“Mazlumun Ahı, İndirir Şahı!”

Elif Yüksek
Bazen öyle olaylar yaşanır, öyle şeylere tanık oluruz ki; ölümün, mizanın, cennet ve cehennemin varlığına tüm zerrelerimiz şükür secdesine kapanır ve hep bir ağızdan ‘elhamdulillah’ derler. ‘Yevmiddin’ olan bir rabbe teslimiyetin huzurunu tadarlar. O ürpertici, o kahredici olayın/şeyin yaşattığı acı ve korkuyu, zerre zerre ‘hesap gününe’ devretmenin süruru, tek kelimeyle paha biçilmezdir.
“İyi biliniz ki Allâh’ın lâneti zalimler üzerindedir.” (Hûd / 18)

Bazen öyle olaylar yaşanır, öyle şeylere tanık oluruz ki; ölümün, mizanın, cennet ve cehennemin varlığına tüm zerrelerimiz şükür secdesine kapanır ve hep bir ağızdan ‘elhamdulillah’ derler. ‘Yevmiddin’ olan bir rabbe teslimiyetin huzurunu tadarlar. O ürpertici, o kahredici olayın/şeyin yaşattığı acı ve korkuyu, zerre zerre ‘hesap gününe’ devretmenin süruru, tek kelimeyle paha biçilmezdir.

Evet, zaman zaman yaşamıyor değiliz, böylesi kahredici olayları. Yaşıyoruz dediğim, bizzat başımıza gelişini kastetmiyorum. Bazen yanı başımızda, bazen bulunduğumuz semtte/ülkede, bazen de dünyanın bir diğer ucunda yaşanıyor olay ama yüreğimizi delik deşik ediyor sancısı… Delik deşik etmeli de. Yakıp kavurmalı da. Hele de mümin kardeşimizin başına geldiyse gelen! Daha bir derin hissedilecektir etkileri ki; “Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir…”

Çok değil daha bir ay önce hafızalarımıza öyle bir olay kazındı ki; bahsi dile bile kolay olmadığı gibi kolayca silineceğini de sanmıyorum. Bizler ‘kadın’ ve ‘tecavüz’ kelimelerini yan yana okumaya tahammül edemezken; üstüne bir de ‘hamile’ gerçeğini okuyup ‘muhacir’ kavramını dokuduk. Başucunda süt kuzusu bebeği hunharca öldürülen, gebe bir hanımefendinin kara bir gecesine tanıklar olduk. Olmaz olaydık! Duymaz/bilmez olaydık!

Bitmedi çilesi, bitmedi çilemiz. Gecenin bir vakti kaçırılışına, ırzına geçilişine şahitler olduk. Kara, kapkara bir şafağa gözlerini açan, mecburi doğan körpecik bir bebeğin iniltileri yayıldı geceye de yer yerinden nasıl oynamadı, şaştık kaldık her birimiz.

Zaten hassastır kadın! Gebelikle bu hassasiyet neredeyse tavan yapar üstelik… Bir de zamansız, yersiz, mekânsız annelik eklenirse üzerine. Hele bir de travmatik geçirirse doğumunu. İki caninin ellerinde, per perişan kalıverirse… Çocuğuna mı, ırzına mı, bebeğine mi, canına mı, ağrısı/sancısına mı yanacağını bilemezse… Sesi arşı alayı delip geçtiği, gücünün son raddesine değin bağırdığı halde boynunu çaresizce büküverirse… Umudu tükenir de yanına düşerse kolları… Yok, yok tarifi bu halin.

Doğumla beraber zaten öleceğini sanır kadın! Tam öldüm, ölüyorum derken yeni bir hayatın ilk kıvılcımı değer kulağına. Bir ağlayış, onu yeniden hayata tutundurur; öncekinden daha güçlü hem de. Hayatı, varlığı, sevgisi, şefkati yeni bir mana bulur. Asıl anlamına erişir hatta…

Ama Emani için böyle olmadı! Ölümü özellikle dilemiştir eminim. Yer yarılsa da içine girsem, demiştir. Yavrularının acısıyla, namusunun kaygısıyla zaten ölüp ölüp dirilmiştir. Ölsem de kurtulsam, derken gerçekten kurtulacağını; ebedi bir huzura ve mutluluğa cennet kuşu yavrularıyla beraber kanat çırpacağını düşünemeyecek kadar yıpranmıştır. Tüm bunlar bir yana da o psikoloji ile o koca geceyi nasıl geçirebilmiş, aklım almıyor…

