Kim Demiş Telefon Kötü?

Emine Yılmaz
Bu ay ne yazayım diye düşünürken bir an kendimi elimde telefon konu ararken buldum. Zihnim beni geçmişi tefekküre yönlendirmişti. Aslında bugün şu yazıyı yazabiliyorsam telefon ve teknolojinin bunu yapmamda %80 oranında katkısı var, diyebilirim...
Bu ay ne yazayım diye düşünürken bir an kendimi elimde telefon konu ararken buldum. Zihnim beni geçmişi tefekküre yönlendirmişti. Aslında bugün şu yazıyı yazabiliyorsam telefon ve teknolojinin bunu yapmamda %80 oranında katkısı var, diyebilirim. Çünkü bazı sebeplerden eğitimim yarıda kalmış, sonradan üç çocuk ile üniversite okuma girişimim olmuştu. İyi de bu nasıl olacaktı? İşte o anda çok kızdığımız telefon devreye girmiş yolumu aydınlatmıştı. Bir taraftan temizlik yaparken diğer taraftan kulaklık ile edebiyat ezberi yapıyordum. Bulaşık yıkarken, çamaşır serdiğimde matematik videolarını açıp tekrar ediyordum. Yollar ise adeta bilinmeyen kelimelerin sözlüğü niyeti ile kullandığım ezber zamanıydı. Ya uyurken… Onu da siz tahmin edin.

Başarmıştım Rabbimin izniyle. Hayalimdekinden daha güzel bir üniversite ve bölümü örgün olarak okuma imkânını yakalamıştım. Bu benim çok zeki olmamdan dolayı değildi. Zamanı doğru yönettiğim; telefonun olumlu yönleri ile hayatıma girmesine izin verdiğim içindi. Şimdi düşündüğümde telefon ve bilgisayar olmazsa bu imkânı bulabileceğimi sanmıyorum. Düşünün; bir öğretmen size en fazla bir konuyu iki kere tekrar etsin. Ama telefonda bir videoyu on kere dinlediğim olmuştur.

Benim gibi nice kişiler, bu nimeti doğru kullandıkları için hayallerini gerçekleştirmişlerdir.

Hal bu iken aklıma “Kim demiş telefon kötü?” sorusu geldi.

Parçalanan aileler, yok olan merhametli nesil, çocuklarını kurban veren aileler diyordu. Doğruydu da.

Aslında kötü olan telefon değil, niyetler(di). Kapitalizm, insan beyninde olan haz, çağrışım ve hafıza bölgeleri üzerinde psikolojik dengelerle oynayarak tek sermayesi insan olan bizleri, en iyi şekilde kar elde etmek üzere yönlendiriyor. Nasıl mı?

Beyin her aldığı uyaranlara göre bazı maddeler salgılıyor. Şeker yendiğinde beyinde haz bölgesi, mutluluk hormonu olan ‘dopamin’ maddesi salgılıyor. Bunu bilen kapitalizm, insan üzerinde aynı hazzı oluşturan, o hazlara bizleri bağımlı kılacak ve yetmezmiş gibi bunu paramızla yapacak aletler sunarak bizleri teknoloji adı altında en büyük sermaye haline getirmiş duruma sokarak kullandı. Çevremize baktığımızda ekran bağımlısı ve sanal âlem bağımlısı bir nesil geliştiğini görüyoruz. Şekerin beynin haz bölgesini uyardığı gibi ekran karşısındaki insanların da, beyninin haz merkezi uyarılmış oluyor.

Yapılan bir deneyde video oyunlarını çok seven ve çok oynayan çocuklarda, kumar oynayan insanlarda olduğu gibi aynı beyin bölgelerinin aktif olduğu gözlemleniyor. Zaten insanlarda bağımlılık sebebi de dopamin hormonu olduğu biliniyor. Bağımlı olan bireyler, birbirleri ile mutlu olacak yerde maalesef telefonu vs. tercih ediyor.

