Evvelimiz Ahiretse Sonumuz Cennet Olur!

Esra Gülşahin
İnsan yaratılışının yegâne amacı kulluktur. Dünya bunun için insan hizmetine sunulmuş; hayat içindeki tüm kolaylıklar bu gayeyi yerine getirebilmek için birer vasıtadır. Peygamber ve kitapların gönderiliş amacı da; insanın yönünü ahrete çevirip, kulluk makamına yükseltip önceliği imana veren takvalı yürekler yetiştirmektir. Fakat ne yazık ki çoğu kez unuttuğumuz bu gerçek, bizi kalbi ve ameli bir takım asıl gayelerden alıkoyuyor.
İnsan yaratılışının yegâne amacı kulluktur. Dünya bunun için insan hizmetine sunulmuş; hayat içindeki tüm kolaylıklar bu gayeyi yerine getirebilmek için birer vasıtadır. Peygamber ve kitapların gönderiliş amacı da; insanın yönünü ahrete çevirip, kulluk makamına yükseltip önceliği imana veren takvalı yürekler yetiştirmektir. Fakat ne yazık ki çoğu kez unuttuğumuz bu gerçek, bizi kalbi ve ameli bir takım asıl gayelerden alıkoyuyor.

Sormak lazım, dünya ve ahiret zıtlaması yaşayan kalplerin eğilimi en çok hangi yönde? Ahirete imanı olan insanın ameli, önceliği neye veriyor? Bu soruları samimice kendimize sorup nefsten arınmış ‘gerçek’ cevapla süslemek bizi bir adım ileri götürecektir inanın. Az biraz tefekkürle hasbihal içinde olmak, evvelimizin neyi içerdiğini tüm çıplaklığıyla gösterecektir.

Biraz hayatın içinden ‘dünyalığı’ temaşa edip ne çok kaybımızın olduğunu müşahede edelim. Öncelikle kulluğun, sadece belli vakit veya zamanlara münhasır olmadığını bilelim. Ve her ne yaparsak yapalım her şeyin hesabının bir gün ahirette alınacağına dair ahiret bilincini de zihnimize taşıyalım.

Sosyal ilişkiler dâhil her anımızı ahiret bilinci üzerine inşa etsek ve dünyalığı değil de ahireti önceliğe koysak karımız fazla olacaktır. Bir insanın haftalık sohbeti varken gitmeyip o günü temizlikle doldurması ya da o hafta kendisini yorgun hissederek gitmemesi fakat arkadaşına kahve içmeye gitmesi önceliğinin dünya olduğunu gösterir.

Saatlerce TV başında oturup zamanın birçok kısmını müstehcen dizi ve programların başında harcaması, insanın önceliğinin dünya olduğunu gösterir. Bir Müslüman’a ilim öğrenmek farz iken vaktini internet başında boş muhabbetlere esir edip, faydasız uğraşlarla meşgul olması, önceliğinin dünya olduğunu gösterir.

Konuşmalar ‘tebliğ’ kokması gerekirken, gıybet oluyorsa hatta ‘gıybet yapmazsak ne konuşacağız’ gibi çirkin bahanenin ardına saklanılması, önceliğin dünya olduğunu gösterir. Misafirlikler saf bir ziyaret ilişkisini yansıtmıyor, aksine misafir edildiği evin ikramına, eşyasına göz dikmiş olunması, önceliğin dünya olduğunu gösterir.

Tesettürünü modayla harmanlamış nefsi zevkin dürtüsüyle ‘kendini beğendirme’ telaşesine düşmüş bir insanın önceliğinin dünya olduğunu gösterir bu hal. Peki ya önceliği dünyalığa verdiğimiz daha birçok yanlışımız varken ne kadar büyük bir kayıp içinde olduğumuzu hissedebiliyor muyuz?

İki sevginin bir kalpte olmayacağı hasebiyle dünyalığı ilk sıraya almak ahireti arkaya attığımızı gösterir. Nefs-ins ve cinni düşmanlarında en nihayetinde yapmak istedikleri tek hedef de bu! Dünyalığı kalplere koymak, aslımızı unutup, özümüze yabancı kalıp bu dünya serüvenin kaybedeni olmak!

Fakat şöyle bir düşündüğümüzde ve hayallerimizi düşlediğimizde ne kadar da dünyaya dair çalıştığımızın ve dünyayı listemizin en başına koyduğumuzun farkında olacağız! Ahiret bilinci her şeyi kapsamakla birlikte Müslüman her duruşuyla, ahireti öncelemekle mükelleftir.

