Beşeriyetten Azatla İnsan Mesabesine Ulaşmak

Şükran Eslem Dağ
Beşer olduğunu idrak ile kendi ahvalini kontrol ve çevresiyle iletişimini tertip ile ölçülü tutan, insan mertebesine tevazu içinde yükselmek için, çaba sarf eden şahısları gözlemleme imkânınız oldu mu? Dr. Ali Şeriati`nin ‘İnsanın Dört Zindanı ve İnsan’ adlı kitaplarını okuduktan sonra muhakkak aklınızda yer edecek ve gözlemleyeceksiniz.
Bütün mevcudat insan için yoktan var olduysa, o vakit önce Yaradan`ı, sonra da tüm mevzular insanı anlatır, tüm satırlar insanı dizer…

Beşer olduğunu idrak ile kendi ahvalini kontrol ve çevresiyle iletişimini tertip ile ölçülü tutan, insan mertebesine tevazu içinde yükselmek için, çaba sarf eden şahısları gözlemleme imkânınız oldu mu? Dr. Ali Şeriati`nin ‘İnsanın Dört Zindanı ve İnsan’ adlı kitaplarını okuduktan sonra muhakkak aklınızda yer edecek ve gözlemleyeceksiniz.

Dr. Ali Şeriati diyor ki; "Kur`an`da insana ilişkin iki sözcük vardır. Kimi zaman `beşer` kullanılır, (ene beşerunmislikum)* kimi zaman da `insan` (ve kânelinsanuasûlâ)** kullanılır. Demek ki beşer türü değişim ve gelişim süreci içinde insan olmaya doğru yükselmektedir."

Anladığım kadarıyla insan, doğduğunda insan değil beşerdir.Çünkü sürekli hatalar içinde bulunmak insana mahsus değildir. Demek ki insan olabilmek, birçok merhaleden başarıyla geçebilmekle ortaya çıkıyordu.

Misal… Tohum, ağaç olma meyve verme potansiyeli taşır,ancak henüz ağaç değildir ve olabilmesi için önce toprağa düşmesi, güneş ile hemhâl olması ve su ile buluşması gerekir ki fidan olsun, ağaç olsun rüzgâra, fırtınaya karşı dursun ki nihayetinde meyve verebilecek yetişkinliğe erişebilsin. Meyvesi de olgunlaşma evresinin ardından damaktaki yerinde kıymeti bilinsin biiznillah.

İşte beşerde de, insan potansiyeli mevcut olsa da kat edeceği yolu yürümeyi bilecek ki; yegâne menziline ulaşabilsin.

Birincisi, Rabbine abd olmaya layık ve cesur olacak kadar `maneviyat`...
İkincisi, yaratılanı küçümsemeyecek ve herkese hak ile adalet ölçüsünde vicdani `hissiyat`...
Üçüncüsü, doğru ve dürüst karar verme mekanizmasını oluşturacak düzeyde fikir sahibi olunmalıdır.

Dördüncüsü, fıtrata yönelerek Rabbinin verdiği istidatlar ile yoluna ışık tutmalı...


"Dünya üzerinde yaşayan üç milyar bireyin tümü beşerdir fakat tümü insan değildir." Bu satırları okurken aklıma şu atasözü geldi `beşer şaşar` ve şimdi daha iyi kavrayabiliyorum.


Dr. Ali Şeriati’nin tabiri ile `insan imek (olmak)` kimliği pek kolay kazanılmıyordu. Hedefi için ödün ve taviz vererek geçtiği yollardan ötürü nefis küçülür. Kimliğine bürünmek için sarf ettiği müthiş emek ve çabadan ötürü irade güçlenir. Ve düşünme evresi başlar, düşündükçe anlar, anladıkça tevazuya bürünür. Böylece adımlarını Hakka doğru ve sadece hakk üzere atar.
Dr. Ali Şeriati, devamında şöyle diyor:

"İnsan olmak, erişildiğinde varıldığını gösteren durağan bir aşama değildir. İnsan sürekli `olmak` sürecindedir. Sonsuza doğru, sürekli ve Tanrı`ya yönelik yolculuğu, ebedi, duruşu olmayan, sonsuz tekâmüle (gelişim olgunlaşım) ve sonsuz aşkına yolculuktur."

