Duygu Denizinin Kıyılarında!

Elif Yüksek
Hayata dair, yaşıyor olduğuna dair, bir varlığa dönüştüğüne dair, hissettiklerine dair, sorumluluklarına dair, öğrendiklerine dair, kendi hayatına/yaşadıklarına dair ve daha birçok şeye dair düşünceleri vardır her insanın. Yaşadıkları, hissettikleri, gördükleri üzerinde durur, düşünür ve algılar bu sayede. Dışa vurma adına ise türlü yollar vardır başvurabileceği…
Hayata dair, yaşıyor olduğuna dair, bir varlığa dönüştüğüne dair, hissettiklerine dair, sorumluluklarına dair, öğrendiklerine dair, kendi hayatına/yaşadıklarına dair ve daha birçok şeye dair düşünceleri vardır her insanın. Yaşadıkları, hissettikleri, gördükleri üzerinde durur, düşünür ve algılar bu sayede. Dışa vurma adına ise türlü yollar vardır başvurabileceği…

Kimi insan yazarak, kimi çizerek, kimi herhangi bir objeye kazıyarak, kimi baskılayarak dışa vurur algıladıklarını. Bunun için daha birçok yöntem olduğu gibi en çok kullanılan yöntemse konuşmaktır, muhakkak…

Evet, bizi en güzel bir biçimde yaratan Rabbimizin, canlılar içinde bir tek bize lütfettiği özel bir yöntem; konuşmak! Ancak algıların dışavurumunda en kapsamlı, en kestirme, en etkili yöntem olduğu gibi tam tersi bir konumda da olabiliyor. Zira “Bir duygunun, tasarımın, güzelliğin vb. dışavurumunda, anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü sanattır” ve konuşmak da ancak güzel/etkili olduğunda bir sanata dönüşebilir.

Konuşarak varlığımıza ilişkin bir belirti gösteriyoruz en başta! Sesimiz, sözlerimiz, cümlelerimiz bizim hem bedenen, hem de psikolojikmen sağlıklı olup olmadığımızın sinyalleri… Diğer yandan ise duygu ve düşünce dünyamızın temaşasına bir vesile. Bizi anlamak, tanımak isteyen; bizi duymak, söylemlerimizi dinlemek zorunda.

Farkında değiliz belki ama konuşarak en çok kendimize tanıtıyoruz kendimizi! Yani esasen dilimizden sadır olan cümleler, nasıl biri olduğumuzun ve çoğunlukla ne düşündüğümüzün yansımasını en çok bize aksettiriyor. Kendimizi tanımlıyoruz bu sayede. Kendimize dönüyoruz. İndimizde söze dönüşen anlamların netleşmesi bile, en çok onları kendimiz kullandığımızda; kulaklarımız onları duyduğunda söz konusu oluyor.

Evet, konuşmak erkek-kadın her iki cinsin de ortak özelliği. İnfitar Suresi’nin 6. ve 7. ayetlerinde “Ey insan! O sonsuz cömertliğin sahibi Rabbine karşı seni gururlu kılan nedir? Rabbin ki seni yarattı, düzenledi, en güzel ölçülerle şekillendirdi” buyruluyor.

Konuşuyor olmamız, bu mükemmel dizaynın bir sonucu! Ancak kadınlar olarak daha ziyade duygu yoğunluklu bir psikolojik yapıyla yaratıldığımız da ayrı bir sonuç. “Yaratıcıların en güzeli olan Allah`ın kudret ve sanatı ne yücedir” (Muminun / 14) ki; erkeği düşünce ağırlıklı bir yapıyla şekillendirdiği gibi kadını da ağırlıklı olarak duygusal yaratmış. Böyle takdir buyurmuş. Ve ikisi birbirinin –her yönüyle- eşi/tamamlayıcısı kılmış.

Şu halde ikisinin konuşması birdir, diyebilir miyiz? İkisinin yaklaşımı bir olabilir mi? Olaylara bakışı, yaklaşımı, çözüm önerileri/yöntemleri… Etki alanları ve odak noktaları… Dahası beklentileri aynı olur mu hiç?

Psikolog Bayan Lamber bu hususta şöyle diyor:

“Kadında akıl gücü eksiktir. Zira güçlü duygusu onu meşgul etmektedir. Biz kadınlar çok zeki olmamıza ve meseleleri çok hızlı idrak etmemize karşın, sosyal konularla ilgili düşüncelerimize kopukluk, bağlantısızlık ve dağınıklık egemendir.”

Prof. Rik şöyle diyor:

“Kadın ile erkek, fizik açısından farklı oldukları gibi, algılama ve heyecanlanma açısından da farklıdırlar; olaylar karşısında aynı aksülameli göstermezler.”

Psikolog Cina Lembruz ise şöyle diyor:

“Kadını karar vermeye yönlendiren etken, akla dayalı öngörüler değil, kalbî duygulardır... Sezgi, kadının iç gözüdür. Bu göz, olay vuku bulmadan önce onun sonucunu görebilmektedir. Kadının sezgisi, onu, yolunu kaybetmekten kurtaran bir pusuladır.”

