Emsalsiz Bir Hediye!

Elif Yüksek
Duygular! Ah o, anlaşılması ve anlatılması güç, kelimelere akışı melal hisler yumağı… Göğsün sol yanına bıçak gibi saplanan, boğazda düğüm düğüm olduğu gibi ruhu göklere de uçuran, sessiz sözsüz sancılar… Dilsiz ve kulaksız yankılar…
Günler günleri kovalamış, koskoca 15 yıl geçip gitmişti. Evlendikleri gün daha dün gibi aklındaydı oysa… Cenabı Mevla onlara iki kız iki de erkek çocuğu bahşetmişti. Arada ufak tefek bazen de büyük tartışmaları olsa da mutlu sayılabilecek bir evlilikleri vardı.

Bu güz evliliklerinin 16. yıldönümüydü. Nermin Hanım, kocası için güzel bir hediye almayı düşünüyor; ne alacağına ise bir türlü karar veremiyordu. Kızından yardım istediği gibi büyük oğlu Hüseyin’e de sormuş, fikrini almıştı. Bu istişare güzel sonuç vermişti doğrusu… Oğlunun verdiği fikir ve kızının da ekledikleri, Nermin Hanımın kafasındaki organizenin güzel bir parçası olacaktı. Düşündükçe heyecanı artıyor; gözleri sevinçle parıldıyordu…

Birkaç kitap evi, kırtasiye dükkânı derken aradığı şeyi bulmuştu sonunda…
***

Duygular! Ah o, anlaşılması ve anlatılması güç, kelimelere akışı melal hisler yumağı… Göğsün sol yanına bıçak gibi saplanan, boğazda düğüm düğüm olduğu gibi ruhu göklere de uçuran, sessiz sözsüz sancılar… Dilsiz ve kulaksız yankılar…

İnsan en yüksek perdeden hissedebiliyordu da ifade etmesi neden bu denli zordu acaba? Kelimelere anlam yükleyen ta kendileri olmalarına rağmen, kalemin ucuna zar zor değişleri, dile güç bela gelişleri nedendi? Rahman duyguları, sahi neden vermişti? Elbette her şey ama her şey bir hikmete binaendi… Ya duygular? Onların sırrı neydi?
***

Yeşil meşin kaplı, üzerinde yer yer kalpler bulunan, sağ üst köşesinde ‘Anılarınızı Ölümsüzleştirin’ yazısı, yaldızlı bir biçimde işlenmiş fotoğraf albümünü elleri arasında evirip çeviriyordu. Kocasının hâlihazırda bulunan fotoğraflarını bu albümde toplamayı ve altlarına uygun notlar yazmayı planlıyordu. Böylelikle eşine güzel bir hediye sunabilecekti…

Çocukluktan kalma fotoğraflar ilişti ilkin gözüne… Yazık ki 12 yaşlarında olduğunu tahmin ettiği birkaç fotoğraf dışında çocukluğuna dair bir belge yoktu elinde. 15-16 yaşları, okul yılları, iş hayatı derken sınıflandırdı önce. Evlendikleri yıldan başlayarak beraber çekindikleri fotoğrafları da ayrı bir bölmeye aldı.

Eşinin ortaokul döneminde çektirdiği bir fotoğraftı elinde tuttuğu. Uzun uzun baktı Nermin Hanım. Lacivert kat elbisesi kendisine en az iki beden büyüktü. Gözleri buğulu buğulu takılmıştı kadraja. Yan bir duruşla hafif bükmüştü boynunu. Tozlu ayakkabıları, kırışık pantolonu ve elinde çanta niyetine tuttuğu klasörüyle hali pür melal idi…

Gayrı ihtiyari gülümserken, gözlerindeki o derin bakış adeta can evinden vurmuştu Nermin Hanımı. Bambaşka bir duygu değmişti yüreğine. Bir ok misali, kalbinin en orta yerinden vurmuştu… Keskin bir bıçak misali saplanmış, acıtmış ve kanatmıştı gönlünü…

“Neler hissediyordun o an” diye bir söz çıkıverdi ağzından. “Hangi duygularla çektirdin bu resmi? Ne düşünüyorsun acaba? Doğrusu bilmek isterdim…”

Sesli düşündüğünün farkına vardığında hiç bozuntuya vermedi. Bir kâğıt parçasıyla değil de adeta eşinin çocukluğuyla konuşuyormuş gibi hissetti bir an. O mahzun bakışlı çocuk kanlı canlı karşısında duruyor, onu dinliyor, onu anlıyor gibi hissediyordu. Ve kendisine cevap vermesini bekliyordu. Bunu candan arzuluyordu…

Öyle ya, bazı zamanlar ondan yana ne çok sitemleri olmuştu. Beklentileri çıkmadığında, umduğu gibi bir eş, arzuladığı gibi bir baba profili ile karşısında durmadığında ne çok içerlemişti. Bunun için tartışmaları hatta kavgaları bile olmuştu. Oysa onun nasıl bir çocukluk geçirdiğini, aile bağlarını, büyüdüğü çevreyi, yaşadığı olayları hiç hesaba katmamıştı bu güne değin. Bunu yeni yeni kavrıyordu…

Bir insanın karakter gelişiminin yüzde sekseninin, çocukluğunun ilk altı yılında tamamlandığı bilgisini anımsadı bir an. Eşinin o dönemde yaşadıklarını tahayyül etmeye çalıştı. Kim bilir, belki de bazen kızdığı, bazen azarladığı, bazen içten içe yandığı o halleri; ta çocukluğundan kalma bir yaranın damlalarıydı. Sözleriyle, eylemleriyle yer yer kanatıyordu belki de o derin ve kapanmaz yaraları…

Kendine hiç bakmış mıydı sahi? Dönüp bir de kendinde aramış mıydı, yaşadıkları sorunların kaynağı olabilecek noktayı? Peki ya kendisi anlaşılmayı beklerken; anlaşılmadığından dem vurup içten içe ağlarken, ne derece anladığının ve anlamaya çalışıp çalışmadığının hesabını yapmış mıydı hiç?

