Mazlumsun Susa

Amine Baran
İçinde elem ve lezzetleri cem etmiş aylar birbirini kovalayadursun... Zaman bizi yenip, takvimlerde Haziran`ı gösterince, an; takılı verir hayatın o sonsuz süzgecine. Zaman mahzunlaşıverir ansızın. Ay suskun... Mevsim suskun... Haziran`ı gösteren her takvim yaprağı bir o kadar küskün...
İçinde elem ve lezzetleri cem etmiş aylar birbirini kovalayadursun... Zaman bizi yenip, takvimlerde Haziran`ı gösterince, an; takılı verir hayatın o sonsuz süzgecine. Zaman mahzunlaşıverir ansızın. Ay suskun... Mevsim suskun... Haziran`ı gösteren her takvim yaprağı bir o kadar küskün... Akrep ile yelkovan akşam vaktinde takılı vermiş sanki. Hele konuşabilmek ne mümkün...

Lisana ağır gelince kelimeler, cümleler, o vakit; kalemler başlar tekellüm etmeye. Yazdıkça kâğıt ağlar, mürekkep ağlar... Kelimeler acımasızca süzülürken kalemin ucundan, insanın içini yakar da geçer. Sessiz sessiz yazılırken dizeler, düşen iki damla gözyaşı takılır içinin en ücra köşesine.

İçinde bir yerlerde kopan fırtınalara inat ses edemezsin. Yutkunamazsın... Çünkü sessiz olmalısın... Duyabilmek için susmalısın... Zulmü, acıyı, titrek sesiyle konuşan gözyaşını, babasız büyümüş çocukları, sonra eşsiz kalmışları duyabilmek için susmalısın... Zira şimdi konuşma sırası Haziran’ın!

Şimdi konuşma sırası; vahşetin tek tanığı akrebin, yelkovanın, geceyi yırtarcasına sessiz sessiz çığlıklar atan Susa`nın!

Şimdi susmalısın. Konuşmak nafile zira… Kelimeler kifayetsiz... Dizeler yorgunluktan bitap düşmüş, cümleler anlamsız... Sessiz ol... Bırak Susa`nın toprakları konuşsun... Arkana bak azizim, 1992 tarihi konuşsun... Acımasızca kalkmışken namlular on fidanın göğsüne, buna şahit o küçük cami konuşsun... Zira konuşmadı bir daha... Konuşamadı... Minber mahzun. Minare bir daha eskisi gibi ‘Hayyalessalah’ nidalarıyla çınlayamadı...

Şimdi sessiz olma vakti. Dinle! Dinle ki; on fidana mezar olmuş Susa`yı duy... Dinle ki; ezan yerine minareden duyulan sessiz hıçkırıkları duyasın... Sonra tespih taneleri başlasın konuşmaya, bir de o anlatsın... İşte o zaman anlam kazansın kelimeler, cümleler... Sen bir de o zaman gör dizeyi, şiiri, acı ile elemi...

Ve anlat Susa...

Ya sen, duydun mu? Son sözleri ‘Allah-u Ekber’ olan Hüseyin`in çığlıklarını. Son defa dilinden süzülen tekbirleri, ‘lailahe illallah’ nidalarını... Nefesi kesilip sonsuz bir sükût kaplayınca camiyi, dağın, taşın, yerin ve göğün acı acı dile gelen hıçkırıklarını işittin mi?

Anlat bize... Anlat Susa... Şahidi misin on fidanın birbirleri arasında geçen şefaatçi olmak adlı muhabbetlerinin. Peki, şahidi misin hepsinin birbirlerinin şehadetlerine şahitlik etme fırsatı bulamadan can verişlerinin... Kanın o muhteşem kıyamına, İslam uğruna kana boyanmış mescidinin şahidi misin?

Anlat Susa, sen anlat biz dinleyelim... Anlat ki utansın namlular, utansın insanlık... Tekrar tekrar dile gelsin duvarlar... Yeşeren tohumlar...