Hani günümüzde öfkeyle çok kullanılan bir tabir vardır, `ne biçim insansın!` Aslında kişinin zahiri biçimi bellidir, kastedilen biçim batıni yani seciyesinin biçimiyle uyuşmadığındandır. Belki de bir insana yakışmayan vasıflar gördüğü içindir haykırışının sebebi. Özellikle Allah`a giden yolda önce basamakları tırmanarak gelişir, hamlığını pişirerek olgunlaşır. Bu kadar gittikten sonra asıl olan Aşk`a ulaşılır ve sadece bir aşk için insan olmanın yükümlülüğü ebediyete kadar taşınır. Buraya kısa bir şiir yakışır:

Koşmak, şaşırmadan ve yorulmadan O`na doğru...
Anlamak, O`nu tanıyarak ve Esma`sının tecelliyatını seyrederek...
Hissetmek, en güzel ilahi hazları...
Görmek, kâinatın tüm renk ve dizelerinde...
Duymak, farklı seslerden aynı mukaddes ahengi...
Arayış, bütün aza ve latifeleriyle O`nu aradığını bilerek...
Sevmek, sadece O`nu razı etmek uğruna...

Ve yine güzel insan, Şeriati`nin satırlarıyla araya renk katalım: "Olması (pişmesi) gereken insanın üç özelliği vardır: İlk olarak öz varlığının bilincinde olan bir varlıktır. İkinci olarak seçme yeteneği vardır. Üçüncü olarak yaratıcı özelliği vardır. Şu halde içimizden her biri; öz benliğinin bilincine varabildiği, gerçekten seçim yapabilme aşamasına ulaşabildiği ölçüde, sonra oluşmayanı ve doğada bulunmayanı meydana getirebildiği ölçüde `insan` olabilmiştir."

Şimdi biz öz benliğimize dönersek, ne istediğimiz, sevincimiz, öfkemiz, iletişim sağlığımız vb bütün hissiyatımızın mantalitesini çözebilmiş, üstünde hâkimiyet kurabilmiş miyiz?
Yani özbenliğimiz ile ahvalimizin bağlantılı hareket etmesi üzere ne derece kontrollüyüz? Aslında `ene` adlı içimizdeki kibir abidesini, ne kadar tanıyor söz geçirebiliyoruz? Ana, baba, komşu, akraba, yar, yarenimizi tanıma ve eleştiri çabasında bulunduğumuz kadar kendimizi tanıyor muyuz?

Hayır! Çünkü nefsimizden ziyade başkasının hatalarına zaman ayırmaktayız maalesef. En büyük bahanelerimizden biri de başkasına fiziksel açıdan bakmak daha kolay olduğu için...
İkincisine gelince; en basit bir misal ile sınırlar isek, hayatımızın dönüm noktasına gelmiş ve çok değil iki seçenek arasında kalmışsak dahi çok zorlanırız. Nihayetinde mantık veya duygularımızın hangisine daha hâkim isek o baskın çıkar ve kazanır. Lakin karar vermek oldukça mühim, hayati bir meseledir. Kararımızın doğrusu hayatımızı rayına koyarken, yanlışı raydan çıkarıp faciaya sebep olabilir. Özellikle mühim meselelerde karar vermek alelade ve süratli bir iş olmamalı. Ciddi biçimde düşünmek, tartmak, istişare ve muhakeme kabiliyetine ihtiyaç vardır.

Üçüncüsüne gelince; burada kastedilen Allah`ın "Hallâk" isminin tecellisi sonucu, doğada olmayan ancak bizim ihtiyaç duyduğumuz, işlerimizi suhuletle halledebileceğimiz araç ve gereçleri var etmemizdir. Nitekim arza halife olarak hâkim kıldığı insanoğlunu, isminin tecellisiyle onurlandırmış ve cüz`i irade bahşetmiştir.