Gezmelerimiz, muhabbetlerimiz, hayat içinde insanlara karşı duruşumuz hep iki seçeneği gösterir. Ya dünyadan yana, ya ahiretten taraftır… Eğer her bir amel ya da niyette ilk akla gelen ahretse ümit var olalım! Fakat ahiretin hesabını yapmayıp hatırımıza hiç almıyorsak korkalım…
Dünyalıklar, bedenleri o kadar kaplamış ki; TV dizilerine ya da programlarına karşı duruşu olan insanlar ya da gıybet yapıldığında hemen susturmaya çalışan ve hiç yapmamaya çalışan insanlar garipsenir olmuştur. Bir yolculuk esansında namaz için muavine çağrı da bulunan insan, o arabada şaşırtıcı gözlerle bakılan olmuştur. Çocuğu hasta dahi olsa, kendisi yataktan çıkamayacak kadar kötü de olsa sohbetlerini ihmal etmeyen insanlara hayretle bakılır. Tüm bunlar Müslüman’ın yapması gereken hassasiyetler iken farklı bir penceren bakılması ‘ahireti’ başrole koymadığının habercisidir.

Kulluk için yaratılan insan, dünyayı imar etmeye ne de meraklıdır! Temizlik için saatleri verip farz olan namazı geciktirmek ya da yorgunluktan dolayı sadece farz namazı kılmakla yetinmek… Ya da dünya cezbesiyle alışveriş furyasına kapılıp namazı kazaya bırakmak… Tüm bunlar sadece farz ve en önemli olan namaz ibadetini, dünya telaşesinin nasıl da alıkoyduğunu gösterir.

Ve tüm bunlar aslında en çok neyi imar ettiğimiz; en çok neye hazırlık yaptığımızı gösterir. Hayatın iç noktalarına eğildiğimiz zaman ne yazık ki; bu karelere yabancı değiliz ve belki çok da aşinayız. Ancak bunu pişmanlık kabul etmeyip farkında bile olmamak daha büyük yanlıştır.

Ashabın hayatına baktığımızda; mal, çocuk, şöhret, hiçbir anlamda dünyalığı ön plana koyduklarını görmüyoruz. Varsa yoksa düşledikleri, hedefledikleri ve pratiğe döktükleri ahiret! Yaşantımızla kıyas edilse apayrı iki yolun yolcuları olarak temaşa edilir.

Sadece Kab b. Malik (RA)’in Tebük Seferi’ndeki gevşekliğine şahit oluyoruz. Fakat sonrasında gelen pişmanlık bizi kendisine daha çok hayran bıraktırıyor. Onun gevşekliği bizim onlarca gevşekliğimizle kıyas bile edilemez. Peygamber Efendimiz (AS) hayatta olsaydı Kab b. Malik’e gösterdiği tavrın daha fazla ve şiddetlisini bize göstermez miydi, sizce de? Ahiret yolunda sadece bir gevşeklik değil binlerce gevşeklik içinde bocalamıyor muyuz?

Sözün özü biz -tabir-i caizse- ahireti; cennet cehennemi ciddiye almıyoruz! Dünyaya dalış ve ahiretten sorumlu tutulacak hadiseleri göz ardı etmek ciddiyetsizlikten ileri geliyor. Elimizi ateşe dokundurduğumuz an yanacağını ‘yaşayacağımızdan’, ateşi ciddiye alıyoruz ve ona karşı duruşumuz belli! Fakat bir imtihan yurdudur ki yaptığımız her şeyin sevap ve cezası hemen verilmiyor, erteleniyor. Sonuç odaklı yaşayan insan ise işlediği bir günahın hemen cezasını ‘yaşayamadığı’ için dalıyor. Fakat imtihan tam bu noktada başlıyor.

Bilmek, iman etmeye yeter. İmanı güçlü kılıp tedbir almaya, ahireti ciddiye almaya yeter. Yeter ki; amellerimizin öncesindeki o iç hesap ahiret üzerinden değerlendirmeye alınsın, ilk düşündüğümüz ahiret olsun… O zaman amellerimiz de o yolu bulacaktır.

İşte o zaman, dünya bizi esir almayacak! Belki biz ahireti cennetle süslemeye azmetmişken dünyamız da güllük gülistanlık olacak. Unutmayalım ki; evvelimiz ahiretse, sonumuz cennet olur.

Peki ya evvelimiz dünya olursa? …

Esra Toprak / Nisanur Dergisi - Şubat 2016 (51. Sayı)
 
24-02-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.