Duygularımız Öç mü Alıyor, Güç mü Veriyor?

Elif Yüksek
Zihin, duygu ve davranış zincirinde halkaların biri birini takip ederken ki o ahengin rengini belirleyebilmek! Siyaha çalarken açmamak, ak pak dururken bulandırmamak. Ve yeşili bürünürken soldurmamak… Bu, bazen o kadar zor ki!
Zihin, duygu ve davranış zincirinde halkaların biri birini takip ederken ki o ahengin rengini belirleyebilmek! Siyaha çalarken açmamak, ak pak dururken bulandırmamak. Ve yeşili bürünürken soldurmamak… Bu, bazen o kadar zor ki!

Hakikat bu iken ve ulu orta yerde dururken, imkân ve şartlar bunu gerektiriyor; fıtrat bunu telkin ediyorken yapmamak ya da yapamamak! Bu, o kadar acı ve incitici ki… Kişinin kendisini incitir, ona çevresindekileri incittirir. Yaralar ve yaralar açtırır, kılıçtan keskin o ‘dil’ ile. Sarsar ve sarsıntılar yaşattırır, eyleme dönüşen sinsi düşünceler eliyle…

Hiç unutmam, bundan yıllar evvel sevip saydığım bir hoca hanımı, umre dönüşünde ziyaret etmiştim. Ziyaret için de acele etmeyip haftalar sonra gitmiştim. Tabi gelen-gideni azalmıştı. Bu sayede yalnız kalma, bir süre dertleşme imkânımız olmuştu.

Bu hoca hanım haftanın hemen her günü evinin dışında olan, sohbetlere, mevlitlere sık sık giden ve düzenli olarak her gün Kur’an kursunda ders veren biriydi. Hele Ramazan ayında onu evinde bulabilmek adeta imkânsızdı. Bazı geceler sahuru bile beraber yapamamaktan şikâyetçiydi çocukları… Bağlı olduğu tarikatın hanımlara yönelik çalışmalarında, belirli sayıda umre adayı toplayabildiği için de kendisine umre ziyareti hediye edilmişti ve eşi olmadan gitmişti.

Bunca detayı yazmama gerek var mıydı, bilemiyorum doğrusu. Ancak asıl anlatmak istediğim mevzuya sağlam bir temel olacağı kanısındayım…

Evet, bir süre dertleştik. Evli, beş çocuklu, olgun bir hanım olmasına rağmen genç bir kıza sıkıntısını açacak kadar dolmuş muydu yoksa güvendiğinden mi bilemedim; hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözlerini orta yerde duran sehpanın üzerindeki Kâbe maketine dikmiş, elinde o mukaddes beldelerden getirdiği gül kokulu tesbihi vardı. Bir yandan da beyaz tülbendi ile gözyaşlarını kurutmaya çalışıyordu…

“Çok özlüyorum” diyordu. “O gül kokusu burnumda tütüyor, unutamıyorum. Gönlüm Resulün mübarek ayakları dibinde kalakaldı, geri alamıyorum. Ne yana baksam gözümde Mekke ve Medine canlanıyor. Bak, bu maketi de sırf o yüzden gözümün önüne koydum. Olur da bir an unutursam, bana kendini yeniden hatırlatsın diye.”

“İyi de bunda ne var ki” diyeceksiniz belki! “O muazzam duyguları tatmış, o güzide kokuyu duyumsamış, o mübarek beldeleri görmüş birinin böyle bir ruh hali taşıması gayet normal değil mi?” diye de sorarak…

O duyguyu hiç tatmadım, ancak tarifi de unutulması da imkânsız olduğu muhakkak. Rabbimiz bizlere de tez vakitte nasip etsin. Şu var ki asıl sorun itiraf niteliğindeki söylemlerinde…

“Biliyor musun” dedi hemen sonrasında. “Döndüğüm günden beri kocama yanaşamadım. O bana yanaşmak istiyor. Elimi tutmak, benimle konuşmak istiyor. İkimiz biraz yalnız dolaşalım, kırlara çıkalım, diyor. Ama bunlara karşılık vermek hiç mi hiç gelmiyor içimden. Sanki bu isteklerine mukabele edersem günah işlemiş olacağım gibi hissediyorum. Gittiğim yerin özlemi beni yakıyor. Yüreğime başka/dünyevi duygular girsin istemiyorum. Oraları, o maneviyatı kaybetmekten korkuyorum. Rabbim bana öyle güzel duygular tattırdı ki, sanki ihanet edecekmişim gibi geliyor. Ben artık onun elini nasıl tutarım…”

