Kimdir O (R.Anha)?

Elif Yüksek
Teslimiyetin doruğunda ve adanmışlığın gölgesinde fedakârlığın sesi olan; farkındalığın ‘özde saklı cevherleri’ ortaya çıkarmada ne derece mühim olduğunun altını hayatıyla çizen o hanımefendi kimdir?
Teslimiyetin doruğunda ve adanmışlığın gölgesinde fedakârlığın sesi olan; farkındalığın ‘özde saklı cevherleri’ ortaya çıkarmada ne derece mühim olduğunun altını hayatıyla çizen o hanımefendi kimdir?

Kimdir o hanımefendi ki; bir kadının ‘kadınlığını’ en iyi ve en etkili bir biçimde kullanabileceği bir zaman ve mekânda üstelik kullanması durumunda ayıplanmayacağı halde Allah için bundan imtina eden? Ne dişiliğini ne de kişiliğini devreye koyan…

Kimdir o hanımefendi ki; kocasına babalık duygusunu -hem de erkek çocuk sevgisiyle- uzun yıllardan sonra ilk kez tattırdığı halde en zor ve korunmaya en muhtaç olduğu devrede Allah için susan? Ne dilini ne de gözlerini konuşturan…

Kimdir o hanımefendi ki; süt kuzusu yavrusuyla kocaman bir çöle terk edilişinin müsebbibini sorgulayan? Allah olduğunu öğrenince ise kalbinde ne eş sevdası ne can korkusu ne rızık endişesi ne de evlat acısı kalan? Tümünü toplayıp oracıkta, kızgın kumların ortasında Allah’a kurban eden? Buna rağmen yüreği soğumayan; daha kıymetli adaklar arayan…

Kimdir o hanımefendi ki; tevekkülü yudumlayarak aslında niyet ve gayretsiz olunmaması gerektiğini haykıran? Çabası Sa’y, teslimiyeti Zemzem, adağı Kurban, yurdu Mekke ve evi Kâbe olan…

Eminim hepinizin kafasında daha ilk andan itibaren doğru isim belirmiştir! Nasıl belirmesin ki? O hanımefendi, teslimiyeti ve fedakârlığıyla bir çığır açtı. Bir kutlu destan yazdı. Cariyelerin yüz akıydı. Kadınlığın dişilikten ibaret olmadığını haykırdı.

Diyeceksiniz ki; “O bir peygamber eşiydi!”

Ama nihayetinde benim gibi, sizin gibi bir kadındı… Duyguları vardı. Karanlıktan en az bizim kadar korkardı. Kaybetmekten de… Kocasını kaybetmekten… Evladını kaybetmekten… Evini, malını ve mülkünü kaybetmekten…

Lakin karanlıktan, gözlerini koruduğundan daha çok koruduğu bir şey vardı! Yitirmekten en çok korktuğu ve ‘olmazsa olmazım’ dediği şey tüm bunlardan başkaydı… Sevgisini diğer tüm sevgilerin üstünde tuttuğu, bir anlık yokluğunu düşünmekten bile adeta ürperdiği, uğruna en kıymetlilerini feda etmek istediği ve buna niyetlendiği; o kadar özel, o kadar güzel ve o kadar yüce bir Rabbi vardı ki! O, işte bunun farkına varmıştı… Rabbinin yüceliğinin ve uğrunda yapılan fedakârlığın güzelliğinin…

Tevekkül ve teslimiyetin doyumsuz ve eşsiz tadını almıştı O (R. Anha)! İman dillerden sadra indiğinde ve ete kemiğe büründüğünde, ne denli muhteşemmiş; anlamıştı… Hayatının her bir karesinde olmasını istediği parçalar, onu bütüne ulaştırabilsin diye özenle seçmişti onları… Aşkla ve sadakatle dikmişti birbirine…

Hem Onu yücelten, peygamber eşi olması olmuş olsaydı; Hz. Lut’un eşi neden bu kefede olmadı? Neden olamadı?

Sizlerden ricam; her birinizin zihninizde beliren ismin yerine kendi isminizi yazmanız. Ve sadece bir anlığına Onun yerine kendinizi koymanız…

Hiç mi olmamıştır sahi? Kocanızın sizi Allah için bırakıp gittiği ve bir başınıza kaldığınız…

Böyle bir evre az ya da çok, öyle ya da böyle hepinizde olmuştur muhakkak! Tabi asla bahse konu olan kıymetli hanımefendinin yaşadığı cihette, o denli çetin olmamıştır. Olamaz da. Ancak bir anlığına her birimiz öyle olduğunu düşleyelim! Yaşadığı o duyguları iliklerimize kadar hissetmeye çabalayalım…

