İlk Basamak

Rümeysa Sülün
Anne kız beraberce bir yolculuğa çıkmışlardı. Bu, hem hasta ziyareti hem de büyük bir özlemin giderilmesi maksadı taşıyordu. İki tarafta birbirini uzun zamandır görmek istemiş; araya istemeden de olsa meşguliyetler girmişti
Anne kız beraberce bir yolculuğa çıkmışlardı. Bu, hem hasta ziyareti hem de büyük bir özlemin giderilmesi maksadı taşıyordu. İki tarafta birbirini uzun zamandır görmek istemiş; araya istemeden de olsa meşguliyetler girmişti

Anne kızın bu can ablaları, kardeşleriyle tanışmaları çok olmamıştı. Ama birbirleri arasında öyle bir bağ kurulmuştu ki; öz kardeşliğin de ilerisindeydi.

Düşündü bir ara davetçi genç kız. Acaba değişmiş olabilirler miydi? Onlar da yenik düşmüş olabilir miydi bir şeylere… Mesela dünyevileşmeye. Sonunda yol bitmiş ve ulaşılmıştı. Ve o korkarak kendi kendine sorduğu soruların cevabını almıştı. Onların imanlarında ve sebatlarındaki güzellikten eksilme değil artma olduğunu görmüş, sevinmişti.

Özlemle soruldu hal hatır, hasret giderilmeye çalışıldı. Hasta hastalığını unuttu; şifa oldu bu ziyaret, bu birliktelik adeta. Bu iki abla her hareketiyle örnekti bu genç kıza. Her hareketleri kendisine yol çizecek bir işaretti sanki. Sözleri sonuna kadar dinliyordu. Nasihatlere kulak veriyordu.

Bir yandan da korkuyordu. Zira yine bağlanması durumunda uzaklaşmak kötü olacak; daha çok özleyecekti bu muhabbeti…

Konuşulan her şey örnek alınacak şeylerdi. Muhacirlik anlatıldı, gözyaşı döküldü ve sonunda hıçkırıklarla beraber şu sözler döküldü o güzel yüreklerden:

“Biz bu davanın ilk basamaklarıydık, bizden sonra siz gençlerimiz varsınız. Eğer siz gevşeyip umutsuzluğa kapılırsanız bizlerin bütün ümit ışığı söner. O zaman tohum ekemediğimize inanıp ‘eyvahlar’ ederiz. Davetçi ruhuna sahip olmalı ve her zaman bu ruhu pes etmeden ayakta tutmalısınız. Toplumun size ihtiyacı var. Sizleri besmeleyle emzirdik, şehit haberlerini aldığımız ve ağlayarak dinlediğimiz marşlarla, ezgilerle büyüttük. Gözünüz bizim kucağımızda camilerde açıldı. Eviniz gibi ilk yürümeyi orda öğrendiniz…”

Onların konuşmaları ona ve diğer gençlere meşale oluyordu. Bu üç dostun hangi zorluklarla dava uğruna çalıştıklarını dinlemesi ise genç kızı içinde bulunduğu rahatlıktan dolayı sarsmıştı. Hem de ne sarsma. Sarsılmaya ihtiyacı vardı insanın, her zaman birileri tarafından nasihat edilmeye, onarılmaya…

Hele çocuk yaşta yaptıkları cami hocalıklarından bahsetmeleri, ruhuna ruh katmış ve elindeki kitapla uykuya daldığı zamanlardan utanmıştı. Onlar küçük yaşlarda sohbetlerine gelenler tarafından dinlenmediklerinden, ağlayarak sohbet hazırlamışlardı. Allah’ın dinini daha güzel anlatabilmek için yalvarmışlar; geceleri gözyaşı dökmüşlerdi. Tesettürlerine bile laf gelmiş ancak onlar asla taviz vermemişlerdi…

Sanki bu üç mübarek kadın gençlerin içini okuyor; kalbi hastalığını bulup, tedavi sunuyorlardı onlardan habersiz. O genç kız manalı bakışlarıyla mesajı alıyor ve diğer gençlerin de aldıklarını hissediyordu. Üç dost her baktıkları yerde Rahmanı görüyor, görmeyi unutmuş kişilere de büyük bir ısrarcılıkla gösteriyorlardı…

“İşte!” Diyordu. “Bunlardı önder davetçi şahsiyetler. Bakınca gören, görünce okuyabilen ve ona göre nasihat eden. Kaş yapmayı isterken göz çıkarmayan… Hikmetlice davranan, adaleti elden bırakmayan... İnsaf penceresinden bakan…”

Bunlardan fazlası olamazdı. Geçmişte yaşadıkları zorluklar, ödedikleri bedeller bir bir eğitmişti onları. Sadece Rahman’ı anlatamadıkları, ulaşamadıkları kişilerin acısı kalmıştı içlerinde…

Genç kız yoğun gecen günün ardında uyuyakalmış, gece bir an uyandığında ise fark etmişti ki; gece uyumayan davetçilerdi bunlar. Teheccüdlerle gecelerini süslüyorlar, Allah’la yarım kalan muhabbetlerini tamamlamaya çalışıyorlardı. İnsanlardaki vurdumduymazlığı, davayı küçük düşürecek her hareketi; kendilerine dert ediniyorlardı. İstemiyorlardı dava arkadaşlarının aralarında bir husumetin olmasını. Buna çok dikkat ediyorlardı. Çünkü birbirlerinin hatalarıyla vakit kaybedip İslam düşmanlarına fırsat veremezlerdi.
 
Evet, bunlardı davayı yükseltenler! İstemiyorlardı yücelen davanın lekelenmesini; fertleri arasında husumetin ya da birbirini çekememe gibi bir şeyin ortaya çıkmasını, davaya zarar gelmesini…

Bu hanım şahsiyetleri tekrar görmek genç kızı kendisine getirmişti. Bundan sonra yapacaklarını daha planlı ve daha yararlı olması üzerinden düşünecekti.

Genç kız tekrar anladı ki; omuzuna umduğundan çok daha büyük bir ümit yüklenmişti. Umutlu gözlerle “Acaba bizler sizin ileride yaptığınız çalışmaların meyvelerini görebilecek miyiz, umudumuz sizsiniz” diyorlardı.

Genç kız artık davetçi kimliğinin daha da farkındaydı. Onlara minnettar olmuştu; bu sevdiği davanın en zor zamanında bırakıp gitmedikleri bilakis zorluğun, meşakkatin üzerine üzerine gittikleri için…

Bu ziyaretten sonra bütün yükün kendisi ve kendisi gibi genç davetçilerin üzerinde olduğunu bir kez daha anladı. Genç davetçilerin İslami hizmette hız kesmemesi, pes etmemesi hele ki gençlerin görevlerine daha sıkılıkla bağlanması gerektiğinin farkına vardı…
 
“Rabbim!” diyor ve içten içe yakarıyordu:

“Davanın yükünü gençliklerinin en güzel dönemlerinde yüklenen, bu uğurda çile çeken, ağır imtihanlardan geçen abi ve ablalarımızdan razı ol. Ecirlerini kat kat ver. Bizlerin başından eksik eyleme onları. Bizi onlardan uzak eyleme. Bizi onların umutlarını boşa çıkaranlardan da eyleme. Bize onların yüzünü güldürmeyi; İslam’ın aziz sancağını olabildiğince yükseltmeyi nasip ve müyesser eyle. Âmin”

Rumeysa Sülün / Nisanur Dergisi - Eylül 2015 (46. Sayı)
 
27-09-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.