Biliyorum, Çok Zor!

Elif Yüksek
Doğan güneşe kocaman bir gülümseme ile eşlik edebilseydik… Merhaba yeni gün, merhaba aydınlığıyla gönlümü çelen güneş, merhaba ehl-i yer, merhaba ehl-i gök diyebilseydik…
Doğan güneşe kocaman bir gülümseme ile eşlik edebilseydik… Merhaba yeni gün, merhaba aydınlığıyla gönlümü çelen güneş, merhaba ehl-i yer, merhaba ehl-i gök diyebilseydik… Güne, doğuşunun üzerimizdeki tesirini içten bir gülümseme ile gösterebilseydik… Ne denli mutlu olduğumuzu fısıldayabilseydik… Ağaran göğe nazlı nazlı bakabilseydik… Sabah melteminin yankısında içli nağmeler dillendirebilseydik…

Ne güzel olurdu! Günümüz canhıraş çığlıkların ötesinde sükûnetle geçer, her bir anın tadına varırdık. Ama bu çok zor, biliyorum!

Kulluğun fevkinde, rabbini bilen; kendini ve haddini bilen insanlardan olabilseydik… Bizi halifeliğine layık kıldığı için müteşekkir, verdiği nimetlere şükürler edebilseydik… Sevgisi gönlümüzde her şeyin üstünde, inancımızın beli zinhar bükülemeseydi… Dönüşümüzün ancak kendisine olduğu algısı, iliklerimize değin işleseydi… Şuurlu ve ihlâslı bir mümin olmayı her şeylere yeğleyebilseydik… Beş vakit huzurunda el bağladığımız yüce divanı, olmazsa olmazımız ve tek mededgâhımız olabilseydi…

Ne güzel olurdu! Biz Rabbimizden, Rabbimiz de bizden razı olur, yaşamanın/imtihanın sırrına erer ve dahi kâinata meydan okuyabilirdik. Ama bu çok zor, biliyorum!

Anne-babamızı çok sevsek, bir dediklerini iki etmeksizin kadir kıymetlerini bilebilseydik… Bizim için yapıp ettiklerini görmezden gelerek ne büyük bir yanlışa düştüğümüzü fehm edebilseydik… Sözlerimizin şahı ’başımın üzerinde yeriniz var’, olsaydı… ‘Seni çok seviyorum anne’, ‘seni çok seviyorum baba’ demek isterken sesimiz titremese, hızlanan kalp atışlarımız bu ilana engel teşkil etmeseydi…

Ne güzel olurdu! Taşlar tam da yerine oturur, işlerimiz yolunda halimiz-vaktimiz yerinde olur anne-baba duasının hikmetini tüm zerrelerimizce hissederdik. Ama bu çok zor, biliyorum!

Yeni bir hayata; evliliğe ilk adımı, tüm günahlardan beri bir halde atabilseydik… Boyu-posu dert etmeyi bırakıp öze inebilseydik… İsrafa, şatafata, gösterişe, borca harca girmeden durabilseydik… O ilk eşiğe ilk adımı besmeleyle atabilseydik… O, bu, şu ne der diye dert etmeseydik… Nikâhtaki kerameti; kanaati, muhabbeti ve sadakati kuşanabilseydik…

Ne güzel olurdu! Evliliğimiz lüzumsuz çekişmelerin can yakıcı etkisinden çıkar, bizler saadeti yudumlardık. Ama bu çok zor, biliyorum!

Bebeğimizi kucağımıza ilk alışımız, onunla geçirdiğimiz zaman dilimleri indimizde müstesna bir yer edinseydi… Gözleri, içine her bakışımızda Allah’ın bize bir emaneti olduğunu hatırlatsaydı… Onun için çektiklerimizin; uykusuz gecelerin, mahrumiyet hallerinin, harcamaların lafı bile olmasaydı… Kızgınlıklarımız saman alevi gibi hemencecik sönüp o tertemiz dünyasını kirletmeseydi… İhmallerimiz o minik (aslında kocaman) dünyasında onulmaz yaralar açmasa, tahribatlar oluşturmasaydı…

Ne güzel olurdu! Anneliğimiz, cenneti ayaklarımızın altına serecek kıvama erer, yavrumuza -adeta- dünyaları bahşederdik. Ama bu çok zor, biliyorum!

Eşimiz evine her gelişinde, evimizin onunla güzelleştiği gerçeğini ona usulca fısıldayabilseydik… Kendisini karşılamak için özenle hazırlansak; sürmeler çekip kokular sürünsek ve içten bir tebessüm ile kapıyı daha çalmadan, eli tokmaktayken açabilseydik… ’Hoş geldin’ diyen dilimiz, gözlerimizden destek alsa, hoş gelişini gözlerimiz de ifşa etse ve gelişiyle mesrur olabilseydik… Bir süre sadece susup kendisini dinleyebilsek; huzuru tatmasına zemin hazırlayabilseydik…

Ne güzel olurdu! Yarenliğimiz tam manasını bulur, kendisinde sükûna ereceğiz eşler ifadesinin gölgesinde serinleyebilirdik. Ama bu çok zor, biliyorum!

Komşumuza her pişirdiğimiz yemekten ikram edebilseydik… Dertleriyle dertlenip, sıkıntısını gidermenin yollarını bulabilseydik… Hakkına hukukuna riayet edip, gürültü ve yüksek sese tarafımızdan maruz kalışının önünü alabilseydik… Bir ihtiyacı olduğunda hiç üşenmeden yardımına koşabilsek, ihtiyaç duyduğu şeyi itinayla sunabilseydik… Evini süzerken içimiz geçmese, sahip olduklarına bakarken haset gözlüklerini kenara koyup üstüne bir de kırabilseydik…

Ne güzel olurdu! Komşuluğumuz direkten dönmez, biri birine adeta vâris kılınma şuuruna erer, sosyal dayanışmanın keyfini sürebilirdik. Ama bu çok zor, biliyorum!

Din kardeşimize yaklaşımımız, öz kardeşimizinkinden evla olsaydı… Arkasından söz söylemek ya da bir kusurunu irdelemek bize zehir zemberek koksaydı… Onun derdi, sevinci yüzümüzden çekip alsaydı… Ona duyduğumuz muhabbetin izleri, hemen her alanda belirseydi… Abdullah b. Serces (RA) misali sevgimiz dile gelseydi… Kendimiz için her ne iyilik istiyor ve her ne güzellik düşlüyorsak, onun için iki misline çıksaydı…

Ne güzel olurdu! Kardeşliğimiz bir ömür sürer, dilinden ve elinden emin olanlardan, kıyamet günü serin gölgeliklerle müjdelenenlerden olabilirdik. Ama bu çok zor, biliyorum!

Kâinatı, insanı, zerreyi okuyabilseydik keşke. Keşkelerden sıyrılıp yaşamı dolu dolu kılabilseydik… Yaşlanma, aç açıkta kalma kaygısı gütmeksizin hayırda ve hizmette öncü şahsiyetler olma yolunda ilerleyebilseydik… İslam’ın bire bin veren mükâfat sistemini, bir çemberden ziyade çift kanatlı kuş olarak addedip özgürlüğe kanat çırpabilseydik… Ve rabbimizin huzuruna ak alınla çıkabilseydik…

Ne güzel olurdu!

Değil mi ama?

Çok mu zor sahi?

“O halde gücünüzün yettiği kadar Allah`tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Teğabün / 16)

Elif Yüksek | Nisanur Dergisi | Ekim 2017 | 71.Sayı 
 


 
11-10-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.