Kalbinin Meyvesi Alınanlar; ‘Beyt’ül Hamd’e Buyurun!

Elif Yüksek
Ama doğru ya; sen yoklukla sınanırken bizler varlıkla sınanmaktayız! Sen ölümle sınanırken bizler ‘hayat’la imtihandayız… Sen sıkıntıdayken bizler rahattayız… Sen acı ve hüznü yudumlarken bizler saadetle gölgelenmekteyiz…
“Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele!” (Bakara / 155)

İmtihan! İsmi gibi ve okunuşu kadar çetin bir kavram... Yerine göre bazen acı, elem, zorluk ve sıkıntıyı bazen de sevinç, ferahlık, bolluk ve kolaylığı kapsayan bir ifade… Ve imtihan etme! Sınama, bir diğer değişle…

Sınayan ve sınanan!

Açlıkla sınanan ve toklukla sınanan; varlık ve yoklukla sınayan!

Evet, şu fani dünya hayatında gâh düşman korkusu gâh -İmam Şafii’nin teviline göre- Allah korkusu ile sınanmaktayız. Kimi kez açlık ve kıtlıkla yılda bir kez ise -İmam Şafi’nin teviline göre- Ramazan-ı şerif orucuyla sınanmaktayız. Bazen malın çalınması, yağma edilmesi ve telef olmasıyla -İmam Şafi’nin teviline göre- bazen de zekât ve sadakayla sınanmaktayız. Yine ölümle, hastalık ve ihtiyarlıkla sınanmaktayız.

Ve ayeti kerimede beşinci ve son olarak zikredilen bir imtihan, bizi bekleyen! Ürünlerden eksiltme/meyvelerden noksanlaştırma… Meyve ve mahsullerin soğuktan, yakıcı rüzgârlardan, fırtınadan veya çekirge ve diğer afetler ile telef olması ile sınanmaktayız. İmam Şafii (RA) ise bu ibareyi çocukların ölümü ile tefsir etmekte ve not düşmekte:

“Zira çocuk, kişinin gönlünün mahsulü ve meyvesidir.”

Ebu Musa (RA)’nın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle buyurmakta:

Bir kulun çocuğu öldüğünde Allah-u Teâlâ, meleklerine: “Kulumun çocuğunu mu aldınız?” diye sorar. Onlar da: “Evet” derler. Allah Teâlâ tekrar: “Onun kalbinin meyvesini mi aldınız?” buyurur. Onlar da “Evet” derler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Kulum ne dedi?” diye sorar. Onlar da: “Sana hamd etti ve istircâ (yani; biz Allah’tan geldik ve sonunda ona dönücüleriz, dedi) etti” derler. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ: “Kuluma cennette bir köşk bina edin ve ona ‘Beyt’ül Hamd’ (hamd evi) ismini verin” buyurur.

Kalbinin meyvesi alınan; çocuğu vefat eden öyle çok kimse var ki! Buna mukabil ‘Beyt’ül Hamd’e sahip olan azınlıkta maalesef. Zira bu acıyı herkes yudumlayamıyor. Bu ilahi takdire öyle herkes boyun eğemiyor ve isyan ediliyor çoğunlukla… Esasen diğer mevzularda da durum böyle! İmtihanın ilkini kaybeden; yüreğindeki herhangi bir korkunun Allah korkusunu geçtiği kimse, sonraki imtihanlarda da afallıyor, tökezliyor ve kaybediyor. Hamd ve istircâyı diline almıyor; kalbinden söküp atıyor. Oysa ne güzel buyurmakta İbn-i Mesud:

“Gökten düşüp parçalanmam, Mevla Teâlâ Hazretleri’ (CC)nin takdir ettiği bir şey hususunda ‘Keşke bu olmasaydı!’ dememden daha sevgilidir.”

Kalbinin meyvesi alınanlar! Ya, kalbinin meyvesi alınan bir anne! Öyle ya, rahmine düşmesiyle başlayan uzun ve meşakkatli bu yolculukta çocuğun kadim yoldaşı; anne… Onu aylarca karnında taşıyan, meşakkatle doğuran, acı ve sıkıntı içinde emziren, feragatlerle bakımı üstlenen anne olduğu gibi her haline aşina olan da yine o! İlk sözcüğü, ilk gülümseyişi, ilk emekleyişi, ilk dişi, ilk adımı…

Birbirinden şirin hallerine ilk ve en çok tanık olan da yine anne… Aralarında duygusal bir bağ olduğu gibi bedensel bir bağ da var zira. Haliyle babaya nazaran anne daha çok sahipleniyor bu kalbi meyveyi. Ve ondan mahrum olması da hayli zor geliyor. Ancak imanlı anneler için bu imtihan da ‘baş-göz üstüne’dir; öyle olmalıdır! Zira Resulullah Efendimizin buyurduğu gibi “Müminin durumu gıpta ve hayranlığa değerdir. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece müminde vardır. Sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim)

Şimdi, olayın bir de başka bir boyutu var! Kalbinin meyvesi koparılıp, tarumar edilip, paramparça bir şekilde alınanlar. Daha açık bir ifadeyle; çocukları katledilenler…

