Cennetten İndirilen Sofra

Hacer Sara Arslan
Ne demiştik? Çekirdekten başlamalı işe. Öze nefes biçmeli, hayat girdabından çıkarak... Onu dünyevi çamurlardan temizlemeli. Bir emanettir, sahiplenmeli... Kuruduysa aşkla ferahlatmalı. O aşk ki, umutsuz sayhaların ardında ab-ı hayattır. Çığlıksız yakarışların gözyaşıdır. Üşüyenlerin kalkanı, düşenlerin tutanıdır.
Ne demiştik? Çekirdekten başlamalı işe. Öze nefes biçmeli, hayat girdabından çıkarak... Onu dünyevi çamurlardan temizlemeli. Bir emanettir, sahiplenmeli... Kuruduysa aşkla ferahlatmalı. O aşk ki, umutsuz sayhaların ardında ab-ı hayattır. Çığlıksız yakarışların gözyaşıdır. Üşüyenlerin kalkanı, düşenlerin tutanıdır.

Ne kadar da kir var, sana tertemiz emanet edilen yüreğinde. Şu güzelim ömründe ne kadar da çirkin bölümler var. Dünya mı sana yâr? O mu sana bakar?

Senin tutkuyla bağlandığın bu diyar, ne kadar da kokuşmuş. Sen hala çekmektesin nefesini içine. Dikeni gül sanırsın, düşmanı dost... Her sözü sahte, her güzelliği maskedir, bilmez misin?

Bak bir tabut! İçinde bir insan… Dünyadan hayır görmemiş insan. Dünyadan vefa görmemiş insan. Dünyanın şimdi hiç umursamadığı, terk eylediği insan; senin gibi bir insan…

Bir zamanlar gülüyordu, koşuyordu, seviyor/seviliyordu. Şimdi tüm melekeleri elinden alınmış. Yâranı ona bakmaz olmuş. Yarası onu acıtmaz olmuş.

O da bir zamanlar senin gibi nisyandaydı. Özüne hiç dönüp bakmamıştı. Onu hiç temizlememiş, korumamış, doyurmamıştı. Oysa fıtratına sahip çıkmalıydı. Onu güzel kılana vefa etmeliydi. Onu emanet verene emin olmalıydı. Yapmadı. Yıkıldı. Kalıntılarından ah`lar yükseldi. Ah insan! Yine duymadı...

Ne kadar da gürültü var. İnliyor asuman... Arzdan çok, yüreklerde yangın var. Bir keşmekeş, bir savaş... Aldı başını, kıyamete dek yolu var. Yollar karanlık, ne ardı görünüyor, ne önü.

Her yönü isyan, her anı bataklık… Battıkça batıyor cümleler. İçinden çıkmıyor nedametler. Kendini ne sanıyor şu ölecekler? Gözlerini kapayıp, yitecekler? Buna rağmen neden hep gülüyor öteki yüzler? Toprağın örteceği o yüzler... Soylusu da, soysuzu da; üstteki de, alttaki de, asili de, sersemi de girecek o çukura. Nedir bu kahkaha?

Bir telaştır sarmış ruhunu. Durmadan bir yerlere yetişme derdinde yaşam... Midenle ve konforunla sıyırdın kafanı ukbadan. Sanırsın ki hiç gitmeyeceksin bu kırık dökük saraydan. Ne kadar da an`ın var çöpe giden. Ne kadar ahın var, hafif bir rüzgârla dinen. Ne de çabuk yoruluyorsun. Omzun boş iken, kamburlaşıyorsun. Kim bıraktı ellerini ki, kaçıyorsun? Bu kapı hiç kapanmadı ki, çalmıyorsun?

Yaratılış gayen olmalıydı, zihnini kurcalayan. Değil mi ki ölüm en tesirli dersti. Niçin almadın kalemi eline, zikri diline, tevbeyi gönlüne?

Akan ömrün olmalıydı seni hüzne boğan. Değil mi ki gözyaşı en hakiki aşktı... Niçin titremedi ruhun, kalbin, aklın?

Ulvi bir makama dikmeliydin gözlerini. Değil mi ki asıl yerindi öbür taraf. Niçin kalmaktasın a’rafta? Sana bir yön tayin edilmiş, niye kıblen şaşmakta?

...

Ver şimdi kalbinin ellerini! Uzaklaştıkça uzaklaştın. Sen uzaklaştıkça dünya ağzını açtı ve yutmak için bekler halde. Sakın ha, girme içine! Arkana at hepsini! Yaklaş... O`na yaklaş... Geldiğin yere... Geldiğin yerdeki tek Yâr`ine... Tekrar döneceğin Rabbine...

Çok kirlendin, ancak O temizler. Çok ağladın, ancak O siler. Çok yaralandın, ancak O şifa eder. Hep O`nda ise sorularının cevabı, sorunlarının ilacı... Nerelere gidersin?

İtikâf... Adı İtikâf. Sana bahşedilmiş ikinci bir kapı. İlki Ramazandı.

Cennetin içinde cennet gibi! Gülün tatlı yaprakları gibi... Biri ay biri güneş... Biri toprak biri yağmur... İç içe geçmiş iki fırsat... Haydi, azığını ve aç midenle birlikte aç ruhunu da al...

İtikâf... Cennetten indirilmiş bir sofra... Gözyaşı serinliği...

İtikâf... Günah bataklığına veda... Pişmanlık, af, yakarış...

İtikâf... Mağfiret bahçesine merhaba! Selamet, esenlik, huzur...

Ne kadar da çok gürültü var etrafta... Arzdan çok yüreklerde yangın var... İtikâf derin bir rüzgâr... Serin bir gözyaşı... Biriken yaşların rahmet yağmuru... Sessizliğin ihlaslı anı... Duanın gizemli yanı... Huzur`da olmanın adı... Selamete çıkmanın şanı... İzzetin, iffetin, ikramın konağı...

Çaldı mı dünya kalbini? Yasak bir aşka tutulduğunu mu sandın? İtikâfla ayır yollarını dünyadan... Bilesin ki geçiciden ne yar olur ne yaran... Bir kez gir şu çatıya; son bulur hazan, kaçar gider bu buhran...

Baş başa kaldığın bir Sevgilin var! Seni herkesten çok tanıyan... Seni tüm seslerden çok duyan... Seni tek anlayan... Konuş onunla, affetsin seni... Secde et, yüceltsin benliğini... Zikret, temizlesin kalbini... Ne cömert bir Sevgili... Ne de şefkatli...

İtikâf Resul`ün sığınağı... İtikâf müminin en güzel durağı... O duraktan nefse yolculuk... Oradan yok olsun; hased, kin, koğuculuk… İnsan-ı kâmil eylesin seni bu kulluk...

Sesini kıs dilinin. Kibrini öldür benliğinin. İffeti tak gözlerine. Takvayla süslen. Aşkla bezen. Zaten son durağın musalla, son elbisendir kefen.

İtikâf... O, Abdullah olmanın yeridir. Titreyen yüreğin affının nişanesidir. Makama kabul edilişindir. Şükür ve af dile... Bunu hep söylet dile...

İtikâf... Aynandır senin, irfan mektebindir, kemâlât dersindir... Ne güzel bir refik, ne vefalı bir sâkidir... Günah yağmurlarına, ne korunaklı bir şemsiyedir... Haydi, gir altına da ıslanma! Doyur aç ruhunu, bu cennet sofrasında...

Hacer Sâra Arslan / Nisanur Dergisi - Haziran 2016 (55. Sayı)

 


 
24-06-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.