Aynı şekilde sanal âlem, bir başka haz noktası olan kişinin narsizmini de doyuruyor. Çünkü sanal âlemde kişi, kendini görmek istediği gibi gösterme fırsatı buluyor. Fiziki özelliklerini olduğundan farklı (kısa ise uzun, yalan söylemeyen vs) yansıtabiliyor. Bu facebook ve diğer sanal âlemlerde beğenilme ve onay alma duygusunu tatmin ederek kişiye kendini değerli hissettiriyor. Kişide kimlik kaymalarına neden olabiliyor. Maalesef bu durum kişilik sorunu yaşayan, sosyal fobi geliştiren, yalnızlıktan muzdarip olanlar ve mutsuz insanlar için bir kaçış alanı haline gelebilmektedir. Hatta Müslüman olanlar da bile hızını alamayıp birbirinin yüzüne söyleyemediği şeyleri orda paylaşarak ve kendince iyi bir şey yaparak, Peygamber Efendimiz (SAV)’in “Kim bir kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamette onun ayıbını örter.” hadisini bile hiçe sayarak haklılık mücadelesine girebiliyor. Bunu bir de İslam adına yapabiliyor.

Beyni o kadar uyuşuyor ki; bir gün takdir ettiği ve hatta yapmaya çalıştığı bir davranışı bir ay sonra kınayabiliyor. İfşa ettiği kendinin farkında olmadan… Tıklanarak ve beğenilerek, haklılık duygusunu tatmin edip rahatlıyor haz bölgesi. Ama kendi uyarılınca ‘ne gerek vardı’ oluyor ve hadisi o zaman hatırlayıp dile getiriyor. ‘Beni ifşa etti. Müslümanlık bu değil!’ diyebilecek kadar bencilleşiyor. Bilgi var ama doğru şekilde kullanma yeteneği yok. Onlara sorsan en doğru kendileridir oysa. Bu kadar kendimizi unutacak hale sokup birbirine karşı duyarsız, empati kuramayan bireyler haline getirdi sanal alem bizi.

Günümüzde bir ilişki, sanal âlemde başlayıp orda gelişip orda sonlanabiliyor. Biten bu ilişkiler sanal olsa da yaşanan ıstırap ve acı tamamen gerçektir. Bu acılar sonucu bireyler, ağır depresyon ve krizler yaşıyorlar. Böylece hazza bağımlı bireyler olarak parası olmasa da o hazzı kaybetmemek için ailesini dağıtma uğruna aldatanlar, çocuğunu ekran delisi yapanlar ve eşlerini görsel doyumsuzluk kuyusuna atanlar, herkesi tatmin etmek için sürekli tüketime yatırım yapıyorlar. Yeni telefona para, yeni bilgisayara para ve bunları çekip tıklanmak için sanal âlemde paylaşmak için giysilere para… Toplumun genelinin teknoloji anlayışı bu!

Peki, kim kazandı?

KAPİTALİZM!

İşte bu kadar düşünemez hal alan, sadece haz odaklı hale bizi sokan modernizmin tam da istediği insan tipi. Zamanı kalmayan, beyin devreleri çalışmayan ve empatiden yoksun bireyler. Yapılan araştırmalarda son otuz yıl içinde insanların empati yeteneğinde belirgin azalmalar olduğu görülmüş. Bunun sebebi ne ola ki?

ÇAĞRIŞIM!
Bir bebek doğduğu andan itibaren en hızlı gelişen organı beyindir. Saniyede 1.8 milyon bağlantı kurabiliyor. Bunu annenin hal, hareket, mimik ve davranışlarını izleyerek; yüz ifadelerini anlamlandırarak yapıyor. Yani ilk empati kurmayı, duygusal etkileşimi öğreniyor. Büyüdüğünde bir insanı görünce yüz ifadelerini okuyarak bu üzülmüş, sevinmiş ya da mutsuz diyeceği annenin mimikleri ona ÇAĞRIŞIM yapacak nispette beceri kazanabiliyor. Her bir mimikte binlerce bağlantıyı kuruyor. Bu bağlantıları resmen anne bir orkestra şefi gibi yönetiyor…