Bizler bebeğimizin eline batan bir dikenin acısını bile derinden duyarken; öyle anneler var ki, bebekleri gözlerinin önünde parçalanıyor! Tutmaya kıyamadığı kolu bir yerde; öpmeye doyamadığı yüzü bir yerde… Çıkmasıyla sevinçten adeta göklere uçtuğu minicik dişi bir yerde; ilk adımlarını attığı bacağı bir yerde… Tüm şirinliği ve sevecenliğiyle yüreğine taht kuran gözünün nuru, kan revan içinde yerlerde…

Aman ya Rabbi! Hangi can dayanabilir ki bu hale? Hangi anne-hangi baba unutabilir bu acının tadını, bu hüznün rengini? Böyle bir imtihan karşısında kim, nasıl sabredebilir? “Sabredenleri müjdele!” diyor Rabbimiz. Peki, devamı neydi? İzahı neydi?

“Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman; ‘Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz’ derler.” ( Bakara / 156)

***
Gazze! Ümmetin iftihar tablosu…


Erkeğiyle kadınıyla, çocuğuyla yaşlısıyla zalime karşı direndiği ve ‘La ilahe illallah’ sancağına canını siper ettiği için iftihar tablosu. Aynı zaman da ümmet öylece durup seyrettiği; katledilen bebekleri uzaktan izlediği ve bir boykotu bile nefsi, zevki uğruna beceremeyip inceden inceye zulmü desteklediği için de iftihar(!) tablosu…

Ve Gazzeli anne! Kalbinin meyveleri bir bir koparılan, gözleri önünde parçalanan; ama sabreden ama dayanan ama ‘yüz bebeğim olsa yüzünü de feda ederim’ diyen güzide anne… Söyler misin; sana bu izzeti, bu sabrı, bu gücü veren ne? İman mı? Yoksa imana mukabil bir imtihan mı?

İmanını perçinleyen, sabrını güzelleştiren, sana dayanma gücü veren; tabi tutulduğun bu çetin imtihan mı, sahi? Artarda gelen musibetler mi? Zalimin zulmüne uğruyor olman mı? Mazlumiyetin ve mağduriyetin mi yani? Öyle ya; böyle bir acıya bir kadının hele de bir annenin dayanması mümkün değil, düşünülemez…

Avuçlarının içine damlayan kan yavrunun! Yerde parçalanan beden eşinin! Gittikçe kararan karartı ya annenin ya babanın! Bitip tükenen sensin! Bölük börçük olan da vatanın! Ama ne hikmettir ki; sen hala “Yeter ki Din-i Mübin kaim olsun” diyorsun… “Yeter ki Kur’an susmasın!”

Söyle, ey Gazzeli anne! Hikmeti nedir bunun?

Söyle ki; bilelim… Bilelim ki; özümseyelim… Özümseyelim ki; gözünden bir damla yaş akmasına bile tahammül edemediğimiz, kalbimizin meyvelerini ‘kıyama’ durduralım, kendi ellerimizle… Yokluğuna bir gün bile tahammül edemediğimiz göz nuru eşlerimizi ‘cihada’ vardıralım, razı ve hoşnut bir gönülle…

Sen söyle; biz susalım… Sustukça ve susadıkça; ab-ı hayat misali musibetler onarsın içimizi, gidersin susuzluğumuzu… Bildikçe ve fehmettikçe; imtihanlar kuşatsın çevremizi, imana doyurmak için sinemizi…

Ama… Ama doğru ya; sen yoklukla sınanırken bizler varlıkla sınanmaktayız! Sen ölümle sınanırken bizler ‘hayat’la imtihandayız… Sen sıkıntıdayken bizler rahattayız… Sen acı ve hüznü yudumlarken bizler saadetle gölgelenmekteyiz… Sen açlıktan titrerken bizler tıka basa doymaktayız…

Hangisi daha zor, sahi? Hangisi daha kolay? Varlıkla sınananlar mı daha kolay çıkar yamaca; yoksa yoklukla sınananlar mı? Tüm sevdikleri kollarının altında, yanı başında olanlar mı daha çok korkar kaybetmekten; yoksa onları birer birer yitirenler mi? Hangi anne daha çok özler sahi, bebeğini?

Rahatla ve bollukla sınanan bizler; bir bilsen, acı ve açlıkla sınanan sabrına ne kadar muhtacız! Bebeğimizin dirisiyle imtihan edilen bizler; ciğerparenin cansız ve paramparça bedeniyle imtihan edildiğin dünyana ne kadar da uzağız… Mal ve eş sevdasıyla tutuşan bizler; hayat arkadaşını son bir bakışla ebediyete uğurlayışına ne kadar da yabancıyız… Senin elinin tersiyle ittiğin şu fani dünyaya ne kadar da bel bağlamışız…

İşte bu yüzden susma! Haykır… Haykır ki; yakınlaşalım… Yakınlaşalım ki; haykırabilelim bizler de, tıpkı senin gibi:

Biz Allah’a aidiz! Ve bizim sandığımız; özümsediğimiz bebekler/çocuklar da… Sonunda da hepimiz O’na döneceğiz…

Amenna ve sadakna!

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Ağustos 2014 (33. Sayı)
 


 
18-08-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.