Birbirimizin İzzetini Koruyalım!

Elif Yüksek
Düşünsenize, hangimiz isteriz ki; kocamız iyi yemek yapamadığımızı, tertip ve düzenimizde olan aksaklıkları vs. çevresine aktarsın? Uluorta yerlerde onurumuzu kırıcı söz ve eylemlerde bulunsun…
Şanı yüce Allah’ı seven ve Allah’ın da kendilerini sevdiği bir toplum düşünelim! Bu toplumun her bir bireyi; kadını-erkeği, genci-yaşlısı mü’min olsun ve birbirlerine karşı son derece yumuşak ve mütevazı davransınlar. Bu mü’min kimseler, kâfirlere karşı ise güçlü (sert) ve izzetli olsunlar.

Bu kimseler, Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmekten kesinlikle geri durmadıkları gibi hiç kimsenin kınamasından da endişe duymasınlar. Ve bu izzetli duruşlarını, tevazu kanatlarını kuşanmalarını da asla ama asla kendilerine mal etmesinler; Allah’ın bir lütfu olarak görsünler ve onu dilediğine vereceğini de gayet iyi biliyor olsunlar.

Bu, bir hayal ürünü olmadığı gibi fantastik bir kurguya has da değil aslında. Tam aksine, böyle bir toplum, yüce Rabbimizin vaatleri arasındadır ve Maide Suresi 54. ayette buna dikkat çekilmekte; iman edenlere ciddi bir ikaz yapılmaktadır:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah`ı severler; mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah`ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”

Hangi mü’min, kendisini yoktan var eden Rabbi tarafından sevilmek istemez ki! Rabbine duyduğu sevgide samimi oluşunu teyit etmeyi, Allah’ın vaadi olan o ideal toplumun bir bireyi olmayı, övgüyle bahsedilen o güzel vasıflarla kuşanmayı kim arzu etmez ki? Korkmadan ve hiçbir endişe duymadan Allah yolunda mücadele edebilme gayretiyle dolu değerli bir yaşam, hangi Müslümanın hayallerini süslemez ki?

Sanıyorum, tüm bunları tamamen gündeminin dışına atacak hiçbir mü’min yoktur!

Bir mü’min düşünelim şimdi de! Kendisinden sadır olan tüm güzellikleri, Rabbinin fıtrat hamuruna kattığı güzide ekler olarak bilsin ve onları şekillendirip geliştirme adına gayret etsin. Kendisinde iman, itaat ve ibadetten ötürü hâsıl olan meziyetleri; dini hakikatleri inadına örtbas etmek isteyenlere (kâfirlere) karşı bir üstünlük vesilesi görerek izzeti kuşansın.

Kardeşlerine karşı ise bir paylaşım aracı olarak görsün; elindeki ilacı ihtiyacı olanlara ulaştırma gayreti taşıyan bir bahtiyar edasıyla onların da nasipdar olması için didinsin. Ve daha da mühimi tevazu kanatlarını yerlere kadar indirsin. Dahası kendisine Aziz Allah tarafından emaneten verilmiş olan o meziyetleri kendisinden bilmesinin, bu vesileyle kardeşleri üzerinde baskı kurmaya çalışmasının ve üstünlük taslamasının ‘kibir’ olduğunu bilsin; ondan mutlak surette kaçınsın.

Evet, izzet ile kibrin arasındaki incecik çizginin, indinde kalınca bir yer tuttuğu bir mümin profili tam da böyledir. 

Peki, biz bu profille ne derece uyum sağlıyoruz, hiç düşündük mü?

