Enise Akgül ile eşlerarası ilişkiler üzerine röportaj

Röportajlarımız
Kıymetli okurlarımız, sizler için Aile ve Çift Terapisti Enise Akgül Hanımefendi ile röportaj yaptık. Kendisiyle eşler arasında sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazlarını, çift olabilmenin önemini/şartlarını ve bunların çocuklara olan yansımalarını konuştuk. Her ilişkinin kendince problemleri olabileceğini, bir ilişkinin yeterince iyi olmasının kişilerin bu ilişkiye devam etmek için yeterli motivasyona, isteğe ve duyguya sahip olması anlamına geldiğini belirten Enise Hanım “Eşinizi görmediğinizde özlüyor, görünce seviniyorsanız işler yolunda demektir” diyor.
“Akıl ve Niyet Okumak, İlişkinin Kıvamını Bozuyor”

Kıymetli okurlarımız, sizler için Aile ve Çift Terapisti Enise Akgül Hanımefendi ile röportaj yaptık. Kendisiyle eşler arasında sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazlarını, çift olabilmenin önemini/şartlarını ve bunların çocuklara olan yansımalarını konuştuk. Her ilişkinin kendince problemleri olabileceğini, bir ilişkinin yeterince iyi olmasının kişilerin bu ilişkiye devam etmek için yeterli motivasyona, isteğe ve duyguya sahip olması anlamına geldiğini belirten Enise Hanım “Eşinizi görmediğinizde özlüyor, görünce seviniyorsanız işler yolunda demektir” diyor.

Sizleri röportajımızla baş başa bırakıyoruz…

“UYUMLU BİR DUYGUNUN YAKALANABİLMESİ ÇOK ÖNEMLİ”

Enise Hanım, öncelikle şunu sormak istiyorum. Eşler arasında sağlıklı bir ilişkiden söz edebilmemiz için özellikle hangi şartlarda uyum sağlanması gerekir?

İyi bir ilişkiden söz edebilmemiz için minimum üç başlıkta işlerin yolunda gitmesi gerekiyor. Bu başlıklar güç, komünikasyon ve duygu... Bu üç kocaman başlık tabi ki pek çok alt başlığı da içinde barındırıyor. Güç ve gücün kullanımı başlığı altında, ilişki terapistleri olarak ilişkide kimin hangi konularda karar mekanizmasında öne çıktığını değerlendiriyoruz. İlişkinin içerisinde daha aktif olan, daha pasif olan veya olmayı tercih eden, aktifmiş gibi görünen ama öyle olmayan, pasifmiş gibi görünen ama her şeyi idare eden gibi pek çok taraf karşımıza çıkabiliyor. Ve bu özelliklerle bu ilişkide sorun çıkıp çıkmadığı veya gelecekte sıkıntı olup olmayacağı; ilişki için en önemli konulardan biri oluyor.

Komünikasyon dediğimiz iletişimi de kapsayan başlıkta ise eşlerin birbirleri ile paylaştıkları her şeyi kastediyoruz. Ki; yakınlık, samimiyet, kendini açmak, eşlerin kendi aralarındaki iletişimleri ve paylaşımları, cinsellik, kendi orijin aileleriyle ve diğer aile ile ilişkileri, eş olarak birbirlerine yükledikleri roller, beklentiler, çatışma ve çatışmayı çözme yöntemleri hep bu başlığın altında ve ilişki kalitesini belirliyorlar. Son olarak duygu başlığında ise birbirlerine hissettirdikleri duygular, bu duyguların paylaşılabilirliği ve kabulü var. Olumlu ve olumsuz duyguların ilişki içindeki işleyişi, herhangi bir ilişki problemi karşısında ilişki duygusunun etkilenebilirliği, birliktelik ve bireysellik dengesinde uyumlu bir duygunun yakalanabilmesi çok önemli...

“BİZ İLİŞKİLERDEN MÜKEMMELLİK BEKLEMİYORUZ”

Bu üç noktada uyum sağlandığında mı, ilişki sağlam bir şekilde yürür?

