“Fenalığı Kendinden, İyiliği İse Allah’tan Bil!”

Zehra Yüksek
Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyenler! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’an’ı dinle. Hükmüne muti ol, Ona yapış ve ahkâmıyla amel ederek fenalığı kendinden iyiliği ise Allah’tan bil! İşte bak o iki kardeş; biri ruh-u mü’min ve kalbi salihtir...
Şu dünya ve dünya içindeki ruhani, insani ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini ve eğer hak din olmazsa dünya bir zindan olması ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu ve şu âlemin sırrını açan beşeriyet ruhunu zulümattan kurtaran “La ilaha illallah” olduğunu anlamak istersen, şu temsili hikâyeye bak ve dinle:

İki kardeş uzun bir seyahate beraber çıkarlar. Gitgide yol ikiye ayrılır. O iki yolun başında ciddi bir adam görürler ve ona sorarlar: “Hangi yol iyidir?” O da onlara: “Sağ yolda kanun ve nizama uyma mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise özgürlük ve hürriyet vardır. Fakat o özgürlük içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Artık tercih sizin…”

Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş “Allah’a tevekkül ettim” deyip sağ yola gider. Kötü huylu olan diğer kardeş ise sırf özgürlük için sol yolu tercih eder. Şimdi zahiren hafif fakat manen ağır vaziyette giden bu kişiyi hayalen takip edelim…

İşte bu kişi, dereden tepeden aşıp, gitgide büyük bir sahraya varır. Ansızın müthiş bir ses işitir. Bir de ne görsün! Dehşetli bir aslan meşelikten çıkıp ona hücum ediyor… O da korkudan kaçıp kendisini altmış arşın derinliğinde olan susuz bir kuyuya atarken, birden elleri kuyunun duvarında göğermiş olan bir ağaca yapışır. O ağacın iki köküne biri beyaz diğeri ise siyah olan iki fare musallat olmuş kesiyorlar… Yukarıya baktı, aslan nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor... Aşağıya baktı, dehşetli bir ejderha başını kaldırmış otuz arşın yukarıdaki ayağına tekarrüb etmiş. Ağzı kuyu ağzı kadar geniş… Kuyunun duvarı ise ısırıcı ve muzır haşeratlarla dolu… Ağacın başına baktı ki bir incir ağacıdır. Fakat harika olan, çok çeşitli ağaçların meyveleri cevizden nara kadar başında yemişlerin var olması... Ama befehminden anlamıyor ki bu iş basit bir iş değildir. Bu işler tesadüfü de olamaz ve pek büyük bir işlettiricinin var olduğunu düşünemez. Şimdi bunun kalbi, ruhu ve aklı şu elim vaziyetten gizli feryad ve figan ettikleri halde nefs-i emaresi, güya bir şey yokmuş gibi bilmezlik edip, ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp kendi kendini aldatarak bir bahçede buluyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başlar. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. İşte bu bedbaht kişi, su-i zan ile gördüğü hakikati basit zannetti ve öyle de muamele gördü. Zira Cenab-ı Hak: “Kulum beni nasıl tanırsa onunla öyle muamele ederim” diye buyuruyor.

İşte şimdi de o mübarek akıllı zat gidiyor. Fakat kardeşi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlaklı olduğundan güzel şeyler düşünür, kendi kendine ünsiyet eder. Hem kardeşi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor, nizamı bildiğinden asayiş ve emniyet içinde serbest gidiyor…

Ve bir bahçeye rast gelir. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var, hem bakılmadığı için mundar şeyler de… Kardeşi de böyle bir bahçeye rastlamıştı. Fakat o mundar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zat ise “her şeyin iyisine bak” kaidesiyle mundar şeylere hiç bakmadan, iyi ve güzel şeylerden istifade ederek çıkıp gider. Sonra gitgide o da kardeşi gibi bir sahra-i azamiyeye rastlar, birden hücum eden bir aslanın sesini işitir, korkar fakat kardeşi kadar değil... Çünkü hüsnü zannı ve güzel fikri ile “şu sahranın bir hâkimi var ve bu aslan o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var” diye düşünüp teselli bulur. Fakat yine kaçar. Ta altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast gelir. Aynı kardeşi gibi bir acayip vaziyet görür, fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif, çünkü güzel ahlakı ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor. İşte bu sebepten şöyle düşündü ki: “Bu acayip işler birbirleriyle alakadardır. Hemen bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir sır vardır. Evet, bunlar bir gizli hâkimin emri ile dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor.”

Sonra ağacın başına bakar, bir incir ağacıdır. Fakat başında binlerce ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün korkusu gider, çünkü kat’i anladı ki, bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir. Ve bir sergidir. O hâkim, bağ ve bostandaki meyvelerin numunelerini bir mucize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ikram ettiği yiyecekler birer işaret suretinde o ağacı süslemiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç binlerce ağacın meyvelerini veremez. Daha sonra bu sırrın anahtarı ona ilham olana kadar dua eder…

“Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum, sana hizmetkârım, senin rızanı istiyorum. Ve seni arıyorum.” Diyerek yalvarır. Nihayet kuyunun duvarı yarılıp şahane nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açılır. Ejderha ve aslan iki hizmetkâr suretine girerek onu içeriye davet ederler.

Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyenler! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’an’ı dinle. Hükmüne muti ol, Ona yapış ve ahkâmıyla amel ederek fenalığı kendinden iyiliği ise Allah’tan bil! İşte bak o iki kardeş; biri ruh-u mü’min ve kalbi salihtir. Diğeri ise ruh-u kâfir ve kalbi fasıktır.

O iki yoldan sağ olanı Kur’an ve imandır, sol ise isyan ve küfrandır. O yoldaki bahçe ise cemiyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayatı içtimaiyedir ki; hayır ve şer, iyi ve kötü, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. O sahra ise şu arz ve dünyadır. Aslan, ölüm ve eceldir. Kuyu, bedeni insan ve zamanı hayattır. O altmış arşın derinliği ise ömr-ü vasati ve ömrü galibi olan altmış seneye işarettir. O ağaç, müddeti ömür ve madde-i hayattır. O siyah ve beyaz iki hayvan, gece ve gündüzdür. O ejderha, ağzı kabir olan ahiretin önündeki eşiktir. Fakat o ağız, mü’min için zindan bir bahçeye açılan kapıdır. O haşeretler ise dünya musibetleridir, zira mü’min için gaflet uykusuna dalmasın diye tatlı bir ikazdır. Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevi nimetlerdir ki; Cenab-ı Hak mutlaka onları ahiret nimetlerine bir liste hem de cennet meyvelerine müşterileri davet eden numuneler suretinde yapmıştır.

El hâsıl, her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yaparsa; zahiren cennette de olsa manen cehennemdedir ve her kim hayat-ı bakiyeye ciddi müteveccih ise saadet-i dareyne mazhardır. Dünyası bir o kadar fena ve sıkıntılı olsa da…

Zehra Ayhan / Nisanur Dergisi – Aralık 2012

(İman ve küfür muvazeneleri 8. söz)
 


 
18-12-2012 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.