Neden Hep Anneanne, Teyze, Dayı?

Aynur Sülün
Genelde anneanneler, teyzeler aranır, sorulur. Dert ve sıkıntılarında yanlarında olunur. Sorunlar onlarla paylaşılır, sırlar onlara verilir. Ailenin başı dara düştüğünde çoğu zaman ilk koşan onlar olur.
Genelde anneanneler, teyzeler aranır, sorulur. Dert ve sıkıntılarında yanlarında olunur. Sorunlar onlarla paylaşılır, sırlar onlara verilir. Ailenin başı dara düştüğünde çoğu zaman ilk koşan onlar olur. Dayı da evlenene kadar yakındır, evlendikten sonra eşinin durumuna göre yakınlığı değişir. Baba tarafıyla genelde diyaloglar mesafelidir. Açık aranır, arkadan konuşulur düşüncesiyle pek sır verilmez… Sorunlar paylaşılmaz… Fazla aranıp sorulmaz…

Bu durumda suçlanan genelde kadın olur. Eşine ve eşinin ailesine göre aile ilişkilerini bu hale getiren kadındır. Çocuklarını eşinin ailesinden kopartmıştır. Kadın ve çocuklara göre ise erkeğin ailesi onları sevmiyordur. Olay çoğu zaman bu şekilde tanımlanır. Fakat bağları zayıflatan, güveni sarsan nedenler üzerinde hiçbir zaman düşünülmez ve çözüm aranmaz. Sadece mevcut durum tanımlanır, davranışlar yorumlanır. Suizanlar alır başını gider.

Bağları bu hale getiren etkenlerden birkaçına değinecek olursak;

1-Toplumda eskiden beri oluşturulan algıların etkisi…

Erkeğin ailesi hep kötüdür algısı… Birçok genç kız, eşinin ailesine karşı bir takım önyargılarla gelin gider. Onlar ne kadar iyi olursa olsun gelin açısından zanlıdırlar. Hataları gelinin gözünde büyür, iyilikleri görülmez. Gelinin kendi tarafı ona göre herkesten iyidir, daha fedakârdır. Ayıpları kusurları önemsenmeyecek kadar küçüktür. Fakat eşinin ailesinin kusurlarını cımbızla çeker, gözünde büyütür ve daha önce edindiği ön yargılarında gün geçtikçe yanılmadığını hisseder. Davranışlarını ona göre belirler.

Bu durumu fark eden erkeğin ailesi de geline tavır almaya başlar ve onu yalnızlaştırır. Artık kadının eline, eşinin ailesi hakkında anlatacak birçok malzeme geçmiş olur. Sorunlar davranışları şekillendirir… Tavır tavrı doğurur… Doğan her tavır kalplere nefret tohumları eker… Nefreti gıybet sular, konuştukça beslenen nefret, diyalogları formaliteye indirger. Bu durumdan en fazla çocuklar etkilenirler. Onlar da artık babasının ailesini itici bulmaya başlarlar, onlar hakkında olumsuz fikirlere sahip olurlar.

2-Kadının, eşinden ve onun ailesinden yana beklentilerinin etkisi…

Bağları etkileyen unsurlardan biri de kadının, eşine ve eşinin ailesine karşı beklentilerinin fazlaca olmasıdır. İlgiyi, alakayı, sevgiyi, el üstünde tutulmayı istemesidir. Hatta mümkünse kendisine hizmet etmelerini beklemesidir… Ya kadın çok güzeldir, ya meslek sahibidir, ya zengin bir ailenin kızıdır. Kendisini bazı yönlerden kocasından ve onun ailesinden daha değerli ve vasıflı buluyordur. Bu durum onda bir gelin gibi değil de evin danışmanı, büyüğü gibi muamele görme isteği oluşturmuştur. Bu psikolojide olan kadın, egolarını tatmin edemeyince eşinden ve ailesinden gereken değeri göremediğine inanır. Onlarla bağı zayıflar, dışarıyla kuvvetlenir. Övülmeyi isteme, beğenilme gibi arzularını başkalarıyla tatmin etmeye çalışır. Aileye katılan çocuklar ise sağlıklı düşünemezler. Zaten ortada iyi bir diyalog yoktur. Anne, baba tarafının hep kötü olduğunu anlatmıştır.

Bu tip durumlarda kaynana ve görümcelerin en fazla yaptığı yanlış da gelinlerinden koparken onların çocuklarından da kopmalarıdır. Eğer gelinle sorun yaşıyorlarsa çocukları bu sorunlara kurban etmemeli, onları yalnızlaştırmamalıdırlar. Karşılıklı yaşanan süreçte çocuklar mutlaka baba tarafını suçlayacaktır. Ama baba tarafı çocuklara yakın davranırsa çocuklar diğer taraf kadar kendilerini sevecek; hatta belki de daha fazla bağlanacaklardır. Bugün maalesef erkeğin ailesi, geline karşı tavır alıp onu cezalandırdığında, aynı tavrı çocuklara da alıyor. Çocuklar da doğal olarak diğer tarafı daha çok seviyor ve bağlanıyor.

3-Nişanlılık döneminde yaşanan olumsuzlukların etkisi…

İyi niyetin suiistimal edildiği düşünceleri, alınmayan eşyalar, yapılan pazarlıklar, evlilik sürecindeki diyalogun adeta temel taşlarını döşüyor. Etrafta konuşan, yorum yapanların sayısı bu dönemde artıyor. Erkek tarafının getirdiği bohçadan, aldığı elbiselerin kalitesinden, alınacak mobilyaya kadar eş, dost, akraba, konu komşu sürekli yorum yapıyor.

Günümüzde bu meseleler üzerinden konuşanlar, ağzını pek hayra açmıyor. Her konuşan adeta yeni bir adet ortaya atıyor. Erkek tarafının verdiği değeri sorguluyor. Verilen değerin ağırlığı vicdan terazisinde değil de; altın ve eşya terazisinde tartılıyor. Alınması gerekenler üzerinden yeni yeni kriterler belirleniyor. Yaşanan süreç, evlilik sürecinde iki tarafın da davranışlarına yön veriyor.

Geline göre eşinin tarafı evlilik öncesi süreci kötüye kullanmış, her türlü müsamahayı aleyhlerine çevirmiştir. Erkeğin ailesine göre ise gelin tarafı yaman çıkmış, onları soymuş soğana çevirmiş, halden anlamamışlardır. Yaşananlar, iki tarafın da birbirlerine karşı temkinli davranmasına neden olmuştur. Kaynana her ne kadar dese de “ben kızım gibi görüyorum…” Maalesef kızı gibi görmüyordur. Gelin de onu annesi gibi görmüyordur. Sorun yaşayan ve hatta boşanma aşamasına gelen eşleri dinlediğimizde; bu sorunların nişanlılık döneminde para, altın, mobilya, giyim gibi meseleler üzerinden başladığını görebiliyoruz. İki taraf da oturup konuşmamış, belki de içerisinde art niyet olmayan birçok mesele yüzünden soğuk düşüyor. Küçük yaşlardayken babasının yakınları ve annesinin yakınları arasında ayrım yapmadan seven çocuklar, bir süre sonra konuşulan her şeyden etkileniyor ve anne tarafına yöneliyor.

Aslında birbirlerinden şikâyetçi olan iki taraf da gerek komşuları, gerekse arkadaşları tarafından sevilen, övülen kimselerdir. Hatta çoğu zaman bu soğukluğu fark eden insanlar duruma anlam veremezler. Çünkü iki taraf da sadece birbirlerine karşı tavırlı ve temkinlidir, başkalarına karşı değil… İşte meselenin düğüm noktası burasıdır. İnsan başkalarıyla akraba olmadan, birlikte yaşamadan, alışveriş yapmadan, aynı ortamı yeterince paylaşmadan onun zaaflarını bilemez, hatalarını göremez.
Dolayısıyla ilişkiler yüzeyseldir, ortada kan bağı, soy bağı yoktur. Onun için sorun yaşayabileceği bir ortam da pek yoktur. Önemli olan insanları zaaflarıyla, yanlışlarıyla kabullenmeyi, birlikte yaşayabilmeyi öğrenmektir. Asıl marifet budur.

4- Erkeğin ailesinin bir türlü gelini benimsemeyişi, ondan yana fazlaca beklenti içerisinde olmaları…

Bazı gelinler, eşinin ailesi tarafından bir türlü benimsenmezler. Hataları büyütülür, kusurları affedilmez. Kendilerine karşı kolayca tavır alınır. Tabiri caizse ağzıyla kuş tutsa yaranmazlar. Kaynana ve görümce onun üzerinden egolarını tatmin etmeye çalışıyor; devamlı hizmet halinde görmek istiyordur. Bu durum karşısında gelin, onların davranışlarına karşı tavır aldıkça ortalık daha da kızışır. Karşı tarafın ona nefretini ve müdahalesini artırmış olur. Çocuklar da gözleriyle gördüklerinden nasibini alır.

Bu saydıklarımız ve daha birçok etkenden dolayı kadının ve çocuklarının bağları; erkeğin ailesi ile zayıflıyor. Hatta kopuyor. Zamanımızda başkalarıyla geçinebilmek kolayken; yedi kat yabancıyla dahi samimiyet oluşabiliyorken, ne acı ki akrabalarla olan bağlar adeta pamuk ipliğine bağlı…

Peki, ne yapmak gerekiyor?

Allah’tan korkmak ve O’ndan gereği gibi sakınmak gerekiyor…

“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten korkun!” (Nisa /1)

Aslında ayette Allah korkusundan sonra akrabalık bağlarına vurgu yapılması, bağları korumanın ne derece önemli olduğunu bizlere açıklıyor. Adeta akrabalarla bağı korumak, Allah’tan korkmanın bir alameti olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda Allah’tan ne kadar korkup sakınıyoruz kendimizi sorgulamalıyız. Bize karşı hataları olan, arayıp sormayan, iyiliğimize karşı vurdumduymaz olan, hatta gıybetimizi yapan, açığımızı arayan akrabalarımızla halen görüşebiliyor muyuz? Yoksa üzerlerine bir çizik mi atmışız?

Her ne yapıyorsak yalnızca Allah rızası için yapmalıyız…

İyiliklerimizin temeline Allah’ı razı etme niyetini oturtmalı, kişilerin razı olup olmamasıyla ilgilenmemeliyiz. Çünkü asıl iyilik karşılık beklemeden yapılandır. Karşılık beklemek ise bir çeşit ticarettir. Bir verip 2-3 almayı istemektir. Dolayısıyla akrabalık ilişkileri ölçülüp tartılmamalı, hesaba kitaba oturtulmamalıdır. “Ben ona şunu yaptım, karşılığında o bana bunu yaptı. Ne yaptıysam yaranmıyorum, iyiliğimi görmüyorlar. Bir ‘eline sağlık’ diyen olmadı.” anlayışı Batılıların çıkara dayalı, menfaat odaklı, dünyacı anlayışıdır.

Batılılar, ahirete inanmadığından her şeyin karşılığını bu dünyada peşinen ister, hesaba, kitaba oturturlar. Onlar için dünyada getirisi olmayan iyiliklerin mantığı yoktur. Bu dünyada getirisi olan iyilik değerlidir, ahlakidir. Müslümanlar ise yaptıklarının karşılığını alacağı bir ahirete inanırlar. İyiliğin maddi ve manevi (övülmeyi, methedilmeyi isteme) karşılığını bu dünyada ummak İslam inancına terstir.

Allah rızasını isteyen, arzulayan bizlerde bu hasletin bulunması, dünyevileşme hastalığına dalalettir. Eğer varsa, bu hastalığın tedavi edilmesi, ilişkilerimizin Allah rızası temeline oturtulması gereklidir. Yoksa hesap defteri hiç gönlümüzden düşmeyecek, kendimizi iyiliği suiistimal edilen, kullanılan kimse olarak göreceğiz. Bu ise yapılan amelde iflas etmektir.

Aynur Sülün | Nisanur Dergisi | Aralık 2017 – 73. Sayı

 


 
11-12-2017 1 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.