Kadının Değeri

Aynur Sülün
Yeryüzünde İslam’ın dışında hiçbir sistem kadına gereken değeri ve haklarını vermedi. Eski dönemlerde kadını aşağılık bir varlık olarak gören Batı anlayışı, son iki yüzyıldır kadının haklarından bahsediyor...
Yeryüzünde İslam’ın dışında hiçbir sistem kadına gereken değeri ve haklarını vermedi. Eski dönemlerde kadını aşağılık bir varlık olarak gören Batı anlayışı, son iki yüzyıldır kadının haklarından bahsediyor. Fakat kadını küçümseyen anlayışı halen değişmiş değil. Batı kadına bazı haklar vermişse sadece onu daha iyi sömürmek, erkeğin yükünü de onun sırtına yüklemek ve onun tabiatını bozup erkekleştirmek için vermiştir. Bugün Batının gözünde kadın sadece ticari bir araçtır, daha fazla para kazanabilmek için cinselliği kullanılan bir metadır. Pis nefislerin ayakları altında ezilmeye müstahak bir modern köledir.

Eski Yunan ve Roma medeniyetlerinde kadın aşağılık bir varlık ve erkeklerin eğlence aletiydi. Yunan mitolojisine göre ilk kadın Pandora’dır. O bütün kötülüklerin anası, insanoğlunun başına gelen tüm bela ve afetlerin tek sebebidir. Pandora’dan sonra gelen tüm kadınlar da şeytandır.

Yahudi ve Hıristiyanlığa göre ise kadın, erkeğe ilk günahı işleten ve yeryüzünde şeytanı temsil eden bir varlıktır. Hıristiyanlık, kadını şeytani bir varlık olarak kabul ettiği için onunla nikâhlı veya nikâhsız birlikte olmak günah sayılmıştır. Kadınla erkek evlense dahi boşanmaları büyük bir cürümdür. Eğer anlaşamıyorlarsa ayrı yaşamalı, fakat kilisenin kıydığı nikâh ebediyen feshedilmemelidir.

İngiltere, Fransa, İran, Hint medeniyetlerinde de kadın aşağılık bir varlık sayılıyordu. Gerek sosyal alanda, gerekse aile içerisinde hiçbir hak ve hukuku olmayan bir köleydi. Kocası tarafından istediği kişiye satılabiliyordu. Hinduların kutsal kitabı Veda’ya göre ilim öğrenmesi haramdı. Buda’ya göre ilim kadın için gereksizdi. Hindistan’da kadın kocasına ‘rab’ diye hitapta bulunuyor, kocası da ona ‘köle’ diyordu. Kadın bekârken babasının, evlenince kocasının, dul kaldığında ise çocuklarının kölesi idi. Kadının kendisi de aşağılık bir varlık olduğunu kanıksamıştı. Artık o da insan olmadığını, sadece erkeklerin hizmet ve onların keyiflerine kölelik yapmak için yaratıldıklarına inanıyorlardı. Böyle onursuz bir hayatı yaşamalarını tanrılar istiyordu(!).

Arabistan’ın durumu da kadın konusunda diğer ülkelerden pek farklı değildi. Kız çocuğunun dünyaya gelmesi bir baba için utanç vesilesiydi. Baba, onun yaşamasını gereksiz gördüğünden diri diri toprağa görme hakkına sahipti. Anne ise bu cinayete karşı gelemeyecek kadar ezik ve çaresizdi. İşte böyle bir dönemde Resulullah (AS)’a risalet geldi. İslam, insanların kadın hakkındaki düşünce yapısını yeniden dizayn etti. Kadının da erkek gibi haklara sahip olduğunu açıkladı. Cahiliyeye ait tüm düşünce kalıplarını, putları devirir gibi bir bir devirdi. Zihinlere adeta format attı.

