Bir Öykü Hikâyesi - 3

Beyzanur Erden
Ağlıyordu. Sarsıla sarsıla ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir tepeliğin üstündeydi. Ayakta duramıyordu. Önünde sonsuza uzanan bir arazi vardı. Ve eşilip doldurulmuş, tepe tepe olmuş çukurlarla doluydu düz arazi. Mezarlıklar dizilmişti ard arda.
Allah’ın adıyla.

Ağlıyordu. Sarsıla sarsıla ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir tepeliğin üstündeydi. Ayakta duramıyordu. Önünde sonsuza uzanan bir arazi vardı. Ve eşilip doldurulmuş, tepe tepe olmuş çukurlarla doluydu düz arazi. Mezarlıklar dizilmişti ard arda. Sayılamazdı. Oldukça fazlaydı. Sonu gözükmüyordu zaten. Tamamı vahşice öldürülüp, katledilmiş Müslümanlara aitti. Bütün mezarlıklarda mazlum, masum ve gariban insanların delik deşik edilmiş bedenleri, vücutları mevcuttu şimdi. Ürperdi. Titredi baştan sona. Toprak zemine çöktü sonra. Ölmüş Müslüman kardeşleri önündeydi şimdi. Çaresizdi. Acizdi. Ağlıyordu. Yine ve hala…

İrkildi birden bire. Gözlerini açtı. Korku ve dehşet vardı gözlerinde. Yanaklarından süzülen sıcak damlaları hissetti. Ağlamıştı. Başını yasladığı elleri ıslaktı. Masası üstüne bıraktığı beyaz kâğıdı da ıslanmıştı. Şoktaydı. Bir an nerede, ne zamanda olduğunu kavrayamadı zihni. Kan kırmızısına dönen gözlerini kapattı. Başını sağa sola salladı. Uyanmıştı. Rüyaydı gördükleri.

Rüya değil aslında dehşet, korkunç ve gerçek bir kâbustu. Oturduğu sandalyesinden kalktı. Odasının kapısını açıp, dışarı çıktı. Banyoya gitti. Musluğu açıp elini, yüzünü yıkadı. Hemen yan tarafında asılı duran havluyla kuruladı yüzünü. Aynaya baktı sonra. Ne uyumuş gibiydi ne de uyanmış. Yüzü kurumuş olsa da yine de ıslaktı gözleri.

Endişe ve huzursuzluk belirmişti gözlerinde. Gözlerine bakmaya devam etti. Sonra rüyasında gördüğü yanmış aslında kül olmuş bedenin, baş ve yüzü andıran yanmış bölgeleri geldi gözünün önüne. Hızla çevirdi başını. Sanki yeniden o yanık kokusunu duyar olmuştu. Korkunçtu.

Odasına geçti. Sandalyesine oturdu. Darmadağındı. Karmakarışıktı. Gözlerini açsa karaya vurmuş minik Aylan bebek karşısındaydı. Başka yöne çevirse, başka noktaya baksa o ateşe verilmiş Müslüman hala yanmaktaydı.

Kapattı sonra gözlerini sıkıca. Unutmak, hatırlamamak için. Ancak ne mümkün! Hayır, işte şimdi de sayısız mezarlık, kabir, tek tek sayılıyordu gözleri önünde. Bağırmak istedi. Saate kaydı ister istemez gözleri. Gecenin bir vaktinde bağıramazdı. Gözleri bağıracaktı o zaman... Doldu, doldu ve taştı. Ağladı bir süre.

İlerlemişti vakit. Dolabından peçetelerini çıkardı. Gözlerini sildi. Derinden nefes alıp, vermeye başladı. Zorladı beynini. Toparlanmalıydı. Önündeki ıslanmış sonra kurumuş kâğıdı kaldırdı. Yeni ve temiz bir sayfayı koydu önüne. Kalemini aradı gözleri. Bulup, eline aldı. Kapattı gözlerini. Kâğıda dökülecek ilk kelimeyi arıyordu zihni. Değdi kalemi kâğıda.


