Bir Tercih Meselesi!

Elif Yüksek
Küçücük bir çocuktu oysa! Hayata saf ve duru bir gözle bakan ve beklentileri olan. Gencecik bir kızdı oysa! Olaylara salt duygularıyla yaklaşan ve hayalleri olan… Heyecanlı bir gelindi ya, hayal kırıklıklarına uğrayan… Hassas bir anneydi işte, kendisine emaneten ilk kez bir can bırakılan… Ve aciz bir kuldu! Çokça aldanan… Nefsine kanan…
Gözleri kapalıydı. Zihni yıllar evveline ait bir yığın kareyi, ardı ardına sıralıyordu. Gerilen, yer yer büzülen yüz hatları, o anları yeniden yaşadığının alâmetiydi. Acıyı, hüznü, sevinci, korkuyu, hayret ve umudu yeniden ve aynı tazelikle yaşatan/hissettiren bu duygu yüklü kareler nerden esmişti yine? Gözlerini açsa, kararıp gidecekler miydi? Emin olamadı bir an…

Maziye her daldığında ya da eskileri hatırlatacak bir şeyleri her duyumsadığında, şaşırıp kalıyordu. Görüntüler puslu olmasına rağmen, duygular o kadar taze ve kuvvetliydiler ki! O anlara has kokular duyduğu bile oluyordu. Hem de sıklıkla…

İşin en ilginç yanı eskiye doğru kaydıkça daha da berraklaşıyordu hisleri. Görüntüler bile netleşiyordu, geriye doğru gittikçe zihni… Yâdına düşen her eski, yeni dünyasının adeta temeli hükmündeydi. Yeni/şimdiki hislerine dayanak, taze duyumlarına olanaktılar ayrıca.

Eskiler ve yeniler! Bir de bunlar arasında mekik dokuyan hisler…

İyi-kötü, güzel-çirkin, yapıcı-yıkıcı birçok olay yaşamıştı ömrü boyunca. Acıyı yudumladığı demler, mutluluğu tattığı zaman dilimlerinden daha az değildi ama. Ve korkuyla yüzleştiği dakikalar, metanetli saatlerden daha kısa gelmemişti hiç de…

Huzursuzluğu yaşamıştı çoğu zaman. Hayal kırıklıkları doluşmuştu heybesine. Çaresizliğin en koyu demlerinde, gözyaşları boca olup akmıştı yüreğine. Kirpiklerini ıslatmış, yanaklarını ısıtmıştı. Ve tuzlu bir tat bırakmıştı damağına. Zehir zemberek bir tat aslında…

Yalnızlığın kollarında inleyen ruhu, kimsesizliği iliklerine değin hissettiren bir kora dönüşmüş; yaktıkça yakmıştı sinesini. Gâh küçük bir kızın fal taşı gibi açılmış gözleri, gâh körpe bir fidanın pörsütülen tomurcukları yakıyordu içini. Gâh pişmanlıkları, gâh sevinçleri doluşuyordu belleğine. Acıyordu çocukluğuna. Yanıyordu gençliğine. Hayıflanıyordu evliliğine. Ve gocunuyordu anneliğine…

Sahi bunca şeyi neden yaşamıştı? En savunmasız ve en toy olduğu demlerde, neden yanında bulamamıştı kimseleri? Annesini… Babasını… Sevdiklerini… Ve ve Rabbini… Evet, evet! Neden reva görmüştü ona tüm bunları? Neden tutmamıştı ellerinden? Neden korumamıştı dimağını, pis ve habis tüm etkenlerden? Neden? Neden?

Küçücük bir çocuktu oysa! Hayata saf ve duru bir gözle bakan ve beklentileri olan. Gencecik bir kızdı oysa! Olaylara salt duygularıyla yaklaşan ve hayalleri olan… Heyecanlı bir gelindi ya, hayal kırıklıklarına uğrayan… Hassas bir anneydi işte, kendisine emaneten ilk kez bir can bırakılan… Ve aciz bir kuldu! Çokça aldanan… Nefsine kanan…

Nisyan! Ve isyan…
Marifet! Ve hikmet…

Bu iki kelime ve bu iki kavram, devrini döndürmüştü adeta. Şimşekler çaktırmıştı zihninde…

Hayatı ve ölümü yaratan, ‘imtihan yeri’ diyordu dünya için. Ve soruyordu: “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (2:214)