Tarifsiz diyorum, yine de tarife çalışıyorum. Arife tarif gerekmez, biliyorum… Tüm eksikliğiyle ama ısrarla tarif etmek istiyorum. Neden biliyor musunuz? Vicdan sahipleri, iz’an sahipleri, yetki sahipleri harekete geçsin dileğiyle! Ve hafızalardan silinmesin diye…

Allah için yok mudur, böyle bir caniliğe karşı duracak? Yeri yerinden oynatacak? Mazlumun ahını çıkaracak? Orda dur işte, diyecek? Kötülüğe götüren yolları tıkayacak? Pisliğe bulaştırıcı etkenleri giderecek? Bataklığı kurutacak kimse yok mu, Allah için?

Yoksa şayet, iktidardan bahsetmesin kimse! Güçten, adaletten söz etmesin kimse… Kalkınmayla, gelişmeyle övünmesin kimse… Milliyetiyle, diliyle, ırkıyla çemkirmesin kimse… Varıyla, malıyla, itibarıyla, mevkisiyle bir halt sanmasın kendini kimse… Etkisiz ve vasıfsız elamanlar işte, hepi topu bu!

Allah Teâlâ’ya şükürler olsun ki Emani sağ kalmadı!

Ya tüm yaşadıklarına rağmen hayatta kalsaydı? Bir ömür boyu bu acılarla kıvranacak; o geceyi asla unutamayacak, tesirinden kurtulamayacaktı. O cani yüzler, gözünün önünden bir an bile gitmeyecek; gündüz korkusu, gece kâbusu olacaklardı. İstese bile yapamayacak, bir daha kocasının gözlerine bakamayacak; ellerini muhabbetle tutamayacaktı. Her dokunuşu onun için ıstıraba dönüşecek, sözleri bıçak gibi bağrını delecekti.

Ya tüm hissettiklerine rağmen yaşasaydı? Her sese endişe ile yönelecek, kalbi kafese tıkılmış bir kuş gibi ürkek her daim çarpıp duracaktı. Giyinen, konuşan, gülüp eğlenen kimselere şaşıp kalacak, yiyen-içen-uyuyan bir cesede dönüşecekti. Duyguları ona çok çok ağır gelecekti. En çok da sevgisiz kaldığı; sevginin tezahürlerinden soyutlandığı için elem duyacaktı. Ve öyle sanıyorum ki; sevgisizlikten ölecekti.

Evet, sevgisizlikten! Ama görmediği sevgiden değil, hissedemez olduğu sevgiden… Zira o kara geceyi unutturmak için eşi, ailesi, sevdikleri seferber olacaklardı. Sevgi ve ilgi ile yaralarını sarmaya çabalayacaklardı. Ne var ki hiçbir işe yaramayacaktı. Emani, o geceden sonra sevgi melteminin hoşluğunu, teninde ve yüreğinde bir daha asla hissedemeyecekti.

İşte bu nedenle bir insanın katlini, tüm insanlığın katline eş tutuyor Rabbimiz. Bu nedenle zulmün miskal u zerresi, şiddetle yeriliyor dinimizce. Hakka, ırza ve haneye tecavüzden bu nedenle men ediliyor insan! O zalim, o nankör, o cahil insan…

Öyle ya, bir de onlar var! ‘Halifeliği’ elinin tersiyle itip cehaleti yeğleyen, şeytanın adımlarının takipçisi insan müsveddeleri… Yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını zanneden aldanmışlar… Sevgiden yana, ilgiden yana nasipsiz kalmışlar… İmansız, namazsız, niyazsız, hukuksuz, erdemsiz bir ortamda yaşamışlar… Allah’a dair, peygambere dair pek bir şey duymamışlar…

Evet, eğitimli ama cahil, zengin ama yoksun, kravatlı ama cani, itibarlı ama zalim, insan kılıklı ama katil kimseler bunlar. Ve her an bir hayatı farklı şekillerde karartmaktalar. Şu halde acilen değişmeli değil mi? Ne mi?

Eğitim sistemi… İtibar vesileleri… Hak hukuk ve adalet düzeni…

Peki, “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” (Tîn / 8)

(Elbette öyledir!)

Ve dahi mazlumun âhı er ya da geç indirecektir şâhı…

Elif Yüksek | Nisanur Dergisi | Ağustos 2017 | 69. Sayı
 


 
15-08-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.