Oysa günümüzde altı aylık çocuk ekran başına kilitlenmiş, bir yaşındaki çocuk anne rahat etsin diye tabletlerle tanıştırılmış halde anneden yoksun bırakılıyor. Empati ancak yüz yüze gelişir. Yapılan araştırmalar beyinde bir bölgenin insan yüzünü gördüğünde aktifleştiğini söylüyor. Sanal âlemde yüz yüze olunmadığı için daha kolay yalan söylenebiliyor. Beyin bölgesi aktive olmuyor. Çünkü ses tonu ve beden dili orda yok.

Anne ile ilişkisi kuvvetlenemeyen çocuk, ilerde empati kuramayan, merhametsiz, saygı nedir bilmeyen, aileden kopuk, yalana açık bireyler halinde yetişmeye açık hale geliyorlar. Annenin yüzünü görmekten mahrum yetişen çocuklar, soğuk/gülmeyen bir nesil olarak büyüyor. Beş yaşındaki bir çocuğun, bugün kanları donduracak soğukkanlılık ve ustalıkla yalan söylediğine şahit oluyoruz.

Beynimizde bir çalışan bellek bir de uzun süreli bellek var. Çalışan bellek bilgileri depolar, lazım olduğunda onları kullanır. Beyin çok uyaranlara maruz kalırsa yorulur. Televizyon ve sanal âlem ise gereğinden fazla ve gereksiz uyaranlar beynimize yolluyor. Sonuç olarak hatırlama güçlüğü ve dalgınlık oluşuyor. Beyinde muhakeme, düşünme ve karar alma bölgesi olan frontallop işlevselliğini tam yapamıyor. Zihin canlılığını yitiriyor. Günümüzde çok arttığı bilinen dikkat eksikliği, hiperaktivite, dürtüsellik gibi psikolojik hastalıklarda beynin bu bölgesinin sağlıklı çalışmamasının etkisi olduğu biliniyor.

Bütün bunlar sermayesi insan olan kapitalizmin işine yarıyor.

Peki, çözüm yok mu? Var! Kapitalizmi kendi silahı ile vurmak…

Çözüm ise insanların uyanık olmasında. Haz ilkesinin doğru yer ve objeler ile tatmin edilmesinde… Hz. Ali (RA) “Beni namazda ameliyat ediniz.” demiştir. O zamanlar anestezi yoktu. Ve günümüz insanının bilgisayarda aldığı hazzı O, namazda alıyordu.

Yine bir hadisinde; ”Bir evin bereketi, karı koca arasındaki muhabbete bağlıdır.” diyen Efendimiz (SAV)’in bu sözlerine yeni anlam yükleyebiliyorum. Birbirinden haz alan eşler, muhabbeti olan eşlerdir. Muhabbet de anlayışa ve birbirine desteğe sebeptir. Bu da “bereket” demektir. Günümüzde aile sorunlarının çoğu keyifsiz evliliklerden kaynaklı oluşuyor.

İşte diğer bir çözüm de, haz alacağımız yer eşlerimiz olsun. Onlarla bilgide yarışacağız, sunduğu özenti hayat tuzaklarında değil…

Başta kendimiz ve çocuklarımız olmak üzere zamanı kontrol etmeyi öğrenmek zorundayız.

Allah (CC) zamana yemin etmiştir. Bu kadar değerli olan zamanımızı yine teknoloji üzerinden bilgi ve ilim öğrenerek, zararlarını araştırarak toplumda farkındalık oluşturarak bereketlendireceğiz. Ekran karşısında uyuşuk, dağınık zihinli olmayacağız. Ya yapacağız, ya yapacağız.

Başka çözümümüz yok!

Tuzaklara karşı uyanık kalabilme dileği ile…

Emine Yılmaz | Nisanur Dergisi | Kasım 2017 | 72. Sayı 
 


 
30-11-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.