Henüz yürüyemeyen ve konuşamayan bir yavrunuz var. Ve onu emziriyorsunuz. Ek gıda yok. Su yok. Bez yok. İlaç yok. Ev yok. Yatak yok. Kendinizi vahşi hayvanlardan, namus düşmanlarından, katillerden koruyacağınız herhangi bir silahınız yok. İletişim aracı yok. Yok da yok…

Sizi gözü yaşlı ve biçare bırakıp arkasına bile bakmadan giden eşinize dilinizin döndüğü, bildiğiniz tüm bedduaları mı sıralarsınız? Yoksa yalnızlığınızı, çaresizliğinizi ve güçsüzlüğünüzü, sizi gördüğüne kesin olarak inandığınız rabbinize dua dua yakarmaya mı başlarsınız?

Evladınıza herhangi kötü bir şey olacağı korkusuyla adeta aklını kaçırmış bir halde ağlayıp sızlanmaya mı başlarsınız? Yoksa suyunuz ve sütünüz tükenir tükenmez tam bir tevekkülle bir çıkar yol, bir çare arayışına mı geçersiniz?

Böyle bir durumda; her bir hücrenizle, sözleriniz ve eylemlerinizle isyan bayrağını mı çekersiniz? Yoksa Allah için bu duruma katlanıp; ‘Kahrın da hoş, lütfun da’ mı dersiniz?

Bir de eşinizi düşünseniz! O halinizin yüreğini ne denli incittiğini tahmin edemez misiniz? Teslimiyetiniz olmazsa gerisin geri dönebileceğini neden göz ardı edersiniz? Empati kurması gereken sadece o mudur sizce? Bedel ödeyen(!) siz misiniz sadece?

Söyleyin Allah aşkına!

Evveli ve ahiri ‘Allah’ olan insan, Allah’tan geldiğini… Aldığı her nefesle bir imtihana tabi tutulduğunu… Tüm duygularının ve eylemlerinin kaynağının ‘fıtrat’ olduğunu… Hayır adına her nesi varsa müsebbibinin Allah olduğunu ve O (CC) istemedikçe kılına bile en ufak bir zarar veyahut da yarar gelemeyeceğini… Er ya da geç O’na döneceğini ve asıl hayatın da ahiret olduğunu tam manasıyla kavrarsa; korkuları ve kaygıları onun imanından bir şey çalabilir mi? Sevgisi, gözünü –manen- kör edebilir mi? Acısı, teslimiyetinin önüne geçebilir mi? Eşi ve çocukları, adanmışlığına gölge düşürebilir mi? Canının tatlılığı, onu mücadelesinden vaz geçirebilir mi?

Binlerce kez hayır!

Şu halde ne okumalı ki; iman dilden sadra insin? Ne demeli ki; nefis susup usulca bir köşeye çekilsin? Ne yapmalı ki; şeytan ve aveneleri haddini bilsin?

“Ey iman edenler! Allah`tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak teslim üzere yaşamış olarak can verin” (Al-i İmran / 102) buyruğunca bizleri ‘farkındalığa’ çağırmıyor mu Rabbimiz?

“Kimden korktuğunuzu, kime iman ettiğinizi bilin! Ve O’na öylece –bilinçli bir şekilde- teslim olun!” demeye gelmiyor mu bu ifade?

Bu açıdan bakıldığında fıtrat hamurumuza katılan her bir duyguyu ve her bir özelliği keşfedip sonrasında kontrol altına alma yöntemleri geliştirmemiz; bizi, insan-ı kâmil olma yolunda ilerletecektir. Seven, üzülen, acı çeken, hayata dair lezzetleri bir bir tadan ancak aynı zamanda da sınır bilen; hayatı amaç değil araç gören, Allah’ın rızasını gözeten ve O’na kavuşmayı arzulayan, bu uğurda ise her türlü zorluğa göğüs geren bir kimse hakkıyla iman etmiş demektir! Ona düşense imanda sebat etme formüleri geliştirme ve bunu karmakarışık dimağlara da sunma girişimde bulunmaktır.

Evet, Rabbimizi evvela tanımamız lazım! Kudreti karşısında boynumuzu kıldan bile inceltmemiz lazım! İmanımızın gereğini yerine getirmemiz lazım!

Bu uğurda yola ‘Allah’ın adıyla oku’makla çıkmamız, ‘bilgi’ azığını ve ‘düşünce’ suyunu heybemize doldurmamız, ‘farkındalık’ silahını kuşanmamız lazım! Biletimiz ‘ihlas’ bekçimiz ise ‘vicdan’ olsun… Bilahare istikametimiz cennet olacaktır inşallah…

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Eylül 2014 (34. Sayı)
 


 
24-09-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.