Kız çocuklarını kucağına alıp seven Peygamber “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” buyurdu. “Sizin Allah katında en hayırlınız hanımına en iyi davrananınızdır.” dedi. Artık bir kocanın Allah’a yakınlığının ölçüsünü, karısına olan anlayışı ve merhameti belirleyecekti. “Kim iki kız çocuğunu güzel bir şekilde yetiştirip evlendirirse, onunla cennette (iki parmağını birleştirerek) böyle olacağız.” dedi. Bu sözler, kadının insan olmadığını düşünen, barbar, merhameti noksan bir toplumun düşünce kalıplarına tamamen tersti. Nasıl olurdu da kadın insan sayılırdı! Ama iman teslimiyetti. Allah’a teslimiyetin ardından dünyaya merhamet adında bir ‘can suyu’ geldi.

“Ben merhamet peygamberiyim.” buyurdu Resulullah. ‘Vicdanı’ besleyen insaniyet damarları kurumaya yüz tutmuştu ki o merhamet Peygamberiyle ‘can suyu şarıl şarıl çağlayarak vicdanlara aktı’. Suya hasret kalmış olan vicdanları suladıkça suladı. Kadın ‘toplumun vicdanı, evinin baş tacı’ oldu. Anne olmakla cennet ayağı altına serildi. Aile içinde konum elde etmekle birlikte sosyal haklarına da kavuştu. Çünkü kadın şefkat kahramanıydı. Yapacağı her toplumsal vazifede ‘çiçek çiçek şefkat’ açacaktı. ‘Merhametin özü, insaniyetin kucağı’ olan kadın yeryüzünü iman ile imar etmede en iyi mühendis olacaktı.

İşte kadını, ayakaltında çiğnenen haklarını kurtarıp korumaya alan İslam’ın kadına verdiği değeri şimdiye kadar hiçbir düzen verememiştir. Batı, haklar konusunda geçmişte tefrite kaçtığı gibi Rönesans’tan sonra da ‘Kadının erkekle eşitliği; erkekle birlikte aynı iş ortamında bulunmasıyla, onun sorumluluklarının aynısını yüklenmesiyle sağlanır’ diyerek ifrata kaçtı. Ve kadını kandırdı. Onu erkeğin sahasına çekip, yuvasından koparttı. Erkeğin vazifelerini yüklendikçe erkekleşen kadını, anne ve eş olma özelliğinden soyutlayıp; kendi çıkarlarına alet olan bir köleye çevirdi. Kadından ‘anneliğin, merhametin, kadınlığın” kökünü kazıyan Batı, o fıtri değerlerin yerine ‘para, şöhret, şehvet hırsı’ yerleştirdi.

Şimdi ise tabiatını bozduğu annelerin sokağa attığı çocukları topluyor. Terk edilen çocukların sayısı gün geçtikçe artıyor. Boşanma, aile içi şiddet ve cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor. Eğer Batı’nın iddia ettiği gibi kadına verdiği(!) haklar insani olsaydı, akli ve mantıki bir değeri olsaydı kadınla alakalı bunca sorun yaşanmayacaktı.

Bugün İslam toplumlarında Batılı anlayışa hizmet ederek kadını yönlendiren, ona erkeğin yükünü yüklemeye çalışan zihniyetler, Müslüman kadınları kışkırtıyor. Artık benzer sorunlar, halkı Müslüman toplumlarda da baş gösteriyor.

İslam, kadın ve erkeğe aynı değeri vermiş; hak ve sorumluluklarını onların ‘fizyolojik, psikolojik ve biyolojik’ özelliklerine göre tayin etmiştir. Aradaki fıtri farklılıkları hesaba katarak bir nizam, bir ölçü belirlemiştir. Eşlerin birbirlerinin hukukuna riayet etmesi için belli başlı prensipler tayin etmiştir. Böylece her iki cinsin de onurunu ve değerini korumayı amaçlamıştır.

Yüce Rabbimiz Zariyat Suresi 49. Ayette “Biz her şeyi çift yarattık.” buyuruyor.

