“Neden Kâfir Müslümana; Kuvvet Hakka Galiptir?” - 2

Nevin Yapıcıoğlu
Üçüncü sebep olarak şeriat-ı fıtriyeye itaatin bu dünyada galibiyet; isyanın da mağlubiyet getirdiği gerçeği nazara verilerek kâfirin Müslüman üzerindeki galibiyetinin bir sebebinin bu şeriata itaatsizlikten olabileceği üzerinde durulur.
Bismillahirrahmanirrahim.

Üçüncü sebep olarak şeriat-ı fıtriyeye itaatin bu dünyada galibiyet; isyanın da mağlubiyet getirdiği gerçeği nazara verilerek kâfirin Müslüman üzerindeki galibiyetinin bir sebebinin bu şeriata itaatsizlikten olabileceği üzerinde durulur.

Cenâb-ı Hakk’ın iki türlü şeriatı vardır. Birincisi; Allah’ın “Kelâm” sıfatından gelen; ins ve cinnin iradi fiillerini nizam altına almak için gönderilen şeriat-ı teklifiyedir. İkincisi; Allah’ın “İrade” ve “Kudret” sıfatından gelen; kâinatın ve içindeki varlıkların fiillerini ve hallerini nizam altına alan Adetullah, Sünnetullah, Şeriat-ı Tekviniye diye de isimlendirilen Şeriat-ı Kübra-yı Fıtriyye’dir.

İmtihan dünyasındaki insan bu iki şeriatın muhatabıdır. Nasıl ki Hz. Peygamber (SAV) vasıtası ile gönderilen şeriata itaat etmek vazifesi ise kâinata konulmuş fıtri şeriata da itaat etmek diğer bir vazifesidir. Birinci şeriata uyup-uymamanın mükâfat ve cezası ekseriyetle ahirette görülürken; ikinci şeriata uyup-uymamanın mükâfat ve cezası daha çok ve peşinen bu dünyada gerçekleşir. Bu şeriatlar mümin-kâfir herkes için eşit şekilde tatbik edilir.

İnsanın dünya-ahiret saadetini netice veren bu şeriatlar birbirleriyle örtüşür, birbirini teyit eder ve bir diğerini tamamlar özelliktedirler. Şeriat-ı teklifiyenin emirlerine itaat eden Şeriat-ı fıtriyeyi ihmal etmez, eksik bırakmaz ve galibiyet onun olur.

İslam haktır, yücedir ve her zaman galiptir. Hakikatleri kuvvetlidir. Bütün mükemmelliklerin; adaletin, şefkatin, cesaretin, izzetin, gerçek özgürlüğün maddi ve manevi kemâlâtın anahtarıdır. Müslümanlar tarih içinde dinlerine bağlı oldukları oranda terakki etmişler; zaaf gösterme oranında da düşüşler, karışıklıklar, belalar ve mağlubiyetler yaşamışlardır.

Şeriat-ı garra’dan uzaklaşmış, dolayısıyla da Şeriat-ı fıtriyeyi ihmal etmiş bir Müslümanın bilmeden de olsa fıtri şeriatı tatbik eden bir kâfirden geri kalması, yenilmesi kaçınılmazdır. Çünkü kâfir adetullahın kuvvetine dayanmış ve üstün gelmiştir. Demek emre itaat haktır ve isyana galip gelir. Galibiyet hak olan şeriatındır; ona tabi olanındır ve böylelikle kâfirin galibiyeti de dolaylıdır.

Şeriat-ı fıtriyenin kanunları haktır. Hakkın kelime manasında sabitlik var, değişmeme var.

“Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzab / 62)

Mesela yer çekim kanunu, itme-çekme kanunu gibi çalışmanın zenginlik; zehrin hastalık; panzehrin sıhhat; sebatın başarı kazandırması da sabit birer kanundur.

Sünnetullaha başka bir örnek “tedric kanunu”dur. Dünyadaki her varlığın, her oluşumun gerçekleşmesi safhalar halindedir. Bir ağaç, bir hayvan veya bir bina oluşuncaya kadar birçok safhadan geçer.

Başarı ve galibiyeti isteyen biri bu kanuna uymak zorundadır. Aksi halde belli bir süre ve sıra isteyen her hangi bir işin basamaklarına riayet etmeyip sabırsızlık gösterir. Basamakları ya atlar ve düşer ya da bir basamağı noksan bırakarak maksadına ulaşamaz. Demek iki şeriatın da ortak kanunlarından biri tedriciliktir.

Mesela ağaç olup meyve verme hedefi olan İslami bir cemaat daha fidan olma aşamasında iken meyve vermeyi beklerse hayal kırıklığına, ümitsizliğe, şevkinin kırılmasına hatta tembelliğe kadar gidebilir. Ya da sabırsızlık saikasıyla şer’i olmayan yollara başvurur. Oysa hak hedefe götüren vesileler de hak olmak zorundadır.
Şeriat-ı Muhammediye’nin ve şeriat-ı fıtriyenin ortak olan diğer bir kanunu “tekâmül kