Hisler Yumağına Takılan Kuşum!

Elif Yüksek
Su misali geçip giden zaman, sermayesi buz olanı hatırlatıyordu ona. Hızla tükenen günler, koşuşturup duranları; mutlu olmak bir yana günden güne yıprananları anımsatıyordu.
Hisler Yumağına Takılan Kuşum!
“Gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur!”

(Mevlana Celaleddin Rumi)

Su misali geçip giden zaman, sermayesi buz olanı hatırlatıyordu ona. Hızla tükenen günler, koşuşturup duranları; mutlu olmak bir yana günden güne yıprananları anımsatıyordu. Önüne bir türlü geçemediği saliseler ise hırslarının esiri olanları; anlık duyguların ardı sıra takılıp kalmışları oturtuyordu düşünce merkezine…

Bir el vardı! Kaderi yazan, yöneten bir el…

Bir el vardı! Yaşantısına start veren, yönlendiren bir el…

Bir el vardı! Tüm zamanlara hükmetmiş, hükmeden bir el. Farkındaydı…

Ancak anlamlandıramadığı ve netleştiremediği çok şey vardı. Bu çok şeyleri, o az şeylerin gölgesinde barındıramayışın ıstırabıyla kıvranıyordu. Esasen hayatı yüzüne okumayı, gelişi güzel yaşamayı içine sindiremiyordu. Layığı bu değildi! Bu olamazdı, biliyordu…

Zaten bu nedenle her bir olay, başka başka olayların ve durumların kapılarını açıyordu belleğine. Bu yüzden çok dönüktü içine…

Hisler! Tarifi ne mümkün bu yumağın; çözümü ne mümkün…

Kuşlar! Acaba onlar da hisleri gibi ve bir o kadar dolanabiliyorlar mıydı göklerde? Bir yol bulsa, kanatlarına konsa; artları sıra takılsa gezdirirler miydi onu da? Özgürce dolanabilir miydi semada, bu sayede? Adını koyabilir miydi, duygularının? Hacmini belirleyebilir miydi?

Ama ne mümkün!

‘İlla mümkün’ dedi bir ses…

‘Hem de ne mümkün!’

Ya neyle mümkün? Nasıl mümkün?

***
Emsalsiz ve doyumsuz kokular alırdı bazı zamanlar... Nerden geldiği muamma! Neyle duyduğu muamma! Öyle ya, burnu kapalıyken nasıl koku alabilirdi insan? Peki ya bir tek buruna mı hastı koku almak?

O birçok şey, hücum etmişti yine belleğine. Bir ağırlık çökmüştü yüreğine. Ne zaman anlamlandıramadığı bir duygu konuşlansa içine, daldıkça dalardı hayal âlemlerine… ‘Ya netleşeceksin’ derdi duygularına; ‘Ya da beni terk edip gideceksin!’

Ne var ki çekip gitmesin istiyordu. Kalsın ve uçursun istiyordu onu, semanın sonsuz derinliklerine… Yerin bitirdiklerine… Hayatın inceliklerine… Ve yaradılış hikmetine…

Evet, evet! Yaratılış hikmetine. Zira birbirinden farklı ve birbirinden latif onca kokuyu burnuyla duyumsamadığını artık anlamıştı…

Semada özgürce dolaşma hayalini, bedeninden ziyade ruhunun kurduğuna dair berraklaşan hisleri vardı. Ölünce bedeni çürüyüp gideceğine göre, işin sırrı ruhtaydı. Asıl iş ruhtaydı… Ruhun arzuladıkları, bedenin arzuladıklarından evlaydı. Ve kat kat fazlaydı. Ruh olmazsa beden, sahi ne işe yarardı? En çok sevdiği bile, ölüp gittikten sonra elini tutar da sarılır mıydı?

‘Rabbiş rahli sadri’ dedi vehleten…

Ne çok sevmişti bu duayı. Daha ilk duyduğu andan itibaren diline dolamıştı. Duadan çok onun için, bir ilticaydı. Her iltica esasen bir dua mıydı? Yoksa her dua bir ilticanın kapısını mı aralardı? Talip, merciine ulaşabildikten sonra sahi ne önemi vardı? Talebin kabul olup olmayışı bile artık anlamsızlaşmaz mıydı?

‘Kuşum’ dedi usulca…

‘Ne olur uç! Uçabildiğin kadar git. İstediğin kadar dolan. Ne zaman istersen o zaman dön. Ancak kanadın kınalı olsun! Gel ve avuçlarıma kon… Kon ve gördüklerini anlat… Bana oralardan, bana kınalı koçlardan, bana kurbanlardan, bana razı olunandan, bana razı olunmuşlardan, bana aşktan haber getir!’

Derin bir soluk aldı. Usul usul bıraktı. Gözleri hala kapalı adeta haykırdı…

‘N’olur kuşum! Dön ve bana beni; bana vuslatı anlat!’

‘Ya da’ dedi son bir gayretle…

‘Beni de götür yanında! Bu yolculukta yoldaşın olayım. Ben sana yoldaş sen bana yaren, çıkalım bir yolculuğa… Bırakalım arkamızda, ne varsa dünyalık namına… Uzasın önümüzde yollar, yemyeşil çayırlar, masmavi gök ve bembeyaz sema… Yoruldum artık, desem de sen beni bırakma! Tut elimden… Olmadı al kanatlarına, uçur aydınlığa…

Uçur, ısınayım! Yüreğimin buzları erisin…

Uçur, pişeyim! Kalbimin karaları erisin…

Uçur beni kuşum! Ki yanayım. Nefsimin cidarları erisin… O çelikten halatları sökülsün… Ateş güle, gül bülbüle dönsün…’

Bir an duraksadı. Kimi, neyi arıyordu böyle yana yakıla? Ne istiyordu? Hislerinin esiri mi, hamalı mı olmuştu? Hamil mi bellemişti yoksa hislerini kendine? Neden bu kadar duygu yüklenmişti gönlüne? Altından nasıl kalkacaktı, yine?

‘Rabbim’ dedi mustarip bir gönülle…

‘Göğsümü genişlet! Ufkumu genişlet. Basiretimi aç. Yolumu aç. Asıl ve asil yolculuğumda bana yoldaş ol. Yol göster. Şüphesiz ki; yolunu kaybetmişlerin hamisi yalnız Sensin, Sen…

Hisler yumağına her seferinde takılıp kalan kuşumu, her seferinde Sen uçur Rabbim!

Bilirim Senden geldik; dönüşümüz de ancak Sanadır Rabbim!’

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Temmuz 2015 (44. Sayı)
 


 
26-07-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.