Ve paylaşamayacağım daha birçok şey…

Sözü daha fazla uzatmayacağım. Ancak aradan bir yıl geçmeden ayrı yaşamaya başladıklarını, birkaç yılın sonunda da boşandıklarını belirtmeden geçemeyeceğim. Hoca hanımın alelade bir giyim ve yaşam tarzını benimsemeye başladığını, yıllar sonra teessürle öğrendiğimi de…

Evet, bir hanımefendinin duygu dünyası, düşünce dünyasından daha zengin! Bu, fıtrata yüklenen kodlarla alakalı ve binlerce misalle/izahla sabittir. Gâh dünyevi gâh uhrevi manaların tattırdığı duyguların bizde hâkim olduğu; bizi savurduğu, söz ve eylemlerimize yön verdiği, kararlarımıza ciddi ölçüde etki ettiği hakikatine, hangimiz göz kapayabilir ki? Ancak bazen bizi ezdikleri hakikati de orta yerde duruyor. Ve asıl üzerinde durulması gereken noktanın, tam da burası olduğu kanaatindeyim.

Duygularımız! Beslememiz, büyütmemiz ve korumamız gereken; en müphem, en güçlü, en etkili, en namütenahi yanımız. Hayret ve hikmet onların azığı… Sükût ve tebessüm, onların koruyucu kalkanı… Mana âleminde gezinen bir kuşun kanatları onlar.

Bazen içli bir ezginin mısralarıyla uhrevi yönleri beslenirken; bazen davudi bir ses, Kur’an tilavetiyle onları kendine getiriyor. Özüne doğru yol aldırıyor. Bazen manalı bir filmin ardından şaha kalkarlarken bazen idrak edilen bir hakikatle galeyana geliyorlar… Bazen de nerden geldiği, nasıl alındığı muamma bir kokuyla adeta âlemler seyreyliyorlar…

Evet, ruhun kanatları duygularımız! Onu cennete mi cehenneme mi uçuracaklar? Öç alan mı güç veren mi olacaklar? Lezzet veren mi lezzetleri acılaştırıp, eğreti tatlar ile damakları/dimağları avutan mı olacaklar? İşte, asıl mesele burada… Bu suallerin izahına yönelik yapılanlar da, yaptıklarımız da…

Gerçek şu ki; duygularımız kirlendikçe öç almaya kalkışıyor. Paklandıkça da güç vermeye başlıyor. Şu halde kirlenmemesi için neden tedbir almıyoruz? Onları kirletenlere neden kızmıyor, o şeylerle aramızda neden mesafeler addetmiyoruz? Onları güçlü, sağlam ve kavil kılacak; bizleri Rahman’ın rahmetine/rızasına ulaştıracak bir formda tutacak vesilelere neden sımsıkı sarılmıyoruz?

Derleyip düzenlediğimiz ardından pakladığımız evimizin, en ücra bir köşesine değen darbe izi, halıya/koltuğa sinen ufacık bir leke, fayanslarda beliren kirler; canımızı acıtıp aklımızı günlerce kurcalarken… Ve bu durum bizi türlü tedbirler almaya sevk ederken… Öyle ki bu nedenle ev ahalisinin keyfini, huzurunu kaçıracak yaptırımlar bile uygulatırken; kalbimizin paklığını, duygularımızın düzenini neden dert edinmeyiz sahi, yeterince? Neden korumayız kazandıklarımızı, canımız pahasına? İndimizde dünyalıklar daha değerli diye mi? Yoksa kalbimizde aklanmaya ve korunmaya layık bir şeylerimiz mi yok?

Şeytan aleyhilla’ne galip gelmeye çalışıyor olmasın sakın!

“Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın. (Allah) buyurdu: Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.” (A`raf / 16-18)

Ezeli düşmanımıza ve daima sui(kötü) olanı emreden (Yusuf / 53) nefsimizin telkinlerine rağmen sığınabileceğimiz; duygularımızın da etkisiyle kâmil insan olma yolunda kararla yürüyebilmemize yardımcı Kitab-ı Mübinimizin ve peygamber efendimiz başta olmak üzere seçkin önder/örneklerimizin olması ne güzel! Ve tabi en emin olana duyduğumuz imanımızın…

“(Size o haberi getiren) ancak şeytandır, (sadece) kendi dostlarını korkutabilir. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun.” (Al-i İmran / 175)

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Eylül 2016 (58. Sayı)
 
25-09-2016 1 Yorum

Yorumlar

20-10-2016 Adem KOVAN

Hakikatende maddiyata verdiğimiz önemi maneviyatımıza da vermemiz gerekir. Nasıl ki sevdiğimiz değer verdiğimiz fani şeylerin temiz olmasını istiyorsak aynı şekilde içimizide her daim temiz tutmamız gerektiğini çok güzel açıklamışsınız. Allah razı olsun bacım

Yorum Yapın

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.