Esasen biz bu alanların her birinde her iki tarafı da belirli oranda tatmin eden ve ilişki içindeki olumlu duyguların yüksek oranda devamını sağlayan ilişkiye ‘iyi ilişki’ diyoruz. Ve ilişkilerden mükemmellik beklemiyoruz. Her ilişkinin kendince problemleri olabilir. Bir ilişkinin yeterince iyi olması kişilerin bu ilişkiye devam etmek için yeterli motivasyona, isteğe ve duyguya sahip olması demektir. Bunlar varsa; eşinizi görmediğinizde özlüyor, görünce seviniyorsanız işler yolunda demektir.

“FARKINDALIK DÜZEYİMİZİN İYİ OLMASI GEREKİYOR”

İlişkiyi sağlam bir zemine oturtmak adına taraflardan birine daha fazla mı iş düşüyor yoksa iki tarafta eşit sorumluluk düzeyine mi sahip sizce?

Her insan biricik olduğu gibi her ilişki de biricik ve ilişkide taraflara düşenler de her ilişkide değişiyor. Ancak önemli olan şey, sorumlulukların çoğunun zaman içinde yorulma ve yılgınlık getirecek şekilde bir kişide yoğunlaşmaması gerekiyor. İdare etme ve beceriklilik gücü daha fazla olan tarafa, bu durum genellikle ilişkilerde daha fazla yük getiriyor. Bu da kısa vadede mutlu ve işlerin yolunda gittiği bir ilişki sağlıyor olsa da özellikle çocuk ya da çocukların aileye katılımı, aile krizleri, yaşam döngüsü zorlukları vb. olaylarda sorumlulukları daha fazla yüklenmiş kişi eski gücünü kaybetmeye ve var olan yükleri taşıyamamaya başladığında krizlerin büyümesine, taraflardan birinin depresyona girmesine sebep olabiliyor.  Özellikle daha verici olan taraf bu tutum özelliğini değiştirmeye çalışırsa, bu sefer de ilişkinin dengesi bozuluyor. Bu sebeple ilişki içinde ben, sen sınırları ve biz olmanın sorumlulukları yüklenilirken, farkındalık düzeyimizin iyi olması gerekiyor.

“DUYGUYA ÇOK TAKILDIĞIMIZDA İŞLER SARPA SARABİLİYOR”

Kadın ve erkek arasındaki gerek psikolojik gerekse de fizyolojik bir takım farklılıklar bu noktada etkili oluyor mu?

Evet, tabi ki…

Bunu biraz açar mısınız?


Feminen yapılar (bazı erkekler de feminen özellikler taşıyabilir) ilişkiler üzerine her zaman daha uzman oluyor. Bir ilişkiyi başlatma, sürdürme, krizlerde idare etme, duygu geçişlerinin farkında olma gibi özellikler, onları ilişki ustaları haline getiriyor. Öte yandan maskülen yapılar (bazı kadınlar da maskülen özellikler taşıyabilir) süreçten ziyade sonuç odaklı, duyguya çok takılmayan, kar-zarar oranlarını daha iyi kestirebilen yapılar oluyor. Ve bakıldığında her iki özellik de bir ilişkide gerekli… Çünkü duyguya çok takıldığımızda işler sarpa sarabiliyor, aynı şekilde duyguyu es geçtiğimizde çok şey eksik kalıyor. Bu dengelerin yerli yerinde korunabilmesi, çiftin kendi içinde güçlü oldukları özelliklerle ilişkiye olumlu katkıda bulunabilmeleriyle mümkün…

“ÖNCELİKLE ÇİFT OLABİLMEK ÖNEMLİ”

Enise Hanım, eşler arasındaki ilişki çocuklara ne şekilde yansıyacaktır peki?