Hakikattir ki, kadının duygularının önemi büyüktür! Mahir olduğu alandır zira… Duygularının yön verdiği birçok şey vardır. Edebiyata yansımıştır bu. Tasarıma yansımıştır. Tarihlerin seyrine yansımıştır. Toplumsal olaylara yansımıştır. Diyaloglara, ilişkilere bilhassa yansımış; olumlu/olumsuz tesirler bırakmıştır. Hakeza sanata yansımıştır. Hem de fazlasıyla…

O nazenin yapısının bir kanaviçeye, dantele dönüşen nakışları… O yoğun duygularının sözcüklere, şiirlere değen akisleri… O berrak düşüncelerinin tablolar üzerindeki raksı… Ve o içli, latif sesinin harflerle buluşması… Sanatını en çok sözlerinde konuşturması…

Evet, güzel konuşmak; etkili konuşmak bir sanattır! Ve hakikattir ki; bu sanatı en iyi icra edenler de kadınlardır. Ancak işin sanat boyutunun bununla sınırlı kalmadığının da altını çizmem gerekiyor. Asıl sanatı, kadının konuşmasının mahiyetinde gördüğümü belirtmem gerekiyor. Ve konuşmak kadar, susmaya da ‘sanat’ libasının giydirmem…

Güzel/etkili konuşmaktan çok –bunlarla beraber- hayır konuşmak sanattır! Sözcükleri ardı sıra sıralamak gibi bazen yutmak sanattır! Konuşmanın seyrini ahenkli, içli, edebi cümleler kurarak belirlemek kadar, yer yer susmak/susabilmek sanattır!

Hatta en çok susmak sanattır! Güzel bir susuş… ‘Dilsiz şeytan’ etmeyen bir susuş… Duyguların yoğunluğuna rağmen yol verip de cümlelere sığdırmamak… Set kurmak önüne, delice akan ırmakların…

İşler rayına otursun; kötüye gitmesin diye susmak… Aradaki bağlar düzelsin; inceldiği yerden kopmasın diye susmak… Küskünler inatlaşmasın; arkadaşlar, eşler, dostlar, akrabalar, komşular birbirlerine düşmesin diye susmak… Şeytan dillere bal çalarken susmak… Yürekler yangın yeriyken bile, o ateş başkalarını da tutuşturmasın; başka yürekler de yanmasın diye susmak…

Ne güzel bir sanattır, bu gibi hallerde susmak!

Meryem’in susuşu gibi hani! Hacer’in susuşu gibi… Hanne’nin susuşu gibi… Hem de Zeyneb’in haykırışına denk bir susuş…

Evet, Hz. Zeyneb’in konuşması nasıl ki muazzam bir sanattı; Hacer’in suskunluğu da öyleydi. Birinin haykırışı direniş ve izzet; diğerinin susuşu teslimiyet ve vefa demekti… Biri hayır için konuştu, biri hayır için sustu. Oysa ikisinin de o an duyguları zirvedeydi. O hal ile Zeyneb sussa yadırganamazdı; Hacer söylense… Ne var ki; duygularının esiri değil hâkimi olmayı becerebilmiş; seçkin hanımlardı…

“Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız”
(Nahl / 97) buyuruyor, şanı yüce Rabbimiz.

Şu halde, erkekler daha düşüncesel eylemlerle yer ediniyorlarsa hayat sahnesinde, bizler de duygusallığımızın verdiği o güç ve ayrıcalıkla ancak hayır ve güzellikle yer edinelim! Duygularımızın esiri ya da hamalı değil; hâkimi ve hamili olalım. Bize dayansın duygularımız! Bizlerin onlara dayandığı kadar… Bize güvensin duygularımız! Bizlerin onlara güvendiği gibi… Biz mümin hanımlarınsa tek dayanağı rabbidir, güvencesi rıza-yı ilahidir muhakkak…

Duygularımız sözlerimize ve eylemlerimize yön veriyor, yapacak bir şey yok! Fıtratımız böyle… Bırakalım versin de… Ancak onları kontrol altına almak, bir rota belirlemek zorundayız. Ve bunu becerebiliriz. Hem duygularına hâkim olamayan erkekler de yok değil. Ve onlar da duygulara haiz. Ancak kuvveti ve etkileme gücü, bize göre çok daha az onlarda… Tıpkı teoride akıl gücünü kullanma noktasındaki yetersizliğimiz gibi. Oysa pratik akılda biriz. Eşit yaratılmışız. Çoğunlukla kadınların erkeklerden daha zeki olduğu bile söylenir hem…

Şu halde mesele şahsiyetin keşfinde! Kendini bilmede… İlim öğrenip pratiğe dökmede… Sanat değneğini yaşamımıza değdirmede… Duygularımızı sanata dökmede ve bunu hayırda kullanmada…

Ve asıl mesele; Allah için konuşup Allah için susmada! Sanatını Allah için konuşturmada… Yeteneklerini keşfedip hayırda, ıslahta, iyilikte, güzellikte, ilerlemede, eğitimde ve dahi birçok alanda kullanmada…

Bırakalım duygularımız yön versin yaşantımıza! Ve bırakalım Rahman onarsın duygularımızı; ayet-i celileler beslesin onları…

“İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. Salih amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.” (Ankebut / 58)

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Ağustos 2016 (57. Sayı)

 
21-08-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.