İnsanlık Damarlarını Besleyen Kuvvet

Aynur Sülün
İnsan yavrusu diğer canlılardan daha zayıf ve aciz dünyaya gelir. Uzun bir süre bakıma, sevgiye, ilgiye ve yönlendirilmeye ihtiyacı vardır. Yemek yeme, ayakta durma gibi kendi ihtiyaçlarını karşılamayı hemen öğrenemez.
Bismihi Teâlâ.

İnsan yavrusu diğer canlılardan daha zayıf ve aciz dünyaya gelir. Uzun bir süre bakıma, sevgiye, ilgiye ve yönlendirilmeye ihtiyacı vardır. Yemek yeme, ayakta durma gibi kendi ihtiyaçlarını karşılamayı hemen öğrenemez. İhtiyaçlarını giderebilecek yaşa gelmesi yılları alır. Onun için bu süre zarfında kendisine sabır ve tahammül gösterecek bir anneye ihtiyaç duyar.

Bir anne için, yavrusunu büyütmek kendi ihtiyaçlarından ve nefsanî arzularından fedakârlık yapmayı gerektirir... Uykusuz geceler ister. Her sıkıntısında ağlayan yavrusunu susturmaya çalışırken; yere çarpmamak için defalarca sabır ister. Yavrusuna yemek yedirirken, her defasında kaşığı çekip etrafa savurmasına; devamlı etrafı kirletmesine, eline geçeni ağzına almasına, kırmasına, yıkmasına, dökmesine karşı gerektirir…

İşte çocuğunu büyütmede anneye lazım olan tahammül, sabır ve fedakârlık duyguları şefkat duygusunun birer meyvesidirler. Her kadına bu duygu yoğun bir şekilde verilmiştir ki; insanlık nesli devam etsin. Şefkat anneliktir, annelik yapabilme kuvvetidir. Anne eğer bu kuvvetini kaybederse tam anlamıyla annelik yapamaz. Evladını, her sıkıntısında, bir yük, bir bela olarak görüp; hayatı kendine de, ona da çekilmez kılar. Evladında maddi ve manevi birçok hasar bırakır.

Anne, şefkat duygusu sayesinde, aç olan yavrusunun karnını doyurmadan kendisini doyurmaz. Yavrusu diş çıkarttığı dönemlerde adeta o da onunla birlikte aynı acıyı çeker. Ateşini düşürmeye, onu rahatlatmaya çalışır. Her gün parmaklarını yavrusunun dişlerinde gezdirir, diş eti patlamış mı diye. Onun dişini çıkartması annesinin bayramı olup çıkar. Çünkü artık yavrusunun diş sancıları bitmiştir. Yavrusu her hastalandığında annenin defalarca uykusu kaçar, sabaha kadar onu kontrol eder. Evladı büyüse dahi geceleri üzerinin açılıp açılmadığın kontrol eden bir memur gibidir anne. Annelik duygusu olan şefkat duygusu, onun içindir ki kutsal sayılmıştır. Çünkü bir insan neslini yetiştirmekte en gerekli olan o azık kurursa, evladın ruhu şefkatsizlikten kurur. İnsanlık damarları beslenemez. Çünkü şefkat, insanın insanlık damarlarını besleyen bir kuvvettir.

Şefkat aynı zamanda anneden; çocuğun ruhuna uzanan Allah’ın bir rahmet elidir. Bu el ruhuna destek verir; hayatın zorluklarına, sıkıntılarına karşı güç ve kuvvet verir. Yere her düştüğünde elinden tutar, her başarısızlıkta avunma, her derde sabır olur. Annesinden kendisine sağlıklı bir şekilde bu rahmet eli uzanan evlat, hayattaki zorluklara karşı dirençlidir. Ama bu rahmet elini ruhunda hissetmeyen kimse, ömür boyu eksiktir. Bir türlü tamam olmaz. Hayatta yaşayacağı dert ve sıkıntılarda çabuk bunalır, depresyona girer.

