Münazaa mı Münazara mı? Yaptığımız Hangisini?

Esra Gülşahin
Hastaneye giden bir insan, ilk olarak hastalığının teşhis edilmesi için sorunlarını anlatır. Daha sonra doktor ona göre müdahale eder. Aynı bu misal gibi bizim dillerimizdeki ‘vahdet’ söylemlerimiz de hastalıklı maalesef. Ancak tez elden sağlığına dönmesini de istiyoruzdur. Bunun içinse işe belirtileri yoklamaktan başlamak gerekiyor.
Hastaneye giden bir insan, ilk olarak hastalığının teşhis edilmesi için sorunlarını anlatır. Daha sonra doktor ona göre müdahale eder. Aynı bu misal gibi bizim dillerimizdeki ‘vahdet’ söylemlerimiz de hastalıklı maalesef. Ancak tez elden sağlığına dönmesini de istiyoruzdur. Bunun içinse işe belirtileri yoklamaktan başlamak gerekiyor.

Eğer bir fikir alış verisinde üslubumuz bozuksa… Fikir savunuculuğunu sonuna kadar sürdürüp taassup ile ve bencilce tavır sergiliyorsak… “Benim derneğim, cemaatim, düşüncem” gibi sadece kendi mensubu olduğumuzun ‘hak’ olduğu iddiasını güdüyorsak… Muhatabın dediği akla doğru gelse dahi ‘illaki kendi fikrim’ diye diretiyorsak ve nefsi/şahsi menfaatimiz, ümmetin maslahatı dâhil diğer şeylere galebe çalıyorsa çok hastayız(!) demektir!

Hastalığımız ise vahdete vurulan o en büyük darbedir. Eğer önlemi alınmazsa toplumda büyük yaralar açacaktır. Nitekim açtı/açıyor da... Başvuracağımız yegâne doktor ise Kur’an ve sünnettir.

Şimdi biraz daha bu hastalık belirtilerini açalım ve kelamımıza işleyip kendimize bir özeleştiri sunalım... Malumdur ki; bin bir türlü çeşitli yollar ve de akımlar mevcuttur. Batıl olan bütün yolları konu dışı ediyorum, sadece İslam çizgisinde hüküm süren cemaat, dernek, yol ve fikirleri alıyorum.

Gönül ister ki Müslümanlar ortak bir zeminde ilerlesin. Fakat bu böyle olmadığı gibi farklılığı kabul etme ve bunu zenginlik görme bilincinde olmalıyız. Her biri birbirini tamamlayan bazı İslami unsurlar, asıl olan kesinliği Kur’an ve sünnet ile çelişmeyen fikirlerde ittifak etmişlerdir. Fakat içtihada ihtiyaç duyulan diğer konularda da gerek mezheplerini takip ederek gerek sünnetten bir delil getirerek ihtilafa düşmüşlerdir. Bu gayet kolaylık ve rahatlık olduğu gibi bu konuda bencilliğe ya da üstünlüğüne gidilmesi son derece abestir. Sahabeler bile kendi aralarında bazen anlaşamamış fakat fikir taassubu gibi bir yola girmemiş ve muhatabının görüşüne saygı göstermiştir.

İki değerli sahabe Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir arasında da Bedir esirleri hakkında ve zekât verenlere savaş açma konusunda ihtilaflar olmuştur. Fakat zekât konusunda Hz. Ömer görüşünden vazgeçip Hz. Ebubekir’in söylediğinin hak olduğunu savunmuştur.

Genellikle her yerde özellikle üniversite ortamlarında ve hakeza genellikle küçükten büyüğe herkesi ama özellikle gençliği saran bu hastalık, kişiyi nefsi bir takım şeylerin peşine düşürmektedir. Gençliğin en fevri çıkışlarının olduğu, savunduğu bir şeyi sonuna kadar sürdürdüğü ve o an münakaşa yaptığının farkında olmaması açısından genç kardeşlerin bu konuya ayrıca önem vermesi elzemdir.

Olabilir ki muhatabımız farklı cemaate mensup. Sadece kendi cemaatinin hak olduğunu zanneden ve muhatabının cemaatinin hatalarını sayan bir insan ‘şahsi üstünlüğünden’ başka bir şey yapmamış olur aslında.

