Ey Gönül Aşım!

Elif Yüksek
Bir okyanusun enginliği… Yükseklerden inen, bembeyaz köpüklü bir şelalenin çağıltısı… Göğün maviliği… Sabah melteminin serinliği… Pembe bir gülün kokusu… Bir bebeğin gülümseyişi… Bir yetimin masumiyeti… Taptaze bir ekmeğin sıcaklığı… Soğuk bir suyun tadı… Ve en umulmadık bir vuslatın lezzeti doluştu içime! Anınca seni…
Bir okyanusun enginliği… Yükseklerden inen, bembeyaz köpüklü bir şelalenin çağıltısı… Göğün maviliği… Sabah melteminin serinliği… Pembe bir gülün kokusu… Bir bebeğin gülümseyişi… Bir yetimin masumiyeti… Taptaze bir ekmeğin sıcaklığı… Soğuk bir suyun tadı… Ve en umulmadık bir vuslatın lezzeti doluştu içime! Anınca seni…

Zaten her anışımda döner devrim. Bambaşka bir ben olur çıkarım. Gâh cennet bahçesinden bir köşeye, gâh sevinç yumağına döner gönlüm. Emsalsiz bir koku yayılır burc-u ruhumda. Enfes bir tad belirir anında, mefkûreyi zamanda…

Sen, ey kara yağız atım! Ey, kolum kanadım… Ey gönül aşım… Yolumda yoldaşım… Arkadaşım…

Sen ki hüznüme katık! Tadın damağımdan gitmiyor. Verdiğin huzur aklımdan çıkmak bilmiyor. Sükûnetine hayranım ve her dem muhtacım… Seni bana verene şükür. Seni bana tattırana bin teşekkür…

Neyleyim ben sensiz hayatı? Sensiz geceleri, ne diye geçireyim? Günümde yoksan sen, ne edeyim? Sensiz bir sabaha niçin kırpılsın gözlerim? Sensiz demlerin ahını n’olur çekmeyeyim…

Sen bana Rabbimin lütfu keremi; atamdan yadigârsın! Havva validemden bana kalansın. Can özüm, de hele nedendir bu telaşın? Yerin yurdun kalbim benim; yad ellere bırakmam, bunu böyle bilesin.

Sen olmasaydın; ben olmazdım, biliyorum! Sen olmasaydın; ötelere uzanmazdı düşlerim, anlıyorum.

Sahi sen olmasaydın; acıları çekilir kılan… Sevinçleri anlamlandıran… Zorlukları kolaylaştıran… Arayı bulan… Ötelere uçuran başka bir şey olur muydu? Olabilir miydi?

Sen olmasaydın; güldüren… Ağlatan… Hatırlatan… Unutturan… Konuşturan… Susturan… Acıtan… Okşayan… Titreten… Sarıp sarmalayan şey ne olurdu? Adı ne, tadı nasıl olurdu? Kaç harften oluşurdu? Senin gibi ‘mim’le başlar mıydı o da? Boynunu büker miydi, Hakk’ın huzurunda, usulca? Sen gibi kokar; gelişi de gidişi de sen gibi yakar mıydı onun da?

Bilemiyorum… Bildiğim bir şey varsa; o da senin uğurun. Evet, uğurlusun! Seni tattığım an, talihim döndü. Bambaşka biri olup çıktım. Hayatıma renk geldi, ahenk geldi. Kal-u beladaki ahdimi hatırladım… İnsandım, anladım… Nefsimden yana bîzardım, ruhumu andım…

Evet, uğurumsun! Yeşil kuşun kanat çırpınışını duyurdun bana. Yusuf’un yırtık gömleğinin kokusunu sundun. Meryem’in yanaklarının allığını pulladın, gönül diyarıma. Asiye’nin kulaklarına çalınan nağmenin, nakaratını bellettin havsalama. Eyyub’un sabrı, Yakub’un dirayeti, Hacer’in hicreti, Haticetül Kübra’nın çilesi (aleyhimusselam), bende mana kazandı vukuunla…

Sen, tek hece sekiz harf! On sekiz bin âlemin babı…

Sen, emsalsiz bir duygu! Girizgâh-ı Visali âlisin… Sebebi halk’ı mahlûkat, nüzul-ü afitabsın. Gönüller coşkusunu sana borçlu, sevgiler varlığını. Ey, sevgilinin hal-i lisanı! Çekip gitme hayatımızdan, bizi bırakma bize. Şayet gidersen, nasıl döneriz özümüze?
 