Özür dilerim…

Sizlere uzatabileceğim ellerimi sizden esirgediğim için. Sizi azgın ve öfkeli deniz sularına terk ettiğim için. Oysa sizi denizlere düşmekten alıkoyacak, soğuk suyla aranıza set, engel koyabilecek güce sahiptim. Meğer minik bir bebeğin elinden tutamayacak kadar güçsüz, aciz ve gafilmişim. Özür dilerim.

Şimdi fark ettim. Aslında ben körmüşüm. Bütün bir ömür boyunca baktığımı, gördüğümü sanırdım. Hatta en çok görenin ve en iyi görenin kendim olduğumu iddia ederdim. Yanılmışım.

Ben hiçbir şeyi görmemişim. Ne sizin çaresizliğinizi görebilmişim ne de gözlerinizdeki yakıcı gözyaşlarını fark edebilmişim. Özür dilerim.

Siz aklıma her geldiğinizde, zihnimde asla unutamayacağım halleriniz, görüntüleriniz her oluşuverdiğinde utanç duyuyorum kendimden.

İşte şu kocamış ben. Ve bana ders veren minik bedenli ama büyük yürekli, cesur, yaşına rağmen muallim olan miniğim. Senden gerçekten özür dilerim. Seni tutamadım. Soğuktan koruyamadım. Azgın sudan çıkaramadım. Hastalığımdan değil, sakatlığımdan değil, öldüğümden değil… Sağlamdım, ayaktaydım ve yaşamaktaydım. Tembelliğimden, acizliğimden, gafilliğimden seni tutmadım. O kadar tembeldim o kadar uyurgezerdim ki gözlerimi açmaya dahi tenezzül etmedim.

Biliyorum özrüm kabahatimin yerini asla tutmaz. Ne giden gelir ne can veren dirilir. Yine de utanarak diyorum ki, özür dilerim.

O kadar sağırmışım o kadar duymazmışım ki; ateşlerde yanarken semaya yükselen çığlıklarınızı duymamışım. Sizin bağırışlarınız, haykırışlarınız benim zarı yırtılmış kulaklarımı çınlatmamış. Beynimde zonklamamış yakarışlarınız. “Ey Müslümanlar neredesiniz” çığlıklarınızı bile duymamışım, alınmamışım üstüme. Hep başka Müslümanları suçlamış, sorgulamış, aramışım. Siz yanarken alevler içinde, ateşin sesi bile kıpırdatamamış beni yerimden. Siz canınızı yanarak teslim ederken, ben rahatımı dahi teslim edememişim. Sizin kemikleriniz dahi yanarken, benim içim yanmamış. Taşmış meğer kalbim. Ateş bile eritememiş taş kalbimi. Diyecek söz ve kelam yoktur artık. Çaresizce diyorum sadece, özür dilerim.

Ve yine özür dilerim. Gayretsizliğimi, acizliğimi, ataletimi, bencilliğimi, rehavete düşkünlüğümü, taş kalpliliğimi ikrar ve itiraf ederek… Açılan her mezarın, kazılıp eşilen her kabrin sebebinde dilsiz ve fiilsiz oluşum var, biliyorum. Körüm, sağırım, dilsizim. Biliyorum vicdansız, kalpsiz, merhametsizim. Ne kendimi savunabilirim ne diyecek söz bulabilirim.

Diyecek sözüm yok! Ama verecek sözüm, verecek ahdim var… Ahdim ve yeminim olsun ki ne kör, ne sağır ve ne de dilsizim bundan sonra. Artık dilim kelam söyleyecek ve kalemim kıyama kalkacak sizin adınıza. Haykırışlarınıza, yakarışlarınıza tercüman ve aracı olacak, ahdim ve yeminimden sonra.

İşte yeminim ve işte ahdim…

-SON-

Beyzanur Erden / Nisanur Dergisi - Aralık 2016 (61. Sayı)
 
24-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.