Bu, Belki de Son İmtihanımız

Rumeysa Durmaz
“Dayanamıyorum Allah’ım! Taşıyamıyorum bu yükü. Ben bunu hak edecek ne yaptım ki! Hem neden başkası değil de ben? Herkes zevk-ü sefa içindeyken…” der, dururken ve isyanlarda debelenirken; son zamanlarda yaşadığı olaylar, imtihan dünyasında olduğunu fehm ettirmişti ona…
“Dayanamıyorum Allah’ım! Taşıyamıyorum bu yükü. Ben bunu hak edecek ne yaptım ki! Hem neden başkası değil de ben? Herkes zevk-ü sefa içindeyken…” der, dururken ve isyanlarda debelenirken; son zamanlarda yaşadığı olaylar, imtihan dünyasında olduğunu fehm ettirmişti ona…

“Aman Allah’ım! Ne de çokmuş şikâyetim,  figanım. Zira her zaman eksikmiş bir yanım.  Taşıyamıyorum deyip kurtulmak istediğim, zor dediğim imtihanım bir başkasının duasıymış anlayamadım. Meğer gözüm görmez, aklım da düşünmezmiş. Ahiret tarlasındaymışım, aklım ermezmiş…

“(Ey müminler!)  Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki nihâyet Peygamber ve beraberindeki Müminler, ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ demişlerdi. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır” (Bakara / 214) buyurduğunu unuttum.

Resulünün  “Biz Peygamberler topluluğuna bela kat kat gelir”  (İbn Mace)  buyurduğunu ve dolayısıyla sıkıntı ve musibet olarak gördüğüm hastalığı, yokluğu, ayrılığı,  kayıpları,  haksızlıkları,  zalimin zulmünü,  velhasıl nefsimin yüklenmekten kaçındığı her türlü durumu,  aslında hak yolda olduğumun bir işareti olarak görmem gerektiğini unuttum.

Mevlana’nın “Kötü huylu kişi Allah’a yalvarmasın diye Allah (CC)  ona dert,  keder vermez. Unutma Firavunun başı bir kez bile ağrımadı” dediğini unuttum.

Ey merhamet edenlerin en hayırlısı!

“İnsanlar yalnız ‘iman ettik’ demekle,  hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?  Andolsun ki biz, onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah  (imtihan ederek),  doğru söyleyenleri de bilir, yalancıları da bilir”
(Ankebut / 2-3) buyurduğunu…

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara / 155) buyurduğunu…

“Andolsun ki,  biz içinizden cihat edenlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve yaptıklarınızla ilgili haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz”  (Muhammed  /  31)  buyurduğunu unuttum.

Neden sabretmek zorundayım,  dedim. “Rabbin için sabret!” (Müddesir / 7) buyurdun!

Tek başıma bu yükü taşıyamam, dedim. “Allah sabredenlerle beraberdir!” (Bakara / 153) buyurdun. Sabrettiğim sürece benimle olacaktın, unuttum…

“Rabbinin hükmüne sabret!” (Tur / 48)  buyurdun. Sabretmem gereken her durumun Sen’in hükmün olduğunu unuttum…

“Artık sabret güzel bir sabırla!” (Mearic / 5) buyurdun.  Öyle ya… Senin hükmüne sabretmek güzeldi hâlbuki. “Yeter ey aciz! Kendine gel” buyuruyordun!  Gaflet uykusundan uyanmadan, sabır zırhını kuşanmadan, alnının akıyla çıkamazsın şu imtihan diyarından! Heyhat ben güzelliği nerede bulacağımı unutmuştum ki çoktan…

Ah nefsim! Beni nasıl da kandırdın… Söylesene, hangi ninnilerle beni derin gaflet uykularına daldırdın?

Oysa benim Rabbim, “Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah / 5) buyuruyordu.  Ama sen, zorluğun yanı başında duran kolaylığı görmeme engel oldun.

Benim Rabbim, “Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez. Kişinin yaptığı her iyilik kendi yararına, her kötülük de kendi zararınadır” (Bakara / 286) buyuruyordu.

Yük, her ne kadar taşıyabileceğim boyutta olsa da, önce taşımayı istemem gerekiyordu hâlbuki. Bunun için Rabbim, “Bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme…”  (Bakara  /286) diye dua etmemi istiyordu. Ama ben her şey gibi bunu da unuttum.

Ayrıca hangi şekilde taşıyabileceğimi düşünmem ve öğrenmem gerekiyordu. “Ben bu yükü taşıyamıyorum Rabbim” deyip sızlandığım her yük aslında taşıyabileceğim bir yüktü. Fakat ben taşımak istemedim.  “Nasıl taşıyabilirim?” diye merak da etmedim. Taşımam için verilen gücü de en gereksiz yerlerde heder ettim. Ve sadece ‘taşıyamıyorum’  diyerek figan ettim.  Böylece birileri bu yükü sırtımdan alır sandım…

Heyhat,  yanıldım!  Allah (CC)’tan geleni geri çevirmeye kimin gücü yeterdi ki? Hem Allah (CC)’tan gelen niye geri çevrilmek istenilsindi ki… Ama diyorum ya, ben tüm bunları unuttum!

Aman Allah’ım! Ben kendimi nerede sandım da bu kadar aldandım! Nasıl da unuttum ki burası değil asıl mekân. Burası, bu dünya sadece bir han… Ve bu han, sadece bir imtihan… Ve daha önemlisi bu, belki de son imtihan!

Taşıyamıyorum,  deyip şikâyet ettiğim bu yük “her ne olursa olsun” benim bu handaki imtihanım ve belki de en son imtihanım. Belki de bu handan cennet bahçelerine varış biletim. Bu hanın çıkış kapısı,  gözümün siyahının beyazına yakınlığından daha fazla bana yakınken, nasıl oldu da tüm bunları unuttum ben?

Bilmiyordum veya öğrenmedim demiyorum Rabbim,  unuttum!  Evet,  unuttum.  Çünkü benim ervah-ı âlemden bir ahd-i misakım vardı. Ta ‘Gâlû bela!’dan bir sözüm vardı.  İşte ben o sözümü unuttum…  Unuttum ve nefsimin rüzgârıyla savrulup durdum.

Ya Rahim!  Ya Ğafur!  Pişmanım ve kapındayım… Çünkü sadece imtihan olan bu handa, Sen’in kapından başka sığınacak kapı yokmuş, anladım!

Bu hanın çıkış kapısı açılmayana dek tevbe kapısını kapatmayan Rabbim! Tevbemi kabul eyle. Nefsime uyup,  şeytana tabi olup da aynı günah ve kusurları bir daha tekrar etmeme imkân verme,  ya Rabbi…” diye içten içe yakarıyordu.

Küçücük bir damla iken büyüyüp okyanus olmasına yardımcı olduğu nefsi, azgın dalgalarıyla yıllardır oradan oraya savurmuştu genç kadını.  Öyle ki,  ‘Kâlû bela!’dan Rabbine verdiği sözü de,  nerede olduğunu da unutturmuştu.

Savrulmaktan bitap düşen genç kadını, nefsinin azgın dalgaları kolaylıkla yutmaya hazırlanıyordu ki; Rabbin merhamet eli genç kadına dokundu…  Ne kadar şükretse azdı. Zira o, sırat-ı müstakimi artık görebiliyordu…

Rumeysa Durmaz / Nisanur Dergisi – Ekim 2015 (47. Sayı)
 
18-10-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.