“Her An Özeldir Orada”

Röportajlarımız
Kıymetli okurlarımız! Bu ay sizler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Sümeyye Eşin Hanımefendi ile röportaj yaptık. Kendisine toplumun içinde bulunduğu manevi durumu sorduk ve henüz döndüğü kutsal topraklara dair duygu ve düşüncelerini aldık…
Kıymetli okurlarımız! Bu ay sizler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Sümeyye Eşin Hanımefendi ile röportaj yaptık. Kendisine toplumun içinde bulunduğu manevi durumu sorduk ve henüz döndüğü kutsal topraklara dair duygu ve düşüncelerini aldık…

İğneyi kendimize batırmadan çuvaldızı başkasına batırırsak; çekilen acının tarifinin sadece kelimelerde kalacağını ve kendi gözümüzdeki koca kazığı görmeden karşımızdakinin gözündeki küçücük çöpe takılırsak; maddiyatın da maneviyatın da düzelemeyeceğini belirten Sümeyye Hanım “Kişi önce kendisini düzeltirse, kendi hata ve eksikleriyle uğraşırsa düzelme, suya atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi büyüyerek devam edecek ve tüm topluma yayılacaktır” diyor. Çocuklarımızın her taraftan kuşatılmış olduğu hakikatine vurgu yapan Eşin, ebeveynler olarak bilginin iyisine de kötüsüne de kolayca ulaşabilen çocuklarımıza biraz daha vakit ayırmamız gerektiğini belirtiyor.

Hac farizasının gerçekten de bir mahşer provası olduğunu, bu minvaldeki duyguların tarifinin de hayli zor olduğunu dile getiren Sümeyye Hanım, kutsal beldelere gitmeyi düşünenlere de “Öncelikle Resulullah (SAV)’ın hayatını, gezdiği mekânlarla beraber okusunlar. Ve bu isteklerini geciktirmesinler” tavsiyesinde bulunuyor. Sizleri röportajımızla baş başa bırakıyoruz…

Sümeyye Hanım öncelikle kendinizi biraz tanıtır mısınız?

Bismillahirrahmanirrahim. 1979 Elazığ/Palu doğumluyum. İlkokulu ve ortaokulu Diyarbakır’da okuduktan sonra Elazığ İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldum. 2001 yılında Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdim. 28 Şubat darbesiyle başlayan başörtüsü yasağından dolayı öğretmen olarak çalışamadım. 2002 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Kur’an Kursu öğreticiliği yaptım. Nihayet yasak kalktı, şu anda da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak görev yapıyorum. Rabbim salihlerden eylesin, iki çocuk annesiyim.

“KENDİMİZDEN ZİYADE BAŞKALARIYLA UĞRAŞIYORUZ”

Bir eğitimci olarak toplumumuzun içinde bulunduğu manevi durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Maneviyat, manevi eğitim ve problemler hemen hemen her kesimden insanların dillendirdiği bir konudur. Ancak bir türlü istenilen sonuçlar elde edilemiyor. Benim bunun sebebi konusundaki kanaatim, kendimizden ziyade başkalarıyla uğraşmamızdır. Birçoğumuz karşımızdakilerin düzelmesi için çaba harcıyoruz. Tavsiye, nasihat ve eleştirilerimiz başkaları içindir. Oysaki yine şunu da kabul ediyoruz ki; kişi önce kendisini düzeltirse, kendi hata ve eksikleriyle uğraşırsa düzelme, suya atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi büyüyerek devam edecek ve tüm topluma yayılacaktır. Bunu belki küçük ama ne demek istediğimi anlaşılması bakımından önemli bir örnekle açıklayayım:

Dersine girdiğim sınıfların birinde, rep müziğine ilgi duyan, saçlarını da son zamanlarda gençler arasında hızla yayılan, horozibiği gibi yukarı doğru kaldırma modasına kapılan bir öğrenci var. Derse girmeden önce sınıf öğretmeniyle sınıfın durumu ile ilgili konuşurken, öğretmen hanım bana, sınıftaki o öğrenciden bahsetti. “Hocam ara sıra bu yaptığının günah olduğunu söylerseniz belki vazgeçer” diye gayet samimi bir şekilde ifade etti. Aslında çocuk kendisi de bu yaptıklarının günah olup olmadığını soruyor. Ben de ona; dinlediğin müzikte Allah’a isyan, ahlak ve din kurallarına aykırı sözler yoksa hoş olmasa da günah olmaz. Saçlarına gelince başlı başına bu şekilde şekillendirmek günah olmasa da, eğer gayri İslami bir hayat yaşayanları taklit etmek suretiyle yapıyorsan; Peygamber Efendimiz ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ der. Onun için doğru bir iş yapmış olmuyorsun, diyorum. 