Psikiyatrisiler, ruhsal sıkıntıları olan kimseyi dinlediğinde onun çocukluğunu sorar. Kişi çocukluğunu anlatırken karşısında bazen aile kavgaları arasında unutulmuş, yıpranmış, hırpalanmış, etrafından hakaret, şikâyet yemiş, tatlı bir söz işitmemiş bir kimse görürler. Bazen fakirlik ve çeşitli acılar görmüş, küçük yaşlarda çalışmak zorunda kalmış; bazen de farklı sıkıntılar yaşamış bir insan görürler. Yani hayata eksi birle başlamış bir insan… Genellikle kişinin psikolojisindeki arızaları çocukluğundaki sıkıntılara bağlarlar.

Bana göre en önemli şeyi atlıyorlar. Anneyi… Anneliği… Yani şefkat elini… Çocuk bu eli tutmuş mu tutamamış mı? Bu el kendisine uzanmış mı uzanmamış mı? Eğer ruhu hastalanan kişi annenin şefkat elleriyle doya doya okşansaydı… Annesiyle bağı iyi olsaydı küçüklük dönemdeki tüm sıkıntılar onu bu derece etkilemeyecekti. Çevreden, hatta anne dışındaki insanlardan yana yaşadığı sorunlar onu daha fazla olgunlaştıracak ve hayata hazırlayacaktı. Yeter ki başkaları hırpalarken, dışlarken, haksızlık
yaparken, anlamazken, dinlemezken, hiçe sayarken anne bütün bunları yapmasın. Onun şefkat kucağı devamlı kendisine açık olsun, ruhunu sarıp sarmalasın… Dertleri onda dinsin… O kucak, onu hatalarına rağmen sevsin… İncitmesin, kötülemesin, her hatasında vurmasın, rencide etmesin… Yani anne ona karşı şefkatini yitirmesin… Bir çocuğa dünyaları verseler bir anne şefkatinin zerresi bile etmez.

Batı, Rönesans’la birlikte kadının anneliğine savaş açtı. Ona fıtratında olmayan sahte roller belirledi. Kadına maddi değerleri, aile ve çocuk bağlarından daha değerli gösterdi. Kadındaki şefkati çaldığında, tükettiğinde; onu her türlü yönlendirebileceğini biliyordu. Yeter ki onu evladından soğutsun, hatta kopartsın gerisi kolaydı. Çünkü evlat sevgisi onu her şeyinden feragat etmeye, keyfinden, rahatından geçmeye zorluyor ve evine bağlıyordu. Bu duyguyu söndürmeden ona yeni idealler belirleyemezdi.

Batılılar, kendi kadınlarında şefkati, anneliği kurutmadan önce iffeti, hayâyı kuruttular. Özgürlük, eşitlik iddiasıyla kadını erkeklerin faaliyet sahasına çektiler. Açık saçıklığı, erkeklerin arasında cinselliğini sergilemeyi, devamlı tahrik unsuru olmayı özgürlük olarak lanse ettiler. Kadın her yerde, her alanda cinsel içgüdüleri kabartan bir alet olmalıydı. Onların özgürlük, eşitlik iddialarının tefsiri bu idi. İffet, eşler arası hürmet, muhabbet ve annelik gibi duyguların eski, cahili, gerilemeye neden olan duygular olduğunu ve bütün bunları terk etmedikçe ilerlemenin olmayacağını söylediler. Kadınlarına yıllarca bunun propagandasını yaptılar. Tüm ahlaki değerlerin gereksiz birer hüküm olduğunu, kökünden sökülüp atılması gerektiğini iddia ettiler. İffet, hayâ gidince, çorap söküğü gibi şefkat savunmasız, korumasız kaldı ve kökünden kurudu.

Batı her ne kadar kadın haklarından bahsetse de, kadın hiçbir zaman onlar için cinsel bir metadan daha değerli olmamıştır. Batılılar kadını tarih boyunca bir derece bile yüceltmediler, sadece sömürülerine çeşitli kılıflar giydirdiler. Kadın kılıfı görünce, cazibesine kapıldı. Ama bir batağa çekildiğini, kendi şahsiyetini kaybettiğini, tabiatından uzaklaştığını fark edemedi.