Peygamber Efendimiz (SAV)’in “Hiçbiriniz, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe, iman etmiş olamaz.” buyurduğu noktadan hareketle, kardeşimiz için istemelerimizin önündeki en büyük engel olan kibrin, aynı zamanda imanımızı da zedelediğinin…

Abdullah ibni Ömer (RA)’in bir gün Kâbe’ye bakarak “Sen ne kadar da azametlisin. Saygınlığın ne kadar da muazzamdır. Fakat Allah katında müminin itibarı senden daha muazzamdır.” demesinden hareketle, mümin kardeşimizin itibarını, haysiyetini, onurunu bilerek ya da bilmeyerek zedelerken ne derece korkunç bir fiil işlediğimizin ve altında yatan tek nedenin de yine ‘kibir’ olduğunun…

“Her kim Müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa, Allah da onun ayıbını araştırır (ortaya çıkarır) ve Allah, kimin ayıbını araştırır/ortaya çıkarırsa evinin içinde bile olsa onu rezil eder.” Nebevi buyruğunun açtığı pencereden baktığımızda, masum bir meraktan ibaret gördüğümüz kimi sorgularımızın temelinde inceden inceye bir ‘üstünlük taslama’ gayreti olmakla beraber Celil olan Allah’ı da karşımıza aldığımızın ne derece farkındayız, sahi?

Ya araştırmasına hiç gerek bile olmayanlar? Yani eşler… Onların durumu nasıl olacak dersiniz? Eşinin kusurlarını bir şekilde aşikâr edenlerin, rezil olmalarının boyutunu tahayyül edebilir misiniz? “Allah’ın bu konudaki yaptırımı nasıl olacak?” diye düşünürken dahi sıtma tutmuşçasına titrememek, ürpermemek mümkün değil…

Evet, eşlerin birbirlerinin ayıbını araştırmasına gerek yoktur! Onlar birbirlerinin her hallerine vakıftırlar; her durumlarına şahittirler zira.

Düşünsenize, hangimiz isteriz ki; kocamız iyi yemek yapamadığımızı, tertip ve düzenimizde olan aksaklıkları vs. çevresine aktarsın? Uluorta yerlerde onurumuzu kırıcı söz ve eylemlerde bulunsun… Kardeşlerimize, çevremize karşı takındığımız tevazuumuza ve izzetli duruş sergilemeye en layık olduğumuz kimselere olan tutumumuza halel getirsin… Eksik ve kusurlarımızı diline pelesenk etmesi, bizi can evimizden vuracaktır öyle değil mi?

Ya da en dağınık en ‘günlük’ hallerimize şahit olan yakın komşumuzun, bu durumumuzu diğer komşu ve tanıdıklarımıza taşıdığını; bu vesileyle kendisiyle yakın temasımız olmayanların dahi bizi çok yakından(!) tanıdığını bir düşünsenize…

Evet, sadece düşünmesi bile iliklerimize kadar ürperti veriyorsa; bu durumların gerçeğe yansıması ve dahası bizce yaşanması ne kadar korkunç olur(du), kim bilir… 

Ne olur, birbirimizin izzetini koruyalım!

Kocamızın şerefi; bizim söylemlerimiz, ‘Benim kocam aslında…’ diye başlayan ve kendisinde yalnızca bizim tanık olduğumuz yönlerini saymakla devam eden cümlelerimizle zedelenmesin…

Komşumuzun haysiyeti; bizim ifşa ettiklerimiz sonucu, ‘Geçenlerde ona gitmiştim…’ lerle başlayan ve samimiyetimize dayanarak rahat davranmasıyla dilimize dolayabildiğimiz bir takım söylemlerle lekelenmesin…

Kardeşimizin onuru; kendisinden sadır olan insani yönleri, müşfik bir doktor edasıyla tedaviye yeltenmediğimiz ve aksi bir tutum sergilediğimiz için hasar görmesin…

Birbirimizi saralım, onaralım, hayra teşvik edelim! Aziz (en üstün, en yüce, en mutlak ‘izzet’ sahibi) olan ancak Allah’tır, amenna ve sadakna. Lakin biz “İzzet (yalnızca) Allah’ındır, Resulünündür ve mü’minlerindir” (63 / 8) ilahi penceresinden bakmayı da ihmal etmeyelim ve o mü’min dairesinde kalmanın mücadelesini verelim. Bıkmadan ve usanmadan…

İzzetin lezzetiyle damakları tatlanmış, kalpleri nurlanmış, gönülleri sükûna ermiş ve vaad edilen toplumun mesud bir bireyi olabilmiş o mücahede ehlinden olmak duasıyla…

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Kasım 2015 (48. Sayı)
 
20-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.