Neyse, sözü getirmek istediğim kısım şu; hoca hanım başörtülü biri, ancak üzerinde dış kıyafet (hicap, tesettür) olmadığı gibi, başı da son zamanlarda örtülü kadınlar arasında moda olduğu şekliyle deve hörgücüne benzer bir şekilde saçları yukarda. Makyajı ise ayrı bir konu…

Sözün özü başımızdaki deve hörgücüne bakmadan karşımızdakinin horozibiğini düzeltmeye çalışmaya kalkışırsak; bu mümkün olur mu? İğneyi kendimize batırmadan çuvaldızı başkasına batırırsak çekilen acının tarifi sadece kelimelerde kalır. Kendi gözümüzdeki koca kazığı görmeden karşımızdakinin gözündeki küçücük çöpe takılırsak; ne maddiyat ne de maneviyat düzelir.

“ÇOCUKLARIMIZ HER TARAFTAN KUŞATILMIŞ”

Bu minvalde bilhassa annelere neler tavsiye edersiniz?

Samimiyet, mütevazılık, hoşgörü hep başkalarının takınması geren güzel meziyetler oldu. Resulullah’ın ve sahabe-i kiramın hayatlarından kesitler sunarız ancak bizim hayatımız gayri İslami bir hayat yaşayanlardan ne kadar farklı? Her geçen gün yaşam tarzımız, dinimizin ve dinle çelişmeyen örfümüzün kurallarından gittikçe uzaklaşıyor. Böyle olunca da toplumdaki buhran çarkında hep birlikte dönüyoruz.

Bugün bilgi, insanların bir parmağının ucunda… Ancak kolay ulaşılmasından mıdır bilmem hayatı bu bilgiler ile yoğurmaktan gittikçe uzaklaşıyor toplum. Ebeveynler olarak da bilginin iyisine de kötüsüne de kolayca ulaşabilen çocuklarımıza biraz daha vakit ayırmalıyız.

Günümüzde ‘çocukla ilgilenme’ denince birçoğumuzun aklına gelen şey, okul çağında ise derslerine yardımcı olma, değilse oyuncaklarla onları oyalama anlaşılıyor. Çocuklarımız her taraftan kuşatılmış. Onun için önceliklerimizi bilmeli ve ona göre evlatlarımıza yardımcı olmalıyız. Yani “Çocuğumu hangi konumda görmek istiyorum” sorusunun doğru cevabını bulmalıyız. Belki birçok kimse “Bu ne biçim bir soru” diyecek. “Tabi ki dünyada güzel ahlaklı, dini hassasiyetleri olan biri olarak güzel bir makam ve mevkide, ahirette de Resulullah’a komşu olduğunu görmek isteriz” diyeceklerdir. Doğru ancak, biz bunun için ne yapıyoruz?

“ORADAKİ HER KARIŞ TOPRAĞIN AYRI BİR GÜZELLİĞİ VAR”

Hac vazifesini henüz yerine getirdiğinizi biliyoruz. Mübarek beldeleri ziyaret ettiniz, o enfüsi kokuyu duydunuz. Duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?

Hac, gerçekten de bir mahşer provasıdır. Onun ile ilgili duygular hangi kelimelerle anlatılır bilmem. Çünkü ne derseniz deyin hep eksik kalacaktır. Gerek eğitim hayatımda gerek meslek hayatımda ve gerekse de o kutlu beldelere gideceğimi öğrendikten sonra hem haccın fıkhi hem de manevi boyutuyla ilgili birçok şey okumuştum. O topraklara ayak bastıktan sonra anladım ki, bizzat yaşamak gerekiyormuş. O havayı teneffüs etmeden sayfalarda kalan şeylerle hac anlaşılmıyormuş.