Anlat Susa... Toprağında özdeşleşen kanın bereketini. Mazlumiyetini anlat. Ardından tane tane toprağa damlayan kanın üzerinde beliren maneviyat kokulu tomurcuklarından bahset. Boynunun bir zamanlar nasıl bükük olduğunu söyle, ardından şahlanan destanı haykır. Haykır ki lal olmuş lisanımızın göğsümüze uğurladığı acı, biraz da olsa hafifleyiversin.

Bazı yaşanmışlıklar böyle işte azizim, dile kolay gönle ağır. Üç kelimeye sığdırılmış iki kelimelik bir hüzün bu... Adı Susa! Mahzun Susa... Ah! Mazlumsun Susa... Ve ben; bir varmış bir yokmuş diye başlamak isterdim seni anlatmaya... Seni tekrar tekrar dinlemek isterdim. Her yanına acı ile yoğrulmuş mutluluğu sıkıştırıp, tebessümlerle hikâye etmek isterdim seni. Sonra alışagelmiş mutlu bir intihaya sığdırmaktı tek emelim. Lakin olmadı Susa... Bu başka, bu bambaşka... Senin tek bir zerrene tebessümü sığdıramadım. Konuşmak istedim başaramadım. Harfler dizilir oldu boğaza. Kalem başladı acı acı yazmaya. Tekrar tekrar baktım sana...

Sen sonsuz bir deniz, biz ise tenha! Sende sonsuz bir umut büyür, bizde yalnızlık. Söylesene Susa, var mı sende de mutluluk. Güler mi bir daha o küçük mescidinin duvarları. Topraklar gül kokar mı? Namaza çağırır mı bir daha minaren... Sitemle sarf edilen umuda küsmüş cümlelerimize kızıyor musun Susa?

Söylesene Susa... Mazlumiyetinle yaşayan insanlık ağlasın mı, yoksa yeşeren toprağınla tebessümler mi belirsin çehrelerde. Sen söyle Susa, yine bizim cümlelerimiz kifayetsiz kaldı. Sen anlat. Bize açan güneşinden bahset. Solan güllerin canlanışından... Karış karış acıyı, kanı, gözyaşının kazındığı adımların şahlanışını anlat. Anlat ki; umudun tohumları atılsın yüreğimize... İslam için canını verenlere mukabil, binlerce insanın akın akın sana koştuklarından bahset. Bahset ki senin adını ‘umut’ koyalım... Hüzünle yoğrulmuş tebessüm ve mutluluğun adı sen olasın...

Her ayın bir hikâyesi var. Ve sen Susa! Sen Haziran`ın hikâyesisin. Sen her Müslümanın geçmişinde kalan hem umut hem elem barındıran acı bir anısısın. Unutulmayacaksın... Yıllar geçti unutulmadın… Dünden bugüne kıyama duran tohumların, yıllar sonrasına taze meyve vermiş, vermeye devam eden maneviyat kokulu ağaçlara dönüşecek. Çünkü biz senin adını ‘umut’ koyduk Susa...

Sen mümine huzur, zalime korkusun. Söyle mescidine kaldırsın başını... Minberin ile mihrabına söyle, şimdi Şehid Hüseyin`in ve yarenlerinin son sözcükleri olan ‘Allah-u Ekber’ nidalarının dalgalandığı gündür. Söyle minarene acı da olsa tekrar başlasın ezanları duyurmaya. Bilal-i Habeşi gibi… Çiçeklerin şehit koksun...

Dört evladını sende yitiren babanın “Bir tane daha olsa o da Susa`ya feda olsun” cümlelerini aşılasana gelen her insana! Hiçbir kan seninki kadar mazlumca akıtılmadı belki ama hiçbir destan da seninki kadar güzel yazılmadı Susa... Hiçbir nağme seninki gibi güzel okunmadı. Hiçbir mazi seninki kadar hem yüreğe dokunup hem de ışık saçmadı.

Ve Susa; hiçbir şiir libası sana yakıştığı gibi kimseye yakışmadı! Sen hüzün Susa... Sen huzur... Sen acı... Sen umut... Sen ayet... Sen maneviyatsın... Sen o benzeri olmayan şiirsin Susa...            
 
Amine Baran / Nisanur Dergisi - Haziran 2016 (55. Sayı)
 
23-06-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.