Önce kadınlığını kaybetti… Kendisine kocalık yapacak bir erkeğe ihtiyacı yoktu… Hiçbir erkeğe bağlanmadan kısa dönemli birliktelikler yaşamalıydı… Özgürdü(!) ama yalnız ve savunmasız…

Sonra anneliğini kaybetti… Fıtratının en değerli hazinesini… Allah’ın onun üzerindeki rahmet elini… Artık hedeflenen özelliklere ulaşmıştı… Ama mutsuz ve umutsuz olarak…

İşte Batıda fıtratıyla savaştırılan kadın da acı çekiyor; evlatlar da şefkatsizlikten acı çekiyor. Kadındaki şefkati kuruttukları için evlat katili annelerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Hatta daha bebekken evladından kurtulmak isteyen anneler için hastanelerde özel bölmeler yapılmış. Anneler öldürmeyip oraya bıraksın diye… Kendisini cinselliğe, makama, paraya, erkeklerin göz zevklerine adayan kadın nasıl evlat kahrı çekecek ki? Nasıl uykusuz kalacak, sıkıntılara tahammül edecek, evladını eğitecektir ki?

Yapılan araştırmalara göre Batıdaki insanların hemen hemen yarısı gayri meşru çocuklardan oluşuyor. Yetimhaneler terk edilmiş çocuklarla dolu. Yani şefkat nedir bilmeyen, bir anneye sarılmamış, öpülmemiş… Başı okşanmamış… Çoğu kez istismar edilmeye çalışılmış… Ruhsal açlık çeken, hep bir yanları eksik çocuklarla… İşte bu çocukları, Batının kadına verdiği özgürlük(!) dünyaya getirdi.

Batılılar, savaşa gönderdikleri askerleri acıma duyguları az olduğu için yetimhanelerden seçiyor. Savaştan sağ kalanların çoğu ise bir süre sonra intihar ediyor.

Batı, yıllardır kendi çirkefliklerini İslam toplumlarına pazarlıyor. Ülkemizdeki Batı hayranları, onların hayatını modern, mutlu, medeni göstermeye; böylelikle Müslüman kadınları onlara özendirmeye çalışıyor. Yıllardır birçok basın, yayın kuruluşunun eliyle kadındaki sadakat ve annelik duyguları kurutulmaya çalışılıyor. Artık bizler de, evli kocasından başka adama kaçan; çocuğunu boğan, işkence eden, öldüren anne haberleri duyuyoruz. Bu gidişat hiç hayra alamet değildir. Kadınlarımızı kısa zamanda Batı hastalığından kurtarmalı, kendi yaradılış gerçeklerine döndürmeye çalışmalıyız.

Şunu unutmamak gerekir ki kadının tabiatı; tüm hücrelerine kadar ona asıl görevini haykırır. Kadın, daha anne karnındayken, vücut yapısı ileride bir anne olacak şekilde gelişir. Onun karnının içinde de ileride dokuz ay bir insanı taşıyabilecek bir sistem kurulur. Anne karnından ergenlik bitene kadar tüm gelişimi, ileride bir anne olacak şekilde tamamlanır. Ruhsal yapısı da bu şekilde gelişim gösterir. Anne doğum yaptığında tüm vücudu doğan bebeğe seferber olur, süt üretir. İşte kadının fıtratı her haliyle ona “Senin şu yeryüzünde en kutsal vazifen anne olmaktır. Sen anne olmakla şereflendirildin. Haysiyet ve onur kazandın. Annelik senin cennet makamındır” der. Kadına fıtratına uymayan vazife biçenlere karşı kendi bedeni ve ruhu, ona gerçek vazifesini gösterir.

Kadınlardan anneliği sömürmeye çalışanlara karşı bizler onun kutsiyetini iyi kavramalı ve tüm kadınlarımıza kavratmalıyız. Birçok kadında yıpranan anneliği, bilinç vererek onarmalıyız. Aksi taktirde -Allah muhafaza- ruh sağlığı bozulmuş, her türlü zararlı bağımlılığa hazır, ahlaki zafiyet yaşayan bir nesille boğuşur dururuz.

Aynur Sülün | Nisanur Dergisi | Ocak 2018 – 74. Sayı

 

 


 
16-01-2018 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.