Eşreften Esfele Düşüş

Aynur Sülün
İnsan ruh, nefis ve beden üçlüsünden oluşan bir varlıktır. İnsanın bedeni; yüce olan ruhu ve düşük derecedeki nefsinin yönlendirmeleri altında hareket eden bir araç gibidir. Ruh ve nefis birbirinden farklı arzulara, yönelişlere sahiptir. Onun içindir ki insan, ikisi arasında bir ulviye çekilen, bir de süfliye çekilen; bazen düşen, bazen de kalkan bir varlıktır.
İnsan ruh, nefis ve beden üçlüsünden oluşan bir varlıktır. İnsanın bedeni; yüce olan ruhu ve düşük derecedeki nefsinin yönlendirmeleri altında hareket eden bir araç gibidir. Ruh ve nefis birbirinden farklı arzulara, yönelişlere sahiptir. Onun içindir ki insan, ikisi arasında bir ulviye çekilen, bir de süfliye çekilen; bazen düşen, bazen de kalkan bir varlıktır. 

Bazı İslam düşünürleri insan ruhunun, kendisini devamlı kulluğa çağıran ‘ikinci bir Peygamber görevi’ yaptığını söylerler. Nefsin ise ‘insanın maddi vücudu için çalışan, onu çamurlaşmaya çeken yanı’ olduğunu ifade ederler. İnsanın, bu iki yanı arasında kalan bir varlık olarak kendisini iyi tanıması gerekiyor ki; iç duygularını doğru tahlil edebilsin. Bu çekişmede hangi tarafın etkisinde kaldığını… Akıl ve irade ipinin hayrın mı şerrin mi eline geçtiğini… İçinde doğan duygu, düşünce ve kararların süfli mi, ulvi mi olduğunu idrak edebilsin…  Davranışlarının nefsinden mi, imanından mı beslendiğini bilebilsin.

İnsanın ruhu kendisi farkında olmasa, hatta inkâr etse dahi kal-u beladan bu yana Allah’a iman etmiştir. Fakat nefsinin zindanına düşüp, dünyayı tek gayesi ilan eden insan, içinde kaynayan o imanı idrak edemez, anlamlandıramaz hale gelir. Bu yüce ruhun uyarışlarını, telkinlerini duyamaz hale gelir. Nefsin arzularına sürekli itaat, dünyaya yapılan yatırımların artması nefse devamlı prim verir, gücüne güç katar. Sonunda nefis o iman etmiş olan yüce ruhu, adeta balçıkla sıvar ki bir daha telkinleri duyulmasın.

“Kendini tanıyan insan Rabbini tanır, Rabbini tanıyan kendini tanır”
.(Hz. Ali)

Mistik Hristiyanlık anlayışına göre bütün öğrenmelerin başında ‘kendini tanıma, kendini bilme’ gelir. İslam bilginleri, ilmin temeline kendini bilmeyi yerleştirmişlerdir. İnsan kendisini tanıdığı oranda kendisi hakkında birçok bilgiye ulaşabilecek, hayata bakışını etkileyen iç duygularını tanımlayabilecek, amellerini harekete geçiren o gizli niyetleri yakalayabilecek ve asıl kaynağını keşfedebilecektir. Onun için kendini tanıyan hem Rabbini, hem kâinatı, hem de kâinat karşısındaki konumunu öğrenme yoluna girmiş olacaktır. Üstelik ruh, nefis ve beden üçlüsüne bağlı olan maddi ve manevi cihazlarını daha iyi idrak etmiş olacaktır.

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır.”(Yunus Emre)

Şimdi ruhun ve nefsin sadece birkaç özelliğinden bahsedip, hayatımıza olan etkilerine değinmeye çalışalım inşallah!

İnsanın ruhu kendisini devamlı kulluğa çağırır… İnsan ise onu dinledikçe yücelir, itminan olur ve huzura erer. Bilinçli bir kulluğa devam ettikçe manevi anlamda yükselme yolculuğu (seyr-u süluk) başlamış olur. Bu yolculuğun sonu yoktur, çünkü kemalin bir durağı yoktur.     
                  
“Pişmanlık duyup tevbe edenleri, ibadete devam edenleri, hamd edenleri, ilim elde etmek için seyahat edenleri, iyilikle emredenleri, kötülükten men edenleri, Allah’ın koymuş olduğu hududu ve şer’i hükümleri koruyanları müjdele.”(Tevbe / 112)

Ayette sayılan amellerin hepsi bir bütün olarak kulluk kapsamına giriyor. Ruhumuz ancak bize yüklenen bu vazifeleri bir bütün olarak ele alıp yöneldiğimiz oranda tatmin olacaktır. Seyr-u süluk sadece kendine has ibadetleri yapmakla gerçekleşecek bir yolculuk değildir. Kulluğun toplumu ilgilendiren kısımlarını ihmal etmek, kulluğu kırpmaktır. Toplumu değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik işleri, hamd etmekten, şükretmekten, tevbe etmekten, ibadet etmekten ayırt etmemek gereklidir. Mümin, Allah’ın müjdelediği müminlerin vasıflarına bir bütün halinde sarıldığında ruhu tam anlamıyla mutmain olup, gerçek huzura kavuşmuş olacaktır.

