En Güzel, En Sadık ve En Güçlü Hami!

Amine Baran
Allah`ın himayesine girmiş bir insan yeryüzünün en özgür ve hür insanıdır.
“Bedevi Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Ta şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacına karşı perişan olacaktır.” (Üstad Bediüzzaman)

Üstadın en güzel şekilde ifade etmiş olmasına binaen malumdur ki eski zamanlarda insanlar ticaret yapma ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına uzunca seyahat ederlerdi. Bu seyahatleri ise çöl üzerinde günlerce, haftalarca hatta aylarca yol yürümekten ibaretti. Bu uzun çöl yolu üzerinde insanın karşısına her türlü musibetin gelmesi çok mümkündü. Bu sebeple insanlar bir yolculuğa çıkmadan evvel herhangi tanınmış bir kabile reisinin ismi altına, onun himayesine sığınırlardı ki; karşılarına çıkması muhtemel olan bir haydut veya bir zarar karşısında selamette olsunlar. Yoksa o insanlar onca acizliklerine ve onca ihtiyaçlarına karşılık hadsiz düşmanlarına ve bitmeyen ihtiyaçlarına karşı perişan olur ve onlarla baş edemezler.

Üstad bu misali verdikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor:

“İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın ve hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir şu sahranın Maliki ebedisi ve Hakimi ezelisinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisatın karşısında titremeden kurtulasın.”

Üstad Bediüzzaman’ın mükemmel bir şekilde ifade ettiği gibi, insanoğlu mağrur ve kibirli… Yaşarken sanki hiç kimseye ihtiyacı yokmuş gibi yaşar. Rahat ve bolluk içerisinde iken kendisini koca bir dünyaymış gibi görür. Alnı ak, başı diktir. Kendisinden emin, özgür ve hür...

Lakin Üstad’ın da ifade ettiği gibi o bahsi geçen çöl, büyük ve meşakkatli dünyamız. Gidilen o yol, uzun ve karşılaşacağımız sayısız tehlikelerle dolu hayat yolumuz. O çölde yürüyen seyyah ise yeryüzünde bulunan, aciz olan biz insanlarız. O seyyahın, ismini alarak selamete kavuşmasına vesile olan kabile reisine binaen biz insanların ise en güzel dayanağı, en güzel himaye edicisi âlemlerin Rabbi olan Allah-u Teâlâ olmalıdır.

Himaye edicilerin en güzelinin himayesine girmeyen o insan, özgür olduğunu zannetse dahi, asıl tutsak olduğunun farkında değildir. Çünkü asıl tutsaklık şeytana boyun eğmektir. Hâlbuki Allah`ın himayesine girmiş bir insan yeryüzünün en özgür ve hür insanıdır. Nitekim Allah dışında herkese boyun eğmiş o insan, Allah`ın himayesine girmemiş olmanın cezası olarak karşısına çıkan her musibet karşısında yıkılmaya mahkûmdur. Zorluklara karşı savunmasızdır. Bununla beraber o zorluklar kendisini bulmayıncaya kadar gururlu ve kimseye minneti olmayan insan, en ufak bir şey karşısında dilencilik yapmaya müstahak olmuş olur. Bir zamanlar böbürlenen o insan zorluklar karşısında benliğini, karakterini ve bütün insani vasıflarını kaybeder. Allah`tan başka herkese dilencilik yapar; el açarak kendini zelil eder.

Bunun yanı sıra himaye edicilerin en güzeli olan Âlemlerin Rabbi (CC)’nin himayesine sığınan, O’nu kendine koruyucu, muhafaza edici olarak belleyen insan ise bütün yeryüzünün dilenciliğinden kurtulmuştur. Kendini, acizlik ve fakirliğine karşılık, kulluk görevini yaparak Allah`ın himayesine bırakmıştır. Karşısına bir musibet ve zorluk çıktığında ümitsizliğe düşmeden, Allah`ın adıyla o zorluğa göğüs gererek üstesinden gelir. Bir hastalığa yakalansa Allah`tan geldiğini bilir ve ona sabreder. Ve bütün dünya bir olsa ona bir zarar vermek isteseler de himayesine sığındığı o zat dilemedikçe bunun mümkün olmayacağını bilir. Ve şu ayeti kerimeye istinat ederek tam ve hakiki bir teslimiyet gösterir:

“Eğer Allah sana bir keder ve sıkıntı verecek olursa onu O’ndan başka kaldıracak olan yoktur. Eğer O, sana bir iyiliğin gelmesini istemişse o zamanda O’nun ihsan ve ikramını engelleyecek hiç kimse yoktur. Onu kullarından dilediğine bahşeder. O, çok bağışlayan çok acıyandır.” (Yunus / 107)

Allah’tan başka hiç kimseden pervası olmayan insan, sığınakların en güzeline dilencilik yapmanın huzuruyla hayatını ikame eder. Hem dünyada hem de ahirette egemenliğin kayıtsız şartsız Allah`a ait olduğu bilinci, o insanı asıl güzelliğe sevk eder.

Nitekim içinde bulunmuş olduğumuz Nisan ayını bereketlendirip coşturan o manevi havanın tek müsebbibi Resulullah (SAV), yeryüzünde Allah`a tam bir teslimiyet göstererek, himayesine en güzel şekilde girmiş olmakla bize tam bir örneklik teşkil eder. Kendisine yapılmış hakaretler, iftiralar, yoluna koyulan dikenler ve o mübarek vücuduna atılan taşlara aldırış etmemiştir. Ve hiçbir zaman İslami faaliyetleri yürütürken Allah`tan başka hiç kimseden korkmamıştır. Ama malumdur ki; başta amcası Ebu Leheb olmak üzere bütün Mekke halkı aleyhinde oldukları halde Kâinatın Efendisi (SAV)’ne hiçbir zarar verememişlerdir. Hâlbuki Allah`ın himayesine girmemiş insan her türlü zararı verebilir; her türlü kötülükte bulunabilirdi.

Allah Resulü tek başına olduğu zamanlarda dahi Rabbine sığınmış ve O’nun himayesine girmiş olmanın verdiği rahatlıkla her şeye göğüs germiştir. Nitekim İslam’ın azılı düşmanı Ebu Cehil, âlemlerin en güzeline sığınmış olan o güzel peygamberin yanına gelerek; “Ya Muhammed! Sen doğrusun ben seni değil davanı inkâr ediyorum” demiş. Ve kendini kaybederek; “Vallahi ben eğer bir gün Muhammedi secdede görürsem boynunu ayaklarımın altına alacağım” sözlerini sarf etti. Ne kadar da yazıktı... Ne kadar dar düşünceli... Bir o kadar zavallı…

Gün geldi peygamberimizi namaz kılarken gösterdiler Ebu Cehil`e. Yanına yaklaşmak istedi. Ama bir türlü gidemiyor, aksine adımlarını geri geri atıyor, çekiliyordu. İçini bir telaş, bir ürperti sarmış neye uğradığını ne yapacağını şaşırmıştı. Arkadaşları ona “Ne oldu sana” dediler. O derinden soluyor ve kaçmış rengiyle kekeleyerek konuşuyordu; “Benimle Muhammed arasında ateşten bir çukur var. Kanatlar gördüm, korktum” diye cevap verdi.

Evet, çünkü Resul korkmamış, Allah’a sığınmış; iltica etmişti. O’nun himayesindeydi. Ve Allah-u Teâlâ da kendisine sığınan Resulünü her beladan ve musibetten koruduğu gibi Ebu Cehil`in şerrinden de korumuştu. Nitekim Resulullah (SAV) bu olaydan sonra “Eğer bana yaklaşacak olsaydı melekler onu paramparça edeceklerdi” buyurmuştur.

Hâsılı kelam asıl korkulacak, kul olunacak zat, her şeyin kendisine muhtaç olduğu halde hiçbir şeye muhtaç olmayan ve bir tek olan Allah-u Teâlâ’dır. Müslüman, dünyanın hepsini elinin tersiyle arkasına alıp hiç kimseden pervası olmadan Rabbine sığınmalı, O’ndan medet ummalıdır. Unutmamalıdır ki O`ndan başkasına sığınmak selametsizlik; O’na sığınmak ise asıl selamettir. Ve eninde sonunda varılacak yer O’nun yanıdır…

Amine Baran / Nisanur Dergisi - Nisan 2015 (41. Sayı)
 


 
25-04-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.