Anlatmaya nerden başlasam ki! Her yerin ve mekânın apayrı bir güzelliği var. Biz önce Medine’ye gittik oradan başlayayım. Ravza-i Mutahhara’ya varıyorsunuz ve kendinizden geçiyorsunuz. Resulullah (SAV)’ın dünyadan irtihalinin üzerinden binlerce yıl geçmiş aslında ancak siz, sanki capcanlı orda duruyor sanırsınız. Erkeklerin ziyaretleri daha kolay… Ancak kadınlar birkaç dakika orada kalabilmek için bazen dört beş saat beklemek zorundalar. Ve bu onlara zevk veriyor.

Medine’de ayrı bir hava teneffüs ettiğim yer, Sakifetü Beni Saide oldu. Sudi Arabistan yönetimi birçok şeyin aslını muhafaza etmemesine rağmen Hz. Ebu Bekir (RA)’e halifelik biatı yapılan, Sakifetü Beni Saide’yi (Beni Saide Gölgeliği) muhafaza etmiş. O bahçeye girdik, tarihi yaşadık.

Ve Kâbe… Kâbe’yi ilk gördüğünüzde yapılan dualar makbul olur, denilir. Onun için birçok kişi başı yerde yürüyor, ta ki Kâbe’nin dibine varana kadar ya da onu en iyi görebileceği bir yere gelene kadar. Açıyorsunuz gözlerinizi; siyah bir inci gibi parlıyor. Gülümseyerek sizi karşılıyor. Karataşlı küp bir bina olmadığını anlıyorsunuz. Hele o insan seline kapılmak, orada bir damla olmak nasıl kelimelere dökülür ki? Herkesin dudaklarından farklı dillerde de olsa dökülen duaların içeriği aynı. Belli ki insanlar günah yüklerini bu kapıya bırakmaya gelmişler. İhtiyaçlarının karşılanmasını bu kapıdan bekliyorlar.

Namaza duruyorsunuz; bir yanınızda iri cüssesiyle Afrikalı kardeşiniz, bir yanınızda minyon tipiyle, çekik gözleriyle size gülümseyen Endonezyalı, önünüzde İranlı, arkanızda Pakistanlı ve onların yanında diğer ülkelerden kardeşlerinizle bir olmanın lezzetini yaşıyorsunuz. Ve Müslümanlar arasındaki ayrılıklar geliyor aklınıza, gözleriniz doluyor. Ya Rabbi burada nasıl ki omuz omuza duruyorsa bu kulların, ülkelerine döndükten sonra da bu şuurdan ayırma, diye bir dua dökülüyor dudaklarınızdan. Dünya telaşından uzaktasınız. Rabbinize daha çok ibadet edebilmenin derdindesiniz.

Safa ile Merve’de Hz. Hacer validemiz ile koşuşturuyorsunuz. Ya Rabbi! Hacer validemiz nasıl ki buralarda İsmail’ine hayat olacak suyu aradıysa, onun için çırpındıysa ve sen onu o suya kavuşturduysan, bizim evlatlarımızın bugün iman suyuna, Kur’an suyuna ihtiyaçları var. Onun arayışındayız. Onları Ab-ı Hayat olacak bu suya kavuştur, diye gözyaşı dökmek apayrı bir zevk.

“Hac Arafat’tır” diye buyurur ya Resulullah (SAV). Gerçekten de öyleymiş. Orada beklemek, ne isteğin varsa hepsini Rabbine sunmak ve affedilmiş olarak dönmek… Daha ne ister ki insan? Ve ondan sonra “Hac meşakkattir” hadisi şerifini daha iyi anlıyorsunuz. Güneşin batışıyla ayrılıp Müzdelife’ye gitmek ve oradan da içindeki şeytani his ve duygulardan kurtulmak için Mina’ya hareket etmek. Özellikle arabaların olmaması ve kilometrelerce yolu yürüyerek kat etmek meşakkatli bir süreç. Ancak sonunda varıyorsunuz büyük şeytana! Her taşla beraber kötü huylarınızdan, şeytanın sizdeki nasibinden kurtulma isteği, yürümekten kabaran ayaklarınızın acısını unutturuyor. Ben o gün, geride kalan birkaç yaşlı hacıyı otele kavuşturabilmek için, on buçuk saat yol yürüdüm. Bugün onu bile özlüyorum.

