Esma-ül Hüsna’dan Eş-Şekur

Nevin Yapıcıoğlu
Cenab-ı Hak Şâkirdir; yapılan bir iyiliğe en az on sevap verir. O Şekûr’dur; iyi bir amele yüzlerce, binlerce ve hatta dilerse sınırsız sevap verir. Sınırsız sevap verdiğinin delili; ebedi cennet hayatını vadetmesidir.
Bismillahirrahmanirrahim.

Cenab-ı Hak Şekûr’dur. Az bir iyiliğe çok mükâfat vererek ve az bir itaate çok büyük dereceler ihsan ederek nimetlerini artırandır.

“Şükr” mastarından türemiş olan Şâkir ismi “iyi işler yapanları eksiksiz şekilde ödüllendiren” anlamına gelir. Şekûr ismi ise bu mananın çokluğunu ve tekrarını ifade eder.

Cenab-ı Hak Şâkirdir; yapılan bir iyiliğe en az on sevap verir. O Şekûr’dur; iyi bir amele yüzlerce, binlerce ve hatta dilerse sınırsız sevap verir. Sınırsız sevap verdiğinin delili; ebedi cennet hayatını vadetmesidir.

Şükrün kelime manasında “iyiliğin karşılığını vermek” vardır. Allah kendisine iyilik yapılmasından müstağnidir. Çünkü O; her iyilik, ihsan ve nimetin sahibidir. Kullarından istediği salih amellerin ve şükrün faydası yine kullarınadır.

“Kim şükrederse sadece kendisi için şükretmiş olur.” (Neml / 40)

Sonsuz rahmeti ile bildirmiş olduğu emirlerine itaat eden kullarının iyiliklerini karşılıksız bırakmaz. Küçük-büyük bütün iyiliklere, ibadetlere ziyadesiyle ecir verir. Kudreti, cömertliği ve fazlı sınırsız olanın mükâfatı da şanına yakışır olacaktır. Az emeğe çok mükâfat…

“Her kim helal kazancından bir sadaka verirse –ki, Allah helal maldan başkasını kabul etmez- Rahman onu muhakkak sağ eliyle kabul eder. Bu sadaka bir tek hurma da olsa, birinizin sütten henüz kesilmiş tayını veya deve yavrusunu bakıp büyüttüğü gibi o bir tek hurma Rahman’ın avucunda dağdan daha büyük oluncaya kadar büyür.” (Müslim; 1684)

Diğer salih amellerine de aynı şekilde karşılık verir. Mesela onlarca günah işleyen kulunun halisane bir istiğfarına karşılık tevbesini kabul eder, günahlarını mağfiret eder, hatta onları sevaba çevirir ve o kulundan razı olur.

İnsanın bunun gibi salih amellere muvaffak olması bile şükrü gerektiren başka bir nimettir. Şekûr, nimeti nimete ekler. Bunu da -haşa mecbur olduğu için değil- sınırsız cömertliği ile yapar.

Kulluğa talip olanların tercihlerini karşılıksız bırakmaz. En büyük nimet olan iman ve İslam ile mükâfatlandırır. Rızası yolunda onları muvaffak eder. Nafilelerle O’na (CC) yönelenlerin idrakini, basiretini artırır. Öyle ki hakkı anlar, hakkı görür, hakikati işitir hale gelirler. “O’na yürüyerek gelenlere O koşarak gider.” (Müslim)

O’nun yolunda hayatlarından geçip dünya zevklerini terk edenleri, ölümden azad ederek ve daha güzel bir âlemde rızıklandırarak mükâfatlandırır.

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis (onlar) diridirler. Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.” (Ali İmran / 169)

O (CC), rızası ve sevgisi için çalışanları yer ve gök ehline sevdirir. Nefsini ezenlerin derecelerini yükseltir; O’nun (CC) kadrini yüce tutanları, dünya ve ahirette aziz eder. Dünyada onların şanını yücelttiği gibi yüce kelamında da derecelerine göre onları metheder. Mesela Hz. Nuh’u “Şekûr” olarak, Efendimizi (SAV) de “âlemlere rahmet”, “en güzel örnek” ve “nur saçan bir kandil” gibi sıfatlarla över. Güzel bir kulluk sunanları da şöyle müjdeler:

“…Allah’a gönülden bağlı olan erkekler ve gönülden bağlı olan kadınlar… Allah’ı çok zikreden erkekler ve (Allah’ı çok) zikreden kadınlar var ya; Allah bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”
(Ahzab / 35)

Günahlarının mağfiret edildiğini ve cennetteki sonsuz nimetlerle mükâfatlandırıldığını gören Rahman’ın misafirlerinin gözleri kamaşacak, kalpleri şükürle dolacak ve dillerinden de şunlar dökülecektir:

“…Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamd olsun! Şüphesiz ki Rabbimiz gerçekten Ğafur’dur, Şekûr’dur.”
(Fatır / 34)

Cennet yurdu O’nun Şekûr olduğuna şahitlik ettiği gibi dünya yurdu da şahitlik eder.
İnsan fıtratını güzelliğe tutkun, mükemmelliğe düşkün bir şekilde yaratmış ve fıtri birer şükür hükmünde olan bu isteklerine de fazlasıyla karşılık vermiştir.

İnsanlara verdiği hayatın devamı için dünyayı elverişli bir şekilde yaratmış, muhtaç oldukları suyu gökten acı değil de tatlı olarak indirmiş; bitkileri, hayvanları, denizi ve havayı insanın hizmetine sunmuş, gece ve gündüzü peş peşe getirmiştir.

Onların fıtri bir şükür mahiyetindeki iştahlarına karşı rızıklar vermiş ve rızıklarını da değişik renk, şekil, koku ve tatlarla bezeyerek Şekûr olduğunu göstermiştir.

Manevi rızka muhtaç duyguların, uzuvların, mesela tevhid ayetlerini temaşa etmek isteyen gözün, tefekkür etmek isteyen aklın, aşk-ı ilahiyi arzu eden kalbin şükür hükmündeki bu isteklerine marifetullah ve muhabbetullah ile karşılık vermiştir.

Kur’an-ı Kerim bu nimetlerle donatılan insanı şükre davet eder. Şükür; insanın, nimet olarak ihsan edilen şeyleri yaratılış gayesine uygun bir şekilde harcamasıdır. Bu durum o nimetlerin hakkını teslim ettiği gibi hakikatlerinin de ortaya çıkmasına vesile olur.

Kâinattaki her varlık Rabbini tesbih eder, yani kendisine yüklenen vazifeleri yerine getirerek ibadetini eda eder, fıtri şükürlerini yerine getirir. Böylece varoluş gayesine göre hareket eder. Örneğin; insan vücudunun her azası fıtri şükrünü yerine getirir. Gözün görmesi onun hem ibadetidir hem fıtrî şükrüdür.

Kur’an’ın insandan istediği şükür ise insanın iradesi ile gerçekleşecek olan ihtiyari şükürdür. Diğer bir deyişle iradesini Allah’ın iradesine teslim etmesidir.
Sahip olduğu nimetleri hevesine göre değil, O’nun (CC) emrettiği yerlerde kullanması ve O’na isyan etmemesidir. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur.

Kalbin şükrü; Rabbine iman etmesi ve hürmet göstermesidir. Bütün nimetleri O’nun (CC) hesabına sevmesi, o nimetlere olan ihtiyacını hissetmesi, kıymet vermesi ve Şekûr olan Rabbine muhabbet etmesidir.

Aklın şükrü O’nu tanımaya çalışması ve gafletten uzak durmasıdır.

Nitekim Hz. Musa (AS) “Ey Rabbim! Sana nasıl şükredeyim?” diye sordu. Rabbi ona “Beni hatırlarsın ve beni unutmazsın. Beni hatırladığında bana şükretmiş olursun; beni unuttuğunda da nimetlerime nankörlük etmiş olursun.” dedi. (Muhtasaru İbn Kesir 1/142)

Dilin şükrü Allah’ı zikretmek, O’nu övmek, dinini tebliğ etmek, tahdis-i nimet ve iyilik edenlere teşekkür etmek gibi şeylerdir.

“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.” (Tirmizi)

Nasıl ki Allah, şükredene nimetini artırır; insan fıtratı da teşekkür edene daha çok iyilik yapmak ister. Şükür, nimetlerin ziyadeleşmesine sebeptir.

Kısacası insandan istenen şükür; maddi ve manevi bütün varlığı ile ve olması gerektiği gibi çalışmakla mümkün olur. Kur’an-ı Kerim bu hakikate şöyle işaret eder: “…Ey Davud ailesi! (Allah’a) şükür için çalışın! Zira kullarımdan şükreden pek azdır.” (Sebe’ / 13)

Cenab-ı Hakk’ın nimetleri sınırsızdır. Bu sınırsız nimetlerin şükrünü yerine getirmekle muvazzaf insan hem aciz hem noksan hem de nefis sahibidir. Merhametli Rabbimiz unutkanlık, sıkıntı gibi şeylere maruz olan takatsiz insanın imdadına namazı yetiştirmiştir.

Namaz en kapsamlı ve külli şükürdür; bütün hasenatların fihristesi hükmündedir. Namaz, idrakli ve idraksiz varlıkların ihtiyari ve fıtri ibadetleri ile insana farz kılınan bütün ibadetlerin numunelerini ve her uzvunun şükrünü içinde barındırır. Yeryüzünün halifesi olan insan vazifedar olduğu külli şükrü namaz ile yerine getirir.

Nitekim yorgun düşüp ayakları şişinceye kadar gece namazı kılan Efendimiz (SAV) “Senin geçmiş ve gelecek bütün hataların bağışlandığı halde niye kendini böyle yoruyorsun?” diye soran Aişe validemize “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermiştir.

Namaz; nimeti verenin huzurunda, O’na (CC) müteveccih olup, şükretme halidir. Fakat sadece namazda O’nu hatırda tutmak yetmez. Gerçek mün’imi bilme, itiraf etme ve şükretme sürekli olmalıdır. Zaten insan şükür ve nankörlük arasında imtihandadır.

“…Eğer şükrederseniz elbette size (üzerinizdeki nimeti) artıracağız. Eğer nankörlük ederseniz şüphesiz azabım pek şiddetlidir…” (İbrahim / 7)

“…Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin…” (Nisa / 147) ayet-i kerimelerinde şükrün önemine işaret edilmiştir.

“Şükrün içinde safi bir iman var; halis bir tevhid bulunur.”(1) Şükreden bir insan her nimetin Allah’ın kudreti ve rahmetiyle vücuda geldiğini bilir ve bunu itiraf eder. Gerçek akıl sahibi nimetin küçüklüğüne bakmaz, nimetlendirenin yüceliğini, ona olan teveccühünü ve onu sevindirmeyi dilediğini düşünür, şükreder.

“… Lokman’a ‘Allah’a şükret’ diye hikmet verdik…” (Lokman / 12)

“… Kime hikmet verilirse, şüphesiz (ona) pek çok hayır verilmiş demektir…” (Bakara / 269)

Ayet-i kerimelerden anlaşıldığı gibi büyük bir hayır olan “hikmetin” veriliş gayesi “şükür”dür. Çünkü Halık-ı Rahman’ın ibadından istediği en mühim iş şükürdür.”(2) Şeytanın insana yaptıracağını iddia ettiği ve bununla övündüğü kötülük de şükürsüzlüktür.

“Sonra gerçekten onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım. Onların çoğunu şükrediciler olarak bulamayacaksın.”
(A’raf / 17)

Sıkıntıların arttığı zamanlarda her yönden insana yaklaşan şeytan, şükürsüzlük kapısından içeriye girerek insanı bunaltan telkinlerde bulunur. Allah’ın sayısız nimetlerinden gaflete düşenlerin gözünde olumsuzlukları büyütür, onları şükürsüzlüğe iter. Müslüman, iman gücüyle ve istiâze kılıcıyla o düşmana saldırıp onu o kapıdan def etmelidir ve unutmamalıdır ki; “Şükrün mikyası kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helal demeyip rast geleni yemektir.”(3)

Elhamdulillahirabbilalemin.

1) 28. Mektup, 5. Risale, 5. Mesele
2) A.g.e, aynı yer
3) A.g.e, aynı yer


Nevin Yapıcıoğlu / Nisanur Dergisi - Eylül 2016 (58. Sayı)
18-09-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.