Mutluluk Hayatın Hangi Karesinde?

Aynur Sülün
Huzur, Allah’tan bir cüz olan ruhu yine sahibine bağlamada; “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla itminan olur.” (Rad / 28) ayetinin sırrıyla O’nsuzluğun çırpınışlarını, feryadını, ümitsizliklerini yine O’nu anarak dindirmedeydi. Ömrün karelerinde huzuru arayan gönlü; tesbih, zikir, hamd ve tevbelerle sükûna erdirmedeydi.
Mutluluk acaba hayatın hangi karesinde gizliydi?

O masum çocukluk yıllarının arkadaşlıklarında… Evciliklerdeki rolleri, tıpkı bir aktör edasıyla taviz vermeden ciddiye almada… Hatırlandıkça yanaklara tebessümünü konduran o küslüklerde miydi?

Güneş o zamanlar daha mı güzel doğmaktaydı? Ve endişesiz mi karşılanmaktaydı gelen gündüz?

O zamanlar yüzler daha maskesiz ve masum; renkler daha canlı, sevgiler daha mı katışıksızdı?

O zamanlar bahar rüzgârı cana can katarken ve yüreği coştururken; şimdilerde olan, canı da kurutmaya mı gelmişti? Niye tadı kaçmıştı hayatın?

Mutluluk yoksa gençliğe yeni adım atıldığında duyulan heyecanlarda mı takılı kalmıştı? O zamanlar duygular daha katışıksız, hayat daha mı canlıydı?

Büyümenin verdiği güven şimdilerde kayıplarda mıydı? “Ben de varım” dercesine ortaya atılan iddialar, şimdi ortalığı başkalarına mı terk edivermişti?

Niye git gide sönmüştü sözler, hem de anlamını yitire yitire? Sadece bir şiir ya da bir ezgi; hatıraları canlandıran, özlem içeren, içi yakan bir acı konduruyordu yüreğe.

Ve hatıraları hatıra getirerek gözyaşı konduruyordu yanaklara. Hatırladıkça, düşündükçe anıların her köşesinden başını gösteren mutluluk şimdi niye uğramaz olmuştu hayatın şimdisine?

Yakalamaya çalıştıkça kaçmakta, tam yakaladım deyince kaçıp bir ışık gibi kaybolmaktaydı.
Bir zamanlar hayalini kurduğu birçok şey yanındaydı oysaki!

Yoksa mutluluk, kaybedilenlerin ardına, bir daha yüzünü göstermemek üzere saklanmış da öç mü almadaydı?

Kardeşçe çarpan kalplerde, sevgi ve muhabbetle kat edilen yolculuklarda… Dağların yamacında mustaz’afların yaşadığı küçük bir köyde mi unutulmuştu?

Bin bir meşakkatin altında gül gül tebessüm dağıtan, yaşı kadar korkusuz nenelerin o bakışlarında mı kalmıştı?

Yoksa gelecekte mi beklemekteydi?

Kurulan hayaller, beklentiler, yol gözlemeler, ümitler hep mutluluk için değil miydi?

Kişiyi kendinden, gerçekten, hayattan, şimdi olanla tat almadan kopartan hayaller gerçekleştiğinde; gelebilecek miydi huzur?

Yoksa “Harcadığın kadar… Dikkatleri üzerine çektiğin kadar… Herkesten farklı göründüğün kadar mutlu ve özgür olacaksın!” diye tüketime çağıran düzenin, alışveriş merkezlerini gezmede; rafları tek tek karıştırmada mıydı mutluluk?

Ya da koltukları kabartan; saygı ve itibar kazandıran makamlarda mı saklıydı?

Oysa kalp maddi sevgileri içine alamayacak kadar, sindiremeyecek, kabul etmeyecek kadar Allah’a aitti. Allah’a tahsis edilmesi gereken yeri; maddeye, makama, şöhrete teslim etmek hayatı fırtınalı bir okyanusa çevirmekti.

Huzur ne geçmişe bağlanmakta; ne de gelecek hayalleriyle avunmadaydı. Geçmiş bir kül yığını, gelecek ise elimizde olmayan bir hayaldi…

Huzur şimdiyi yakalamadaydı. Kaçmakta ve hatıralarda yerini almaya hazırlanmakta olan şimdinin karelerine tutunmaktaydı. Ve “Değersiz dünya hayatının” maddi ölçeklerinde elde edilemeyecek kadar yüceydi.

Huzur, Allah’tan bir cüz olan ruhu yine sahibine bağlamada; “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla itminan olur.” (Rad / 28) ayetinin sırrıyla O’nsuzluğun çırpınışlarını, feryadını, ümitsizliklerini yine O’nu anarak dindirmedeydi.

Ömrün karelerinde huzuru arayan gönlü; tesbih, zikir, hamd ve tevbelerle sükûna erdirmedeydi.

Huzur Allah’a yaklaşmadaydı. Eşyanın, makamın, şöhretin çekim gücünden kurtulup; özgürlük kuşunun kanadında sahabe, tabiin ve âlimlerin diyarlarını, ilimde derinleşerek gezmede, Hira’da tüm âlemin ve insanın varoluş nedenini arayan Ümmi Nebi (SAV)nin inzivasını idrak etmede, yeryüzüne inen her peygamberin sırrını keşfetmedeydi.

Mutluluk huşuya ermedeydi. İlimde, ibadette, tesbihte kabuğu aşıp manaya inmede; derinleşmekte, derinleştikçe hakikate etmedeydi.

Mutluluk “Gecenin bir bölümünde ve yıldızların kaybolduğu zaman O’nu tesbih et.” ayetiyle amel edip seheri ayakta karşılamada; gündüzün tüm sıkıntılarına teslimiyet dersi almadaydı.

Allah’tan gelen her şeye “Ben Allah’a aidim ve tekrar O’na döneceğim.” inancıyla teslim olmadaydı.

Mutluluk, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmakta; öfkeyi hilme, kini affa, nefreti iyiliğe, günahı tevbeye kurban etmedeydi.

Mutluluk, “İki günü birbirine denk olan hüsrandadır.” hadisi şerifi gereği her gün ilimde ve ibadette bir adım daha ilerleme gayreti içinde olmada; yerinde saymamada, yaptıklarıyla yetinmemedeydi.

Mutluluk, kendini “Siz insanlık içinden çıkartılan en hayırlı ümmetsiziniz. İyiliği emredip kötülükten sakındırırsınız.” (Ali İmran /10) ayetinin muhatabı ilan etmede; kendini başkalarının dünya ve ahiret saadeti için çalışmaya adamadaydı. Ve egoları/menfaati hakka kurban etmedeydi.

Böylece acılar kişinin dimağında manevi lezzetlere kapı açacak; kederler olgunlaştırmada, hikmete ve irfana ermede basamak olacaktı.

Aynur Sülün / Nisanur Dergisi - Ocak 2017 (62. Sayı)
 
19-01-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.