Burada öncelikle çift olabilmenin öneminden bahsetmek istiyorum. Zira henüz çift olamadan çoluk çocuğa karışmış ve bu sebeple de aile olmakta sorun yaşayan çok durumla karşılaşıyoruz. İlişkinin olması gereken evreleri var ve bu evreler gerektiği şekilde geçmediğinde; yürümesini bilmeyen bebekten koşmasını bekleyemeyeceğimiz gibi ilişkide de aksaklıklarla karşılaşıyoruz. 6 aydan daha kısa süren ilişkilere “ilişki” adı vermiyoruz. Bu en az 6 ay olmadan evlenmemenin önemini gösteriyor. Ayrıca idealde bir süre çocuk sahibi olmamanın da ilişkiye iyi geldiği kolaylıkla söylenebilir. Zira bir ilişki, evlilik haline geldiğinde ister istemez şekil değiştiriyor. Yeni roller, yeni düzen (ev, varsa okul, iş, ev ekonomisi vb), ben-sen-biz dengesinin tekrar kurulması, ailelerle ilişkiler, bu ilişkilerde sınırların ne olması gerektiği, cinsellik gibi pek çok alanda yeni bir yapılanma gerekiyor.

Tüm bu yapılanma devam ederken devreye bir hamilelik ve ardından çocuğun girmesi, dengesi oturmamış bir ilişkiye yeni bir canlının katılımıyla pek çok yeni yapılanmanın da gerektiği yeni bir düzen ihtiyacıyla ilişkinin tekrar karşı karşıya gelmesi anlamına geliyor. Bu sebeple çift ilişkisi çocukla ilişkileri direk etkiliyor ve çift ilişkisi de çocuk ya da çocukların varlığından direk etkileniyor.

“ARTIK İKİ TANE ‘BİZ’ ALANI VARDIR”

Şu halde ilk çocukla beraber ilişkide de yeni bir dönem mi olmalı?

Yeni bir bireyin aileye katılımıyla birlikte tüm ev içi hayat, tüm sosyal hayat, aile ekonomisi, sorumluluk ve paylaşım alanları, ben-sen-biz dengeleri, ilişkinin duygu seyri, tarafların aileleriyle ilişkiler vs tekrar tanım bulmak zorundadır. Bu tanımın yapılması, eşler daha önce sağlıklı bir çift dengesi kurabilmişlerse; bu çift dengeleri baz alınarak güncellenme kıvamında tekrar yapılandırılır. Artık iki tane “biz” alanı vardır. Çift olarak biz ve aile olarak biz… Zira kadının anne olma yanında eş rolü, erkeğin de baba olmanın yanında eş rolü devam etmektedir, etmelidir. Pek çok çiftte buralarda sorun yaşandığını “sen artık bir annesin” “sen artık bir babasın” deyimleriyle eş taraflarının dışarıda tutulduğunu, çift olarak kalmak, çift olarak yaşamak taraflarını çok eksilttiklerini görüyoruz. Bazen sırf bu bile ilişkinin gücünü ve duygusunu olumsuz etkileyen bir durum olarak karşımıza çıkabiliyor.

“HİÇBİR İLİŞKİ BİR BAŞKASI YÜZÜNDEN BİTMEZ”

Tarafların aileleri ilişkinin seyrini ne şekilde/ölçüde etkiler peki?

Eşlerden her ikisinin de hem kendi ailesi hem de eşinin ailesi ile iyi geçiniyor olması, ilişki için çok olumlu bir durum. Ancak bu her zaman mümkün olamıyor. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var. Hiçbir ilişki bir başkası yüzünden bitmez. Yani kimse kayınvalidesi, annesi, görümcesi, eltisi yüzünden ayrılmaz. O ilişkiyi bitiren, x insanını ilişkinin dışında tutamayan sınırlardır. Ailelerle iyi geçinmek, belirli bir yakınlık mesafesinde (her ilişkiye göre değişir), görece uyumlu bir ilişki yürütebilmek kendi ilişkimizin hayrınadır. Bu kesinlikle mümkün değilse mesafe ayarlarını tekrar düzenlemek; biraz daha az görüşen ama görüşen kıvamda durmak daha uygundur. Tarafların tahammül güçleri, bu anlamda güçlendirilebilir.