Açıklık getiriyordu Tasdik Eden: “Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki; demir tarakla derileri, etleri soyulup kazınırdı da bu işkence yine onları dininden döndüremezdi. Testere ile tepesinden ikiye bölünürdü de, yine bu işkenceler onları dinlerinden geri çeviremezdi…”

Yaşadıklarını düşündü bir an! Geçip giden onlarca yıl, çocukluk dönemi dâhil, acı ve korkularla, zorluk ve sıkıntılarla geçmişti. Demir tarakla derileri soyulan kimselerle kıyaslanınca hiç ender hiçti evet ama yaşadıkları, ruhunda derin izler bırakmış; kapanması imkânsız yaralar açmıştı. Ve her dem acıtıyordu bu haller. İncitiyorlardı inceden…

Ama ve lakin bedeni acılar içinde kıvrananların teslimiyeti düşündürmüştü onu. Daha doğrusu dürtmüştü. Hayat bir sınavsa ve zor sorular ‘muaf’ tutulmayan yerlerden geliyorsa; es geçmek mi gerekirdi yoksa üzerine üzerine gitmek mi? Yaşam ve ölüm, özgürlük ve esaret buna bağlıyken bırakıp gitmek mi elzemdi yoksa direnmek mi?

Bir kadın olarak bunca duyguyu sinesine doluşturan etken neydi? Bedenini hislerine esir etmesi; düşüncelerini yoğun duygularına ipotek ettirmesi, hiç de akıl kârı değildi. İsyan, nisyanı kuşananların hal-i pürmelâli idi. Marifet, hikmet gözlüklerini takınmada; başa ayakları değil gönlü geçirmedeydi…

Evet, gönül eri olmak gerekirdi! Basiretli bir hami, şefkatli bir anne, mesrure bir eş ve saliha bir kul olmak bu sayede kolaylaşır; bu minvalde güzelleşirdi…

Hem değil mi ki; damdan düşenin halini en iyi damdan düşen bilirdi! Yaşadıkları, yaşayacaklarına ve yaşatacaklarına emin bir merhaleydi. Nasıl mı?

Madem çocukluğu korkular ve güvensizliklerle geçmişti, şu halde yavrularının elinden tutup geleceğe güvenle hazırlaması gerekirdi. Ben yaşadım onlar yaşamasın, demeyi maddi hazlara endekslemeyip çocuklarını nezih ve güvenli bir ortamda büyütmenin derdine düşmeliydi. Onları kem gözlerden sakındığı gibi kem söz ve fiillerden de korumalıydı. Sevgi ve ilgisini madde madde değil, ruhlarına işlemeliydi.

Madem gençliği bocalama ve pişmanlıklarla geçmişti, şu halde tecrübelerini konuşturmalı; toy zihinlere ve yeniyetme duygulara kâhil bir yön vermenin derdine düşmeliydi. Görüşlerini, desteklerini ve tahammülünü esirgemeyerek onları beslemeliydi.

Madem evliliğinde hayal kırıklıkları yaşamış; kendini buhranlar anaforunda buluvermişti, el vermeliydi! Hayalleri yitip gidenleri, asli duygulara yönlendirmeli; yüzlerini, asla bırakmayan ve terk etmeyen o Yâr’e çevirmeliydi. Komşuluğu, dostluğu, akrabalığı bunun için bir fırsata dönüştürmeli; her vesileyle hakkı ve sabrı tavsiye etmeliydi.

Madem ilk anneliği ruhuna hafakanlar bastırmıştı, şu halde öğrenmeli ve öğretmeliydi! Anneliğin nitelik ve inceliklerini… Büyük bir arzu ile basmalıydı bağrına, minnacık yavrularını. Onların cennet kokularını çekmeliydi içine ve doldurmalıydı göğüs kafesine. Öyle ki o da cennet kokmalı; etrafına misk kokuları yaymalıydı. Anneliği onda sevmeliydi gören. İmrenmeliydi, kariyer uğruna erteleyen. Hayıflanmalıydı, onun gibi sevemeyen. Ve tecellisi olmalıydı her dem; er-Rahim’in, el-Vedud’un ve el-Afüvv’un…

Aksi halde, bedeni; zihninin bu anaforlarına karşı koyamayıp bitkin düşecek ve ruhu bunca yükü kaldıramayıp belki de pes edecekti. Böyle bir durumda depresyondan depresyona, ataktan atağa; gayesiz bir hayatın pençesinde, o kaçınılmaz sonu bekleyecekti…

Şimdi, bir tercihte bulunması gerekiyordu! Ya isyandan ya da hikmetten yana…

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Aralık 2016 (61. Sayı)
 
21-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.