Kim Dost, Kim Düşman?

Rumeysa Durmaz
Dost ve düşman; birbirine zıt iki kavram… Peki, Müslümana dost kimdir ve kimdir düşman? Bilmek ve hatırda tutmak elzem; bilmeyenin veya unutanın hali ise pek yaman…
Vallahi biz vardık
Dostlarımıza yardık
Düşmanlara kandık
Orda düştük yandık.
Biz ki ihtilaf ettik,
İşte o gün bittik!

Dost ve düşman; birbirine zıt iki kavram… Peki, Müslümana dost kimdir ve kimdir düşman? Bilmek ve hatırda tutmak elzem; bilmeyenin veya unutanın hali ise pek yaman…

Ya unutmak? Bazen rahmet, bazen afet… Ancak dostu unutmak da düşmanı unutmak da büyük birer afet! Zira düşmanı unutan, ona kolayca yem olur. Ve dostu unutan, düşmana maskara olur.

Bilindiği üzere dostluk da düşmanlık da ilk insan yaratılmadan evvel dahi vardı. Kitab-ı Mübin’de “Muhakkak ki benim dostum, kitabı indirmiş olan Allah`tır. Ve O, salihleri dost edinir.” (A’raf / 196) buyrulmuştur. Yaratmadan evvel dahi salih kullarını kendine dost kabul eden Halık-ı Zülcelal’e hamd-u senalar olsun…

İblisin; cennetten kovulmak, lanetlenmek ve yüce Allah’a isyan pahasına -Hz. Âdem (AS) henüz kurutulmuş bir çamurdan ibaretken- başlattığı ve kıyamete kadar sürecek olan düşmanlığı da hepimizin malumudur.

En büyük dost Allah (CC), en büyük düşman ise İblis aleyhilla’nedir. Lakin tek dostumuz Allah-u Teâlâ olmadığı gibi tek düşmanımız da lain iblis değildir.

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. Allah, işte onlara rahmet edecektir. Muhakkak ki Allah Aziz’dir, Hakim’dir.” (Tevbe / 71)

Evet, Allah-u Teâlâ ve mü’minlerden başka mü’minin dostu yoktur. Dost olabilmenin ilk şartıdır mü’min olmak. “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin” (Mücâdele / 22) ayeti mucibince mü’min değilse ne anneyi, ne babayı, ne kardeşi, ne evladı ve ne de eşi dost bilmez mü’min kimse. Buna karşılık düşmanlar belki de burada sayamayacağımız kadar çoktur.

“Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.”
(Mâide / 51) 

“Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.” (Nisâ / 101)
 
Başka ayetlerde ise onlara uymadıkça onların mü’minlerden hoşnut olmayacakları, güç yetirdikleri taktirde Müslümanları dinden döndürünceye kadar onlarla savaşacakları, eğer sabreder ve Allah-u Teâlâ’dan korkarlarsa, onların hilelerinin mü’minlere hiçbir zarar veremeyeceği ve daha birçok bilgi yer almaktadır.

Allah-u Teâlâ hem ayetler ile hem gönderdiği peygamberlerin hayatlarından örnekler sunarak ve farklı birçok şekilde mü’minlere düşmanlarının kimler olduğunu ve onlara karşı kendilerini nasıl savunmaları gerektiğini bildiriyor.

Bazı âlimler, kalbi bir kaleye benzetirler ve bütün düşmanları da o kaleyi fethetmeye çalışanlara… Şüphesiz bir kaleyi fethetmeye çalışanlar ya zor kullanarak dıştan yıkmaya çalışırlar ya da sinsi plan, tuzak ve vesveselerle içeriye sızmaya…

İşte bu noktada bilmemiz gereken, dıştaki düşmanların içeriye sızma yol ve yöntemleridir. Zira koruma yöntemini bilmeyenin kalesi mutlaka fethedilecektir.

Düşmanın sızma yöntemleri çoktur elbette. Ancak şunu bilmek gerekir ki bu yolların her biri nefis kaynaklıdır. Öfke, azgın istekler, kıskançlık, ihtiras, aç gözlülük, refah arzusu, acelecilik, sabırsızlık, Allah-u Teâlâ’ya değil de insanlara ümit bağlamak, para ve mal sevdası, cimrilik ve fakir düşme korkusu, taassub, Müslümanlara su-i zanda bulunma vs.

Bilhassa Müslümanlara su-i zanda bulunma üzerinde durmak istiyorum. Zira İslam dünyasının bu günkü parçalanmışlığının, kefereye kolay lokma oluşunun en büyük sebeplerinden biridir; Müslümanların birbirine su-i zanda bulunmaları ve bu sebeple ihtilafa düşmeleri.

Ehl-i küfürde şöyle bir mantık(sızlık) vardır. “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur!” Nitekim küfrün en büyük düşmanı İslam’dır ve görüşü her ne olursa olsun –yeter ki İslam karşıtı olsun- yeri gelince bütün ehli küfür yekvücut olmaktan geri durmazlar. İslam’a karşı et ve tırnak gibi kaynaşırlar.

İslam coğrafyasının bugün mazlum bir hale gelmesinde, Müslümanların eksiklerinin, yanlışlarının payı elbette ki büyüktür. İslam düşmanlarının sızabileceği her bir kapının aralanması elbette ki çok büyük birer hatadır. En doğrusunu da Allah-u Teâlâ bilir ancak bana öyle geliyor ki yapılan hataların en büyüğü Müslümanın Müslümanı dost görmekten vazgeçmesi, Müslümanın Müslümana su-i zan beslemesi… Sudan sebeplerle Müslümanların ihtilafa düşmeleri, Müslümanların kim dost, kim düşman ayırt edemez bir hale gelmeleri ve bu sebeple lokmalara bölünüp ehl-i küfrün iştahını kabartan bir manzara sergilemeleri… Velhasıl Müslümanların bu suretle düşmanın kaleye girebileceği bir kapıyı kendi elleriyle ardına kadar açmaları…

Müslümanların birbirine dost olmasının, küffara karşı sağlam kalenin tuğlaları misali kenetlenmelerinin, birbirleri hakkında ancak hüsn-ü zan etmelerinin elzem olduğunu ve bunun mükâfatının ne denli büyük olduğunu daha iyi anlamak için hatırlamakta fayda var ki:

Peygamber Efendimiz (SAV)’in hakkında peş peşe üç gün; “Şimdi cennet ehlinden biri gelecek” diye buyurduğu ve her seferinde çıkagelen zata Abdullah b. Amr b. Âs misafir olmak ister. Niyeti onun yaptığı amelleri görmek ve onları kendisi de yapmaktır. Ama pek büyük bir ibadet yaptığını görmez ve dayanamayıp sorar: “Peygamber Efendimizin müjdelediği bu mertebeye nasıl ulaştın?” Bunun üzerine o zât;

“Gördüklerinden başka bir ibadetim yoktur. Şu var ki, hiçbir Müslümana karşı kalbimde ne hile düşünürüm, ne kin ne de haset beslerim” der.

Rumeysa Durmaz / Nisanur Dergisi - Aralık 2015 (49. Sayı)
 
27-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.