Sen gidersen, diller dal olur. Gönüller baykuşlara tünek… Umut, Kaf dağının ardında kalır; vefa yolun başında… Cefa ayaklara paspas; musibetler ar… Düşman yeniden bürünür dost postuna ve ağyar yar…

Ey gönül aşım! Soframın en değerli katığı… Lezzet-i âli dimağımsın, vazgeçemem. Sensiz bir yaşamı, aklımdan dahi geçirmem. Gel de, tatlansın damağım. Gel de şahlansın, burağım… Bir lahza varlığına, bilsen ne kadar da muhtacım…

Ey misbâhım! Muhammed Mustafa (AS)’nın alnında beliren nura ne çok benzemektesin. Amine’nin alnına değip de onu mesrure eden… Halime’nin görünce nutkunu kesen… Bahira’nın gözlerini kamaştıran… Tevekkeli, o senden sen de ondansın! Rahman-ur Rahim’den hâsıl olansın… Gel de, aydınlansın dünyam. Gel de, belirsin şafağım… Önüm sıra nur ol bana, set ol nar-ı payıma.

Can özüm! Gönül gözüm… Ben seni, en içli duamda buldum ilkin! Ya hay deyişimdi, seni bana ilk tattıran. Sonra sır oldun, bir göründün bin kayboldun. An oldu, hepten yok oldun. Ama hep elimden tuttun! Düşmeye ramak kalmışken… En namütenahi yanında gecenin… Umudumu yitirmişken… En ummadık anında keşmekeşin… Geldin ve dirilttin. Umudu, sevgiyi, imanı, sabrı, vefayı… Öyle ki; cefayı da getirmene kızan hiç olmadı.

Ben seni, uykusuz gecelerimde; seherin serinliğinde buldum. Ben seni, mazlumun gözbebeklerinde; yetimin saçının telinde duydum. Ufacık bir iyilik, az biraz sadaka, bir tebessüm, müşfik bir dokunuş, empatik bir bakış yetti bazen seni duymama. Bazense ne diller döktüm, ne gözyaşları akıttım, ne fidyeler verdim da gelmedin! Be mübarek, deseydin ya ‘helalinin iki kaşının ortasında, avucundayım!’ Söyleseydin ya ‘yavrunun masum gözlerinin karasındayım!’ Belirtseydin ya ‘kıraat-ı Kur’an’ın yankısındayım!’ Yana yakıla, yanlış yerlerde hiç arar mıydım?

Sen namazımda, niyazımdasın! Sen adağımda, gözyaşımdasın. Sen infakımda, sadakamdasın. Rabbimi her anışımda, sol yanımdasın. Sen sıdıka yanıma en yakışansın. Gözlerimin karası senle aydınlanır. Şevkimi bileyen, azmimi besleyen, aşk ve şevk veren senin varlığın…

Ey uğurum! İsterim ki herkeslerin uğuru ol. Dilerim ki her gönülde kendine bir yer bul. Kiminde çok kiminde az yer tut; ama ol. Ki; ‘halife’lik sırrına erebilsinler… Yaşam denizine can simidi mahiyetinde bir hamd ile dalabilsinler… Vefayı baş tacı, sevgiyi gönül ilacı kılabilsinler… En Sevgili’nin adını anabilsinler… Ve her anışta fersah fersah yollar alabilsinler…

Bu Ramazan, senle ne güzel olur! Sahuru sen, iftarı senken ne özel olur. Gününe takat, sofrasına bereket, gecesine ehemmiyet katarsın. Sen gibi bir katığı, gönül nerde arasın? Başka ne zaman tatsın? Sensiz nasıl varsın? En Güzel’in rızasına ve Cihanı Yar-i Güzin’in hitabına…

Ey Gönül aşım/ız!

Gel! Gel de bu Ramazan gönüller doysun. Ruhlar tok, dimağlar şad olsun…

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi – Haziran 2017 (67. Sayı)
 
11-06-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.