Hani bazen sevgi dolu ve anlaşıldığına ilişkin sözler duymak isterdi. Arzuladığı şeyleri bazen dile vurmaksızın, eşi kendiliğinden anlasın ve yerine getirsin diye paralardı kendini. Patika yolda bir kır gezintisi düzenlemesi… Elinde bir gül veya bir demet kır çiçeğiyle gelmesi… Bazı günler yemek yapamadığında, evi silip süpüremediğinde “Ne önemi var; sen iyi ol ve yanımda ol yeter” demesi… Ne çok hoşuna giderdi.

Peki ya kendisi yapmış mıydı bunu? Yapıyor muydu gerçekten de? Kira bir ay ödenemediğinde, faturalar geciktiğinde, ihtiyaç duyduğu bir takım şeyler alınamadığında önemsemeyip “Lütfen sıkma canını, başımızdasın ya bu bize yeter” deyip rahatlatarak “Elbet halledersin” sözleri ile cesaret aşılayabiliyor muydu? Onu sevdiğini, ona güvendiğini, hayatında olduğu; eşi olduğu için ne kadar mesut olduğunu, çocuklarının babası olduğu için duyduğu gururu, sözleri ve eylemleriyle belirtiyor muydu?

Ne kolaydır beklemek! Hep beklemek… Sadece istemek… Vermeden almayı dilemek… Yapmadan yapılmasını yeğlemek…

“Kolay olduğu kadar bencilce… Ve bir kadar da fena bir şey bu!” dedi gayrı ihtiyari. Aklı eşine kızdığı bazı zamanlara takıldı. Hani bir hata yaptığında uyarırdı onu! Bir yanlışı olduğunda düzeltmeye çalışır; bir işin başında yapmaması gerekenleri sıralardı ya da yapması gerekenleri… ‘Müdahale’ olarak adlandırdığı o demler yok muydu? “Sanki ben bilmiyorum! Bu kadar da karışılmaz ki canım! İyi ki bir defa hata yaptım, hep uyarır durur artık!” nev’inden sitemler alır başına giderdi…

Oysa aynısını hatta bazen daha fazlasını kendi de yapıyordu. Çocuğa dikkat etmesini, meyveleri iyisinden seçmesini, bardağı bıraktığı yerde kırılabileceğini, kartını yine kaybetmemesini söylediğinde; büyük-küçük daha birçok şeye dair ikazlar yaptığında niyeti art değildi de eşi yapınca neden ‘art niyetli’ oluyordu ki? Onunkiler masum birer uyarı iken eşininkiler neden ‘yersiz müdahale’ sınıfına giriyordu?

Kendini öyle bir ummanda buluvermişti ki Nermin Hanım, ne yana dönse uçsuz bucaksız hislere kapılıyor; adeta ah ile inliyordu. Ne çok aldanmıştı. Bir tek kendi derdine yanmış, kendi sıkıntılarını takınmıştı. Oysa hayat arkadaşım, eşim dediği; on altı yıl aynı yastığa baş koyduğu adamın da kendince sıkıntıları, beklentileri vardı. Ve onu anlamak adına çok çok az çabalamıştı. Nice zamanlar bulamadıklarının ardı sıra vaveylalar kopararak yaşamış; yanı başında ki çığlıklara kulak tıkamıştı…

Okuduğu bir makalenin altını çizdiği o sözleri belirdi zihninde. Ne yazıktır ki altını çizmekle yetinmiş, uygulama noktasında pasif kalmıştı:

“Ey hayatı eksiklik duygusuyla yaşayan ve hiç gelmeyecek baharı terennüm eden nazenin ruh, bırak kendinle uğraşmayı! Senden yardım bekleyen bir dünya var dışarıda. Bir insana çare ol. Bir yurtsuza barınak ol. Kendi evine korkmadan yürü, kendi çocukluğuna kavuş. Şifa veren, seni erişkin hayatına yaralı bir ceylan olarak saldıysa; bu, diğer yaralanmışları daha iyi anlayabilmen içindir. Onları iyileştir, onlarla iyileş. Bak hayat yine çağıldıyor dışarıda. Onunla ve onda derinleş. O kadar derinlere in ki, kaderin sana gülümsediğini gör. Kimseye kendi kalbinden öte bir yurt yok. Oraya cihanı sığdırabilirsen, ne mutlu sana!’’ *

Eşine vereceği en emsalsiz hediye ‘empati’ dolu yüreğiydi belki de! Geç de olsa bunu artık anlamıştı…

*Kemal Sayar

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Ekim 2016 (59. Sayı)
 
29-10-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.