Haydi, İslam Eczanesine!

Hacer Sara Arslan
İnişli-çıkışlı hayatımızın, sınırlı güç ve kabiliyetlerimizin getirisi olarak, ölümümüze kadar çeşitli imtihanlardan geçeriz. Acı çekeriz, hastalıklara muzdarip oluruz, yakınlarımızı kaybederiz, dostumuzun vefasızlığına canımız sıkılır, ailevi sorunlar bir yandan yıpratır vs. Hangi kapıyı çalsak sıkıntılı insanlarla karşılaşırız. Yüzde yüz ‘mutluyum’ diyen hiç olmamış ve olmayacaktır. Bu noktayı iyi kavramalıyız.
İnişli-çıkışlı hayatımızın, sınırlı güç ve kabiliyetlerimizin getirisi olarak, ölümümüze kadar çeşitli imtihanlardan geçeriz. Acı çekeriz, hastalıklara muzdarip oluruz, yakınlarımızı kaybederiz, dostumuzun vefasızlığına canımız sıkılır, ailevi sorunlar bir yandan yıpratır vs. Hangi kapıyı çalsak sıkıntılı insanlarla karşılaşırız. Yüzde yüz ‘mutluyum’ diyen hiç olmamış ve olmayacaktır. Bu noktayı iyi kavramalıyız.

Öte yandan sıkıntısız bir hayat istiyorsak, hayal kırıklığına uğrayacağımızı bilelim. Bu ilahi bir kanundur ve iman imtihanıdır ki yüce Rabbimiz buyuruyor:

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece `iman ettik` demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?”
(Ankebut / 2)

Dolayısıyla işe rıza ile başlamalı ama bununla da kalmamalıyız. Nedenlerle uğraşmak yerine, çarelere başvurmalıyız. Hasta isek bedeni, ruhsal sıkıntılarımız varsa manevi önlemler almalıyız. Sabır, şükür, dua, hoşgörü kavramlarını ilaç; fıtratımızda var olan ‘unutma’ ve ‘alışma’ gibi huyları da silah olarak kullanmalıyız.

Bazı araştırmalar, hastalıkların yüzde sekseninin psikolojik etkenlere bağlı olduğunu söylüyor. Demek ki her türlü hastalığın çaresi yine psikolojide bitiyor. Buna göre -sadece hastalıklar değil- her türlü çöküntümüzü giderebilmek için farklı bir bakış açısına ihtiyaç duyuyoruz.

Özellikle hanımlarda bir takım zaaflara ya da yanlış değerlendirmelere rastlıyoruz. Ortada bir musibet, sıkıntı var. Belki kronikleşmiş ve görünürde çaresi yok. Bu durumda kadın kendini yiyip bitiriyor. Dünya onun için anlamsızlaşıyor... Yeryüzünde tek dertlinin kendisi olduğunu vehmediyor... Acısını, eşinden ve çocuklarından çıkarmaya kalkıyor. Fiili ve kavli hiç bir şey yapmasa dahi gün boyu asık suratlı dolaşıp evin huzurunu kaçırıyor. Böyle birine sormak lazım: Tüm bunlar sıkıntını gideriyor veya hafifletiyor mu?

Malumdur ki; bu davranışlar, yaranın hacmini büyütmekle kalmayıp başka yaralar açıyor. Evet, bu sıkıntıyı hafifletmenin bir yolu olmalı... Nasıl mı? Kadın kendince çareler üretiyor sonra... Kendini tamamen dünyevi işlere adıyor. Bir bakıyorsunuz adeta temizlik hastalığı baş göstermiş. “Neden kendini bu kadar yoruyorsun?” diyenlere verdiği tipik cevap genel hatlarıyla şöyledir: “Ne yapayım, derdimi unutmak için oyalanıyorum işte…”

Ya da bir bakarsınız sadece saatlerini geçirmek için gayri ahlaki TV programlarına dalmış... Lezzetli bir kaç saat geçirmek için gıybet seanslarına katılmış... Alışverişe merak salmış, iyi gelir diye... Gezmeleri de unutmamak lazım tabi ki de...