Böyle durumlarla karşılaştığımız olmuştur. Ya da ihtilaf noktasında iki zıt görüş vardır. Birisi inadına sonuna kadar kendi fikri üzerine inat eder ve karşıdaki düşüncenin hak olmadığını iddia ederse bu da fikir üstünlüğü gibi bir hissi uyandırır kendinde. Ki aslında o İslam’ın bir ucundan tutuyordur, bir diğeri diğer ucundan.

Hakeza İslam düşmanlarınca vurulmak istendiğimiz bir mesele de mezheplerdir. Şimdi kalkıp da mezhebe göre muhatabımıza saygı biçmemiz ya da sadece kendi mezhebimizin hak olduğunu iddia etmemiz en başta mezhep âlimlerine yapılan büyük saygısızlıktır. Nitekim yeri geldiğinde onlar birbirine saygı gösterip kendi görüşlerini uygulamadıkları görülmüştür. İmam Şafii, Ebu Hanife’nin kabrine yakın bir yerde sabah namazı kılarken, edebinden ve saygısından dolayı Kunut Duası okumamıştır.

Fikir üstünlüğü kişiyi bencillik, dar görüş ve kendini beğenmeye götürür. Bunlar da insanı helak eder. Elbette ‘savunduğumuz fikri terk edelim’ ya da ‘hemen pes edelim’ demiyorum, sonuna kadar savunabiliriz, savunmalıyız doğru bildiğimizi. Fakat sadece fikrimizin doğru olduğunu iddia edip muhataba saygı duymuyorsak bu Müslüman’a yakışmayan bir davranıştır. Ve bahsettiğimiz fikir ayrılıkları, ayet ve hadislerce kesinlik kazanmış muhkem mevzular değildir kesinlikle. İçtihada açık, hadislerden yola çıkılarak farklı düşünmeye sevk eden konulardır.

Münazaradan çıkıp münakaşa ve münazaa boyutuna giren ufaktan sebepler kardeşliği zedeliyorsa işte o zaman durup düşünmek gerekir. Teravih namazı konusunda tartışmaya giren bir gruba Üstad Hasan el-Benna; “Teravih sünnet ama vahdet farzdır” diyerek onları uyarmıştır. Ne mükemmel bir bakış açısıdır ki; bunu nefsimiz her galebe çaldığında hatırlamalıyız.

Zamanında ilim merkezi olan Endülüs’ü bilirsiniz. Batı’daki öğrencilerin bilhassa gelip Endülüs’teki âlimlerden ders aldığı söylenir. Öyle ki büyük bir ilim merkezi olup bilim adamları yetişmiştir. Bu durumda düşman da fırsat kollayacaktır tabi. Ne zaman ki Endülüs’teki âlimler namazda şehadet parmağının kaldırılması ya da kaldırılmaması ve bunun gibi mezhep farklılıklarına takıldılar; işte o zaman düşman arkadan onları istila etti ve tüm kitaplar yakılıp Endülüs’ün hiçbir fonksiyonu kalmadı!

Başka bir örnek kanının hükmünü soran Kufeli’ye İbn-i Ömer’in cevabı ürperticidir. Tüm bunlar bize gösteriyor ki; ihtilafları zenginlik olarak görüp ‘bireyciliği’ değil, kardeşliği ön plana çıkarmamız gerekiyor. Bunun için de doğru kaynaklardan ihtilaflara karşı sahabelerin, âlimlerin ve mezhep imamlarının birbirine karşı tavırları neymiş okuyup öğrenmemiz elzem…

Yüzeysel bir araştırmayla bile ihtilaflar konusunda, onlarla aramızda dağlar kadar fark olduğunu sizler de göreceksiniz…

Münazaa: Ağız kavgası, çekişme, nizalaşmadır. Bu aynı zamanda kendini üstün görme ve göstermenin de bir tezahür ve telaşıdır…

Münazara: Edep ve nezaket ölçüleri çerçevesinde bir konu etrafında karşılıklı konuşmaktır. İlmî fikir alışverişi bu kapsamdadır.


Esra Toprak / Nisanur Dergisi - Kasım 2015 (48. Sayı)
 
24-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.