İnsanın ruhu onun baki yanıdır… Ruh ebedi olduğu için fani şeyler onu mutlu etmiyor. Baki olan Allah’a ait olduğundan baki kalacak olan değerlere bağlı. Onun içindir ki dünyalıklara karşı yabancılık hissediyor. Hatta bazı arifler insanın bu dünyada adeta Hz. Yusuf (AS)’un düştüğü kuyu gibi kuyuda olduğunu; ölüp Rabbine kavuşunca dünya kuyusundan kurtulacağını söylerler. Bu dünya kuyusunda insanı aydınlatacak ışık kulluktur, dünyalıklar değil…

“Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla (kullukla) tatmin olur.”
(Rad / 28)

İnsanın ruhu insanın asıl olan yanıdır… İnsan kendi olan ruhunu dinledikçe özgürleşir. Çünkü uyduğu kararlar kendi kararlarıdır, kal-u belada verdiği sözlerdir. Kendisine yabancı olan nefsine değil; bizzat kendisine yatırım yapmıştır. İnsan kendisi olduğu oranda taklitçilikten kurtulur ve şahsiyetine verilen tüm özellikler işinde, ibadetinde, okumalarında, davranışlarında ortaya çıkmaya başlar. Kendi şahsiyetini bulur, kimsenin gölgesi olmayıp, iç huzura erer.

İnsan maddi değerlere bağlandığı oranda ruhu acı çekiyor… Çünkü faniye bağlılık, ruha özgürlük alanını daraltıyor.

“İnsanın isteklerinin sonu yoktur.”(Hadisi Şerif)

İnsan maddi, fani olan bir isteğine kavuştuğu zaman; içinde hemen yeni bir istek güneşi doğuyor ve tüm hücrelerini kuşatıyor. Doğulu bir filozofun dediği gibi “İnsan tükettikçe tükeniyor.” En son kendi ben’ini (şahsiyetini) kaybediyor. Kendisini, artık sahip olduğu fani ve maddi unsurlarla öne çıkartmaya, tanımlamaya başlıyor. Ölçülerini başkalarının bakış açıları ve beğenisine göre belirleme duygusu arttıkça, ruhsal bir boşluk da artıyor. Kişi o boşluğu kapatmak için yeni tatmin yolları arayışına giriyor. Hep daha fazlasını, herkesinkinden farklısını, güzelini, özelini elde etme yarışında acı çekiyor.

İnsanın ruhu devamlı ahlaklı olmayı telkin ediyor… İnsana, tüm insanlık ailesinin menfaatini, hayrını, mutluluğunu kendi hayrı olarak görmeyi telkin ediyor. Adaleti, ihsanı, anneye babaya itaati, fedakârlığı, merhamet ve şefkati emrediyor. İnsan ahlaki değerlere sarıldıkça kulluğun önemli bir cüzünü yerine getirmiş oluyor. Nefis ise bencilliğe davet ediyor. Yalnızca kendini düşünme duygusu ise hayvanlara has bir haslettir.

Nefis, insanı fani olana bağlama derdi güdüyor… İnsanı, ahireti unutmaya sevk ederek esfeli safilin yoluna katmaya çalışıyor. Bu yola giren yolcu eğer toparlanıp da kendi hakikatine dönmezse, mutsuzluk ve umutsuzluk onun yoldaşı oluyor. Her hazzının ortasında elemler boğazına yapışıp, nefesini kesiyor… Artık mutluluklar geçici, hazlar hüzünle karışık, hayaller geçmişi özlemeyle meşgul, duygular yorgun, gelecek kaygıları hücre hücre depreşmede… Ve ortada dışarıda dağ gibi dursa da içten içe yenilmiş, freni bozulmuş bir insan... Kâinatın öznesi, mahlûkatın en şereflisi, en vasıflısı iken tüm gücünü (manevi) yitirmiş, nefisle oynadığı kumarda kendisine emanet edilenleri kaybetmiş bir insan… Tohumun ve çekirdeğin kendisi için yarıldığı, yerin ve göğün kendisi için döşendiği insan, eşreften esfele olan düşüşünü yaşıyor…

İnsan, nefsin isteklerini yaptıkça elinde olanlara karşı bıkkınlık duyguları artıyor. Elindekilerden bıkkınlık, insanı şükürsüzlüğe, hatta isyana götürüyor. Mevlana’ya göre ‘faniyi seven insan her zaman elindekinden bıkkın ve elinde olmayanın arayışı içindedir’.

Ruhun arzularıyla nefsin arzularını saymaya devam etsek bitiremeyiz. Ancak şunu diyebiliriz ki; insan ruhu tüm güzelliklere talip iken nefis, tüm çirkinlikleri arzulamada. Dünyada gerçek doyuma ve huzura kavuşabilmenin yolu da ruha yatırım yapmada… Yani kullukta…

Aynur Sülün / Nisanur Dergisi – Temmuz 2017 (68. Sayı)
 
04-07-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.