Gelin böyle birine de soralım: “Beyniniz ve içini kemiren dertleriniz ve ya ağrılarınız sizinle olduğu müddetçe, bu aktiviteler(!) yarar sağlar mı?”

Malumdur ki bunlar geçici ve sonra yarayı nüksettirici özelliğe sahip oyalanmalar...

Peki, böyle bir kimse, hangi bakış açısına sahip olmalı ki; yarası küçülsün, kalıcı çözümler getirsin?

Çok basit ve masrafsız bir yöntemle... Nasıl mı? Haydi, birlikte irdeleyelim...
...

Duygular karmaşasında cebelleşen insanlar olarak etrafımızı seyre dalıyoruz. Annemizin akrabaları, babamızın akrabaları... Eşimizin tarafı, dostumuzun ailesi... Kardeşlik bağı kurduğumuz kişiler... Okuyorsak sınıfımız ve okulumuz... Çalışıyorsak iş arkadaşlarımız... Ve bunların hepsinin kendi ailesi ve çevresi...

Evet, etrafımızda yüzlerce, hatta binlerce direk ya da dolaylı iletişim kurduğumuz insan var. Sadece kendi çevremize baksak hiç yalnız değiliz. Ve bu yüzlerce insanın hepsinde bir elem, bir sıkıntı, bir imtihan, bir hastalık, ölüm vs... Dönüp baksak, bizden daha yaralı onlarca insan...

Bizim başımız ağrıyorsa, öteki bir bacağını kaybetmiş. Biz çocuğumuzla sıkıntılıyken, öteki çocuğunu kaybetmiş... Bizim kiramıza zam geldi diye üzülürken, öteki evine ekmek alamamış...

Biraz daha genişletelim mi bu pencereyi?

Biz sokağımızda özgürce yürüdüğümüzde, yağan yağmurdan şikâyet ederken, öteki evinde üzerine yağmak üzere olan bombalardan ürkmüş...

Biz üniversitede istediğimiz bir bölümü kaybettik diye depresyona girerken, ötekiyse bütün hayallerini kaybetmiş…

Biz bu haftaki dizimizi kaçırdık diye öfkelenirken, öteki bütün ailesini kaybetmiş... Bize bir hastalık musallat oldu diye üzülürken, ötekinin hastaneleri bombalanmış...

İlaç mı istiyoruz?

Oyalanmak mı?

Unutmak mı?

Makul, vicdani ve çözüm odaklı bakarsak; bizden daha kötü durumda olanların hali, bize imtihanlar karşısında bir edep öğretir... Had bilmeyi, şükretmeyi, bedenimizin ve hiç bir şeyin tamamıyla bize ait olmadığını, onu var edenin ona dilediği gibi tasarrufta bulunduğunu ve zerre küçüklüğünde bir mikroptan veya bir tasadan dolayı eriyip biten insanın sınırlı gücünü...

Evet, bundan daha tesirli bir ilaç eminim ki yoktur. Psikolojimiz dünyevi meşgalelerde değil, Müslüman kardeşlerimizin, zulüm görenlerin, darda olanların yardımına koşmakla düzelebilir.
İyilik yapmak, başkalarının derdiyle dertlenmek, güne yapacak bir işimizin olduğu sinyalini vererek başlamamızı sağlar. Böylece hayat monotonluktan çıkıp yepyeni heyecanlara kapı açar. Ve bu, hem hastalık hem de diğer sıkıntıların unutulmasına ve ya günün büyük bir kısmında ağrıların dinme hissini duymamıza sebep olur.

Ayrıca her şeye pozitif bakmayı öğretir. Dikkat edersek; bu ilaç hem bireye hem topluma dönük bir ilaçtır. Sınırsız dozda kullanılması, girdabın içinde boğulmak üzere olan dünyamızı refaha çıkarabilir...

Öyleyse haydi İslam Eczanesine!

Hacer Sara Arslan | Nisanur Dergisi | Ocak 2017 | 62. Sayı
 
22-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.