Eşlerin aralarındaki çatışmaları ailelerine yansıtmamaları, birbirlerini aileler yanında hoş tutmaları ve eleştirmemeleri, ailelerden herhangi biri eşini eleştirmeye kalkıştığında bunu engellemeleri temel kurallardandır. Özellikle çatışmaların yansıtılmaması, tarafların eşinin hoşlanmadığı davranışlarını ailesine ifşa etmemesi gerekir. Böylece aileler “taraf” olma özelliklerini öne çıkartmamış olurlar.

Ya taraflar bunu beceremiyorlarsa?

Eşler, birbirlerinin ailelerini sevmek zorunda değildir ancak saygı duymak zorundadır. Herkesin öteki ailenin düzenine ve sistemine saygı duyması ve o sisteme olabildiğince adapte olmaya çalışması, ailelerle geçimde önemli bir noktadır. Kadın, erkeğin ailesine ve o ailenin gerekliliklerine, erkek de kadının ailesine ve o ailenin gerekliliklerine göre hareket edebildiğinde ortak noktada buluşmak daha kolay olur.

“KİŞİSEL PROBLEMLERİMİZİN FARKINDA OLMAMIZ GEREKİYOR”

Peki, aile içi iletişimde bam teli olarak addedebileceğiniz nokta neresi?

Sağlıklı ve mutlu bir bireyin, sağlıklı ve mutlu bir eş olma ihtimali daha yüksektir. Bu gerçekten yola çıkarak kişisel problemlerimizin farkında olmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Kişinin kendini, ilgilerini, isteklerini, becerilerini, zaaflarını, geliştirebileceği yönlerini, zor taraflarını bilmesi çok önemlidir. Kişinin kendi ailesi ile kurduğu ilişkiler, kuracağı kendi ilişkisi için pek çok zaman bir şablon ortaya koyar. Nasıl bir annelik, nasıl bir babalık gördüğü, annesinin ve babasının birbirlerine nasıl eş oldukları, kardeş ilişkileri, ev içindeki karşılaştığı sabit problemler ve ailenin bunlarla başa çıkma yöntemleri hep kişinin karakteri üzerinde ve kuracağı eş ilişkisi üzerinde etkiye sahiptir. Bunların bilincinde ve farkında olmak çok şeyi değiştirebilir.

Öte yandan duygu ve düşüncelerimizin farkındalığı ve bunların ifade edilebilir olması da çok önemlidir. Düşünce ve duygularını, bunların neden ve sonuçlarını bilmek; o gün neden sinirli olduğunu, neden durgun olduğunu, karşısındaki insanla neden anlaşamadığını vesaireyi bilmek demektir. Öte yandan duygu ve düşüncelerini ayıran ve ifade eden olmak demek, ilişkide daha başarılı olmak ve çocuk yetiştirirken de kendi öz farkındalığı daha yüksek çocuklar büyütmek demektir.

“ANNE, ÇOCUĞUN DÜNYAYA AÇILAN İLK PENCERESİDİR”

Bu bağlamda çocuklarının ilk muallimi hükmündeki anne bilhassa neye dikkat etmeli?

Anne, çocuğun dünyaya açılan ilk penceresidir. Anne ve ardından baba ile kurulan ilişki, diğer tüm ilişkilerin özelliklerini belirleyecek kadar etkili bir izlenim bırakır. Annesi ve babası ile kurduğu ilişkide; çocuğun yeterli sevgi, ilgi, şefkati görmesi ve bunun sonucunda kendisinin sevilebilir ve kıymetli olduğunu hissetmesi çok önemli… Öte yandan yanlış yaptığında, hatalı davrandığında uyarılarak doğru-yanlış, güzel-çirkin, haklı-haksız gibi değer yargılarını öğreneceği uygun sınırları görmesi ve bu sınırların aile tarafından tutarlı bir biçimde korunması en temel gereksinimlerdir.

