlı nazlı. Zaman dursun; birliktelikleri sonsuza dek sürsün istercesine…

O yetmeyen süt! Acıktığı halde ağlamayan o güzel bebek! Sütannenin kollarında giderken, arkasından öylece kalakalan anne! Bağrı yanık… Gözü yaşlı…

Her okuduğumda/hatırladığımda, ‘Hz. Amine böyle bir şeye nasıl razı olmuş’ diye yadırgardım oysa! ‘O nur yüze, o mis kokuya hasret nasıl yaşamış’ diye hayret ederdim. Meğer hasretinden içten içe hastalanmış. Hem sevgili eşi hem de kıymetli yavrusunun hasreti inceden inceye yaralamış yüreğini... Meğer bir anneye en çok yakışanmış kuşandığı: feragat libası… Bu kimi kez uykudan, dünyevi hazlardan yana bir feragat olur kimi kez ise işte böyle yürek hoşnutluğundan. “Sen yeter ki iyi ol, bağrıma taş basarım” diyen bir annenin fedakârlığı, nasıl izah edilebilir ki?

Hele o boş beşiği sallayan eller! Ve gecenin orta yerinde uykunun zerresini barındırmayan o gözler… Bizlerin telaşları düştü aklıma da derin bir ah dolandırdı dilime. Bir saat daha uyuyacağım diye bezgin bezgin sallayışlarımız. ‘Yeter, uyu artık’ diye homurdanışlarımız. Oysa her anne ‘yarının güneşi’ olarak bakmalı değil miydi yavrusuna? Yarının ‘sözü geçeni’… ‘Adili’… ‘Hayırda öncü’ kişisi… Sahi ‘beşikten mezara kadar ilim öğreniniz’ telkinini, bu açıdan hiç düşündük mü? Beşik sallayan elin bir de ‘dil’i olduğunu? Ve bunu bağırıp çağırmak için değil; aşkı kodlamak için döndürmek gerektiğini? Tüm bunları ve ötesini, bir kez daha düşündüren sahneleri daha nasıl anlatayım, bilemiyorum doğrusu…

Bir de eline sinen kokuyu, gözyaşları içinde koklayan anne vardı! Halime anne… Başkasının bebeğine kendi bebeğinden evla bakan anne… ‘Evine bereket getiren, her hali ile ‘bambaşka’ olan bir çocuğu elbet üstün tutacak’, diyen diller olursa şayet: tek kelime ile ‘vefa’ derim. ‘Vefa’ da en çok anneye yakışıyormuş…

Keşke geçmişe yolculuk mümkün olsaydı! Bir kereliğine de olsa gitmek, o eşikten bakmak; hüznüne talip sevincine ortak olmak mümkün olsaydı. Eteklerine tutuşan ve bırakmak istemeyen dikenin mesruriyeti mest etti beni... O bile sevincinden tüm maharetlerini sergiledi, fark ettiniz mi? Etrafa güzellikler saçtı sırf eteklerine değdi diye. O kupkuru, o çelimsiz haliyle…
                      
Ya biz? Biz, ümmetinden dahası ‘Kardeşlerim!’ deyip özlediklerinden olmakla nasıl bir hâle bürünüyor; sevincimizi/şükrümüzü nasıl ifşa ediyoruz? Ona –risaletine- değen dimağlarımız ak-pak ve tertemiz bir hal alıp da bunu yayabiliyor mu? Günümüz gençliği deist, ateist, hedonist olup çıkarken; bunu da `zamane dindarları bizi dinden soğuttu` gerekçesiyle yaparlarken... Ne derece tanıtabildik Resulü gönüllere? Onun adaletini, asaletini, merhametini, ferasetini ve hamasetini okuyup anlamalı, anlayıp yaşamalı, yaşayıp tanıtmalı değil miydik?

O (SAV), kız çocuklarına ‘aidiyet’ duygusunu tattırır; diri diri gömülmekten onları kurtarır iken günümüz toplumunda kız çocuklarının tertemiz bedenlerini ve latif duygularını istismar edenler neden, nasıl türedi? Bu derece nüfuza nasıl ulaştı? ‘Aman susun bizi ilgilendirmez, böyle şeyler ulu orta konuşulmaz, beni ilgilendirmez’ diye kaç masumenin, kaç gonga gülün pörsütüldüğüne şahit/razı olduk da vicdanımız köz köz olmadı?

O (SAV), muhtaçlara sırtını asla dönmezken bizleri bu denli duyarsızlaştıran ne? Yiyip içtiklerimiz mi? Kusalım o halde… Yapıp ettiklerimiz mi, yıkalım haydi… Makam mevkiimiz mi? İtelim bir an önce, elimizin tersiyle hem de…

O (SAV), bizler için en güzel örnek iken önlerinde el pençe divana durduklarımız kimler? Ne işleri var hayatımızın başköşesinde? Neden yer verdik böylelerine? Ne duruyoruz Allah aşkına, kovalım gitsinler…

Ona aşkla bağlandığımızı, Onu sevdiğimizi iddia ederken; ispatımız bir kaç damla gözyaşı ve derin bir ‘ah’tan ibaret mi kaldı yoksa?                       

Aşk ile boyamalı değil miydik kâinatı? Aşka boyamalı değil miydik? Onun gibi…

Örneğimiz ve önderimiz O iken daha doğrusu biz böyle derken; pratiğimiz, ahvalimiz, ahlakımız ne derece benziyor Onunkine? Ne kadar pay aldık sevdiğimizden, göz nurumuzdan?                       

Diri diri gömülmek üzere olan bebeği, babasına uzatırken `gözleri gözlerine ne kadar da benziyor` diyordu. Bu müthiş bir metod. Metod demeye bile utanıyorum doğrusu... Müthiş bir ilgi/iletişim. Zalim bir gönül, zulmettiği bir anda kırıp dökülmeden nasıl kazanılırmış, bakıp öğrenmek gerek!

Bırakın zalim bir kimseyi, mümin kardeşimizi bile kazanmaktansa kırma/yargılama/öteleme derdine düşmüş bizlerin hakkı var mı Allah aşkına? Örneğim Sensin ya Muhammed, demeye!

Şimdi, ufak bir adım olsun bu izlem! Onu, görsel bir şölen olmaktan çıkarıp yeniden yapılandıracağımız yaşantımıza temel kılalım. Ve duygu patlaması olmaktan çıkıp yaşantımızın her anına sirayet eden bir coşkuya dönüşmesine izin verelim, derim…

Hayırla kalınız…

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi – Temmuz 2017 (68. Sayı)
 
06-07-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.