Ali Şeriati, Albert Camus`un şu sözlerini çok güzel açıklamıştır; "Başkaldırıyorum demek ki varım!""İnsan yalnız doğaya karşı değil, kendi doğasına (bünyesine, maddi varlığına) da başkaldırabilir. Kendini sevme ve koruma içgüdüsüne karşı gelerek intihar edebilir. Özünü bir düşünce veya başkaları uğruna feda edebilir. Hayatı refah içinde yaşamak isteyen dürtülerine itiraz edebilir, erdemli ve ahlâken düzenli (zahidçe) bir hayat sürebilir."

İşte burada ancak `insanın` kendi seçimlerini yapabildiğini ve istemediklerine başkaldırdığı görülmektedir. Her ne kadar Dr. Ali Şeriati insan olabilmeyi bu kadar zor ve zahmetli niteliklerle tanımlamış olsun, nacizane kanaatimce; bu çağın nefs sahibi kendini beşer sınıfına indirgemediği gibi kendinden gayrısını da insan sınıfına almaz. İstisnalar iradesine hâkim olanlardır. Buraya bir dörtlük sığdırmak isterim.
Beşerden cefa gelmez, insan olmaya çabaladıkça
Vefa gelir haddini bildikçe, empati kurdukça
Kin ayırır insanları, ilim ve amelsiz yaşadıkça
Herkes birleştirir insanları istikrar oldukça...

Kâinat dâhil tüm mevcudat `insan` için yaratılmışken; insan olmanın mükellefiyetini yerine getirmeli ve kutsal amacına ulaşması için bütün âlemin emrine musahhar edildiğini her daim hatırda tutmalıdır. Ancak bunun aksine beşerin hedefini bırakıp, kendini bayağı şeylerin çevresinde dönüp dolaşan ve fanii prangaların adeta esiri haline getirmesi, ne anlaşılması güç çok şeyi kapsıyor. Ve zaman mefhumu değerini yitirip nimetten azaba tebeddül ediyor. Beşer, Rabbinin halefi olduğunu unuttuğu sürece, sıkıştığı kaosun içinde huzursuz olsa da en elim cezası kendi ahvalinden habersiz olması... Aslında nefsin `ene` diyen kibir çığlıkları kulaklarını bir nevi iç ve dış bütün seslere tıkamış olur. Ve kendi kurdukları diktatörlüğün içinde hapsolduklarının farkında bile değillerdir.

Oysa yüce Rabbimiz, bizi kitabımız Kur`an`ı Kerim`de uyarıyor; şeytanın insanın damarlarında dolaştığını ve kullarını kandırmak istediğini açıkça belirtiyor. Damarlarımızda hem bize hayat veren sıvının hem de cehenneme sürükleyen iblisin dolaştığını mütemadiyen hatırda tutabilseydik, gafil nefsin bize zulmetmesine de izin vermezdik. Seçimlerimizin kendi tercihimizle kadere inkılâp ettiğini, aklen, ruhen ve kalben anlıyor olabilseydik, seçimlerimiz daha hakkaniyete uygun, doğru ve makul tercihlere dönüşebilirdi.

Üstad Bediüz’zaman Said-i Nursi`nin deyimiyle; "İnsan acz ve fakrını Rabbine sunduğu vakit, acizliği ve fakirliği ona şefaatçi olurmuş."

Beşeri, insan yapıp yücelten ihlas değil midir? Kişinin şahsiyet ve değerini ortaya koyan, fikri ve zikri nitelikleri değil midir? İnsan olan sadece Rahman`ın rızasına meylettiği için abd olurdu, ne cennet nimetlerine kavuşmak ne de cehennem azabından kurtulmak için değil. Sırf O Zat-ı Akdes`in sevgisine nail olmak için kulluk bilincine erişebilmiş, misyon ve duruşuyla `insan` kimliğine sahip olabilmiş ancak mütevaziliğinden ötürü kendini hiç sayan özel insanlara selam olsun.

Elhamdulillah varsınız ve inşallah hep var olun!

Kaynak:
*Fussilet-6
**İsra-11
Ali Şeriati | İnsanın dört zindanı


Şükran Eslem Dağ | Nisanur Dergisi | Ekim 2017 | 71. Sayı
 


 
11-10-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.