“KADINLAR, KÖTÜ HATIRALARI SÜREKLİ HAFIZALARINDA CANLI TUTUYORLAR”

Seminerlerinizde çözüm odaklı bir yaklaşımın altını çiziyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Çözüm odaklı yaklaşım kısaca “Evet; bunlar bunlar bunlar oldu, eee şimdi ne yapacağız?” demektir. Danışanlarımızda en sık karşılaştığımız problemlerden biri de geçmişte yaşayan insanlar. Şu oldu, bu oldu, bir de bana bunu yaptı, diye başlayan cümlelerin ardı arkası kesilmiyor. Özellikle kadınlar kötü hatıraları sürekli hafızalarında canlı tutuyorlar. Bunu yapmak bireyi eşine karşı kızgın ve kırgın tutmaktan ve ilişkinin hâlihazırdaki duygusunu kaçırmaktan başka bir işe yaramıyor. Çözüm odaklı yaklaşım; ‘şimdi ve burada’ya bakabilmek ve içinde olduğumuz ânı kaçırmamayı öngörüyor. Kısa süreli çözüm odaklı yapılan terapilerin de amacı bu oluyor.

“AKIL VE NİYET OKUMAK, İLİŞKİNİN KIVAMINI BOZUYOR”

Son olarak unutamadığınız anınız varsa bizimle paylaşır mısınız?

Eşlerin birbirlerine, birbirlerinin düşmanıymış gibi davranarak, birbirlerine karşı olumlu duygularını kaybetmeleri beni çok etkiliyor. Mesela seansta kadın çok üzgün oluyor ve ben onun üzüntüsüne üzülüyorum ama eşi kadınının üzülmesine üzülmüyor! Veya erkek beklentilerini ifade ediyor; kadın bu beklentilerin altında niyet arıyor ve duyarsız davranmaya devam ediyor gibi… Akıl ve niyet okumanın, ilişkinin kıvamını nasıl bozduğuna çokça şahit oluyoruz. Birbirini dinleyemeyen, dinlese de inanmayan insanlar çıkıyor ortaya.

Çocukları için evli kaldığını öne süren çiftler (mutlaka bir arada kalmaları için başka sebepleri de vardır), bireysel problemini halledemediği için ilişkisi biten insanlar ve ilişkisinin dışındaki insanlara yeterli sınırları koyamadığı için eşlerini bırakan insanlar, beni çokça düşündürenlerden…

Hassasiyet gerektiren bir işiniz var doğrusu. Allah Teâlâ kolaylık versin… Bize vakit ayırdığınız, görüş ve tavsiyelerde bulunduğunuz için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim…

Enise Akgül Kimdir?
1980’de İstanbul`da doğdu. Ortaokulu Eyüp İmam Hatipte, liseyi Kadıköy İmam Hatipte bitirdikten sonra 2004’te İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Davranış Bilimleri Enstitüsü`nde Aile ve Çift Terapisi Temel Aşama Eğitimi’ni tamamladı. Daha sonra Avrupa Aile Terapileri Derneği onaylı Aile ve Çift Terapisi eğitimini bitirdi. Bu arada aldığı pek çok terapi teknikleri ve test eğitimleri ile çeşitli anaokulları ve danışmanlık merkezlerinde çalıştı. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji Yüksek Lisansı`nı ‘Anne-Çocuk Bağlanmasının Eş Seçimi Üzerindeki Etkisi’ konusu ile tamamladı. 2010`de eşi ile KİM Psikolojiyi kurdu. Halen burada Aile ve Çift Terapisti olarak çalışmaya devam etmekte, ulusal ve uluslararası kongre ve workshoplar ile kendini geliştirmeye gayret göstermektedir. Evli ve 3 çocuk annesidir.


Röportaj: Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Ekim 2016

 
27-10-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.