Kâinattaki işleyişin devam etmesi için tüm canlı varlıklarda bir eşlik (karı-kocalık) sistemi vardır. Eşlik sistemi biri tesir eden diğeri tesir altında kalan, biri fail diğeri mef’ul, biri talip diğeri matlup olan iki unsurdan; yani bir dişi ve bir erkekten oluşur. Eşlerden birinin karakteri baskın iken, diğerinin ki ise çekimserdir. Biri hâkimiyet odaklı iken, diğeri hükmedilmeye müsaittir. İki cinse de farklı özelliklerin verilmesi, birbirini tamamlayabilmeleri ve aralarında cazibenin oluşması içindir. Her ikisi de aynı özelliklerde yaratılmış olsaydı eşlik sistemi oluşmazdı. Onun için tesir eden erkeğin tesir altında kalandan daha güçlü ve baskın; tesir edilen dişinin de tesir altında kalabilmesi için zayıf, yumuşak ve latif olması gereklidir.

Aynı zamanda yeryüzünün en şerefli varlığı olan insanın dişisinin; yabancı tesirler altında kalmaması için çekimser, yani hayâlı olması gereklidir. Onun için kadına yoğun bir hayâ verilmiştir. Fıtratı bozulmamış her kadın, yabancı erkeklere karşı çekimserdir.

Tıpkı eşlik sistemi gibi herhangi bir fiilin gerçekleşmesinde de iki elemanın bulunması ve birinin diğerine tesir etmesi, diğerinin de tesir altında kalması gereklidir. Örneğin toprağın ekilmesi için çapalanması şarttır. Çapa sert, tesir eden; toprak ise yumuşak, tesire müsaittir. Eğer toprak da sert olsaydı bu fiili kabule uygun olmaz, çapalama ve ekim işi gerçekleşmezdi. Demir serttir ve onda işlem yapmanın, yani tesir etmenin yolu ateş altında yumuşatmaktan geçer. Bir makinenin parçalarından biri mutlaka tesir eden; diğeri de etkiye müsait olandır. Eğer bu parçaların hepsi etki eden olsa, yani aynı işi yapsa makine çalışmaz. Etki eden parça ile etki altında kalan parçanın yerini değiştirsek makine kilitlenir. Onun içindir ki kâinattaki her parçanın vazifesi ve özellikleri farklıdır. Faklılık üstünlüğü değil, cazibe ve uyumu doğurur.

İşte Yüce Rabbimiz, kadın ve erkeğin hak ve hukukunu belirlerken onların fıtri özelliklerini hesaba katmış, erkeği hâkimiyet odaklı yaratmış ve evin otoritesini tesir eden olarak ona vermiştir. Bu otoriteyi kötüye kullanıp zulmetmemesi için belli prensiplere bağlamıştır. Kadını ise bu otoriteye müsait, yumuşak, latif ve şefkat odaklı yaratmıştır. Eğer kadının bu özelliği olmasa erkekle arasında çekim ve uyum olmayacak; eşlik sistemi çökecektir. Kocasına itaat etmeyi bir eziklik olarak görecektir. Rabbimiz, kadının kocasına olan itaatine de belli prensipler tayin etmiş; ondan bir kölenin efendisine olan itaati gibi kayıtsız bir itaat istememiştir.

Fakat Batı zihniyeti, kadın hakkında yönlendirmelerde bulunurken onun bu fıtri özelliklerini asla hesaba katmadı. Kadın meselesine materyalist bir bakış açısıyla yaklaştı. Kadını fıtratıyla çeliştirdi, eşlik sistemini, yani yuvaları tarumar etti. Ona kendi karakterinin zıttı olan ve erkeğin karakterine uyan sorumluluklar yükledi. Bu bozgunculuğun adını ise eşitlik koydu.

Biz de Bediüzzamanın dediği gibi diyoruz ki:

“Kahrolsun kadını ifsad eden komiteler! Kahrolsun annelik şefkatini pis nefislerin ayakları altında zillete mahkûm edenler!”

Aynur Sülün | Nisanur Dergisi | Şubat 2018 - 75. Sayı

 


 
12-02-2018 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.