Hira’da Resulullah (SAV)’ın ayak bastığı yerleri hayal etmek, oradan insanlığı seyretmek ve Kur’an-ı Kerim’in insanlığa ışık tutan mesajlarını hafızadan geçirmek müthiş bir duygu. Bir de Resulullah’ın ilk vahyin heyecanıyla o dağdan inişini hayal ediyorsunuz.

Sevr; daha dik ve zorlu. İmana muhatap olmak kolay değildir ancak o imanın muhafazası için çaba harcamak daha büyük bir fedakârlık gerektirir. Belki de Sevr’e çıkmanın Hira’ya çıkmaktan daha zor oluşunun anlamı budur. Aslında oradaki her karış toprağın ayrı bir güzelliği var. Daha önce dediğim gibi her ne kadar Suud yönetimi birçok yerin aslını muhafaza etmese de hayal dünyanızda oralarda gezmek bile yetiyor.

“BU İSTEKLERİNİ GECİKTİRMESİNLER”

O kutlu beldelere gitmeyi düşünenlere özellikle tavsiye edeceğiniz bir şey var mı?

Oraya gitmeyi düşünen kardeşler öncelikle Resulullah (SAV)’ın hayatını gezdiği mekânlarla beraber okusunlar. Ve bu isteklerini geciktirmesinler. Çünkü o lezzeti daha iyi anlamak, Allah Resul’ünün ayak bastığı yerleri gezebilmek için gücün kuvvetin yerinde olması gerekir. Daha gitmeden hacı olmaya çalışmalılar. Çünkü kişinin kul hakkı dışında bütün günahlarını bağışlatıp, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz kılma müjdesi hac için verilmiştir. Hacı gidip, hacı olup hacı kalabilmek için büyük gayret gösterilmelidir. Şeytan her zamankinden daha çok uğraş verecektir. Oraya vardıklarında ise buldukları her fırsatta Kâbe’ye gitmeye çalışmalıdırlar. Çünkü döndükten sonra en çok bunun pişmanlığı yaşanıyor. Keşke yemeye içmeye uyumaya verdiğim zamanı da Kâbe’de geçirmeye ayırsaydım, diyor insan. Son yıllarda talebin artması, Suudi Arabistan’ın verdiği kontenjanın az olmasından dolayı hacca gitmek biraz daha zorlaşmıştır. Ancak imkânı olanların en azından umre yaparak o topraklara ayak basmaları gerekir. Anladım ki oraya gitmeden sadece kitaplardan okuyarak Resulullah (SAV)’ı ve ashabı anlamak eksik kalıyormuş.

Sizin üzerinizde derin izler bırakan yer neresi oldu? Mekke mi Medine mi? Ve hangi açıdan?

Dediğim gibi her bir mekânın ayrı bir güzelliği var. Ancak benim için Kâbe’nin yeri tarif edilemez. Kâbe’ye dokunduğum o ilk anda sandım ki kalbim durdu. Taşa dokunmuyorsunuz; içinize doğru bir sıcaklık akıyor. Saatlerce seyretseniz bile doyamıyorsunuz. Hele bir de Allah Resul’ünün de orada dönmüş olduğunu düşünmek...

Resulullah (AS) şöyle buyuruyor; “Her gün 120 rahmet iner yeryüzüne. 60 tanesi tavaf edenlere, 40 tanesi namaz kılanlara, 20 tanesi de Kâbe’yi seyredenlere iner.” Bu müjdeyi de alınca tavafın, namaz kılmanın veya hiçbir şey yapamasan da sadece Kâbe’yi seyretmenin lezzeti bir başka oluyor.

“HER AN ÖZELDİR ORADA”

Mübarek Harameyn’de sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

Her an özeldir orada. Ve her adımda farklı bir güzellik yaşıyorsunuz. Bir defasında tavaf esnasında belden aşağısı tutmayan bir hacıya takıldı gözlerim. Ellerini destek yapmış tek başına dönmeye çalışıyordu. Hâlbuki birçok kişinin kendisini biraz zorlarsa yürüyerek tavaf yapabilecek durumda olmasına rağmen, o sıkıntıya katlanmadan tekerlekli sandalye ile tavafı ve sa’yı tercih etmesine rağmen o hacı; kalabalığa aldırmadan, ezilebilme riskine rağmen tavafın o tadına varmaya çalışıyordu.

Bir de, Mescid-i Haram’ın Resulullah (AS)’ın evi yönünden gelinen dış alanında, hacıların hiçbir şeyi düşünmeden kafalarının altına seccadelerini koyup derin uykulara dalması da beni etkilemişti. Bizler çoğu zaman yumuşak yataklarda uyku problemi çekerken, o insanlar o betonda derin uykulara dalabiliyorlar. Demek ki insanın iç huzuru olunca taşın üzerinde bile uyuyabiliyormuş…

“ÖLÜ SAYISI RESMİ RAKAMLARIN ÇOK ÜSTÜNDE”

Orada yüzlerce kişinin vefat ettiği bir de facia yaşandı, malumunuz. Rabbimiz cümlesini affetsin ve cennetiyle mükâfatlandırsın… Siz şahit oldunuz mu? Bu olay yaşandığında orda olan biri olarak neler söylemek istersiniz?

Evet, bu yıl birçok hacı hayatını kaybetti. Rabbim merhametiyle muamele etsin, ailelerine de sabırlar ihsan eylesin. Vinç kazası sırasında otel nöbetim vardı onun için oteldeydim. Ancak öncesinde yarım saatlik öyle bir yağmur yağdı ki, caddeler sokaklar nehir yatağına döndü sanki. Gökyüzü kıpkırmızı kesildi, felaket haberi verir gibiydi. Orada bulunan hacılarımız otele döndüklerinde perişan haldeydiler. Birçoğu onca yolu yürüyerek yalın ayak gelmişlerdi ve ayakları su toplamıştı. Tonlarca ağırlığında ki o demir yığınının devrilmiş olmasına şaşırıyor insan.

Mina’daki olay da, bizim şeytan taşlamamızdan sonra vukuu bulmuştu. Türk hacılar genellikle güneşin doğuşundan önce şeytan taşlama işini yaptıklarından dolayı Türk hacılar o felaketi yaşamadı. Ölü sayısı resmi rakamların çok çok üstünde aslında… Havalar çok sıcaktı, Arafat’ta o sıcakta beklemek, yeterli beslenememek, uykusuzluk ve hepsinin üzerine Müzdelife’den Mina’ya kadarki kilometrelerce yolun yürünerek gidilmesi insanlarda takat bırakmamıştı. Rabbul Âleminin takdirine bir şey denilmez ancak her iki olayda da ihmal vardı.

“HAC, HER MÜSLÜMANIN TATMASI GEREKEN BİR DUYGU SELİDİR”

Son olarak, okurlarımıza iletmek istediğiniz bir mesaj varsa buyurunuz…

Son olarak şunu ifade edeyim ki; tüm eksikliklere ve olumsuzluklara rağmen hac, her Müslümanın tatması gereken bir duygu selidir. Daha önceleri oralara tekrar tekrar gidenlere kızardım. Bıraksınlar da hiç gitmeyenler gitsin, onlara yardımcı olsunlar daha iyi bir iş yapmış olurlar, derdim. Şimdi anladım ki; bu öyle bir aşk ki, içinizi yakan öyle bir özlem ki kişiyi bu konuda bencilleştiriyormuş. Hani susuzluktan dudakları çatlamış birine bir yudum su verirsiniz, sonra çekersiniz suyu. İşte o kişinin suya olan iştiyakının artması gibi, bir tattınız mı o lezzeti ve zevki daha büyük bir arzuyla yanıyorsunuz. Dünyanın ihtiyaçları bitmez. Şundan, şundan sonra, diye beklenilirse Azrail’in kapıya dayandığını görürsün. Umre veya hac hangisi kısmet olursa onunla o beldelere gitmeli, o zevki yaşamalıdır her Müslüman. Diğerlerini ise gidip geldikten sonra ömrü iktifa ederse karşılamaya çalışmalıdırlar insanlar diye düşünüyorum.

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz…

Ben teşekkür ederim. Rabbim bu güzel uğraşta yar ve yardımcınız olsun. Kâbe’nin dibinde sohbet edebilmeyi nasip etsin.

Röportaj: Elif Yüksek / Nisanur Dergisi – Kasım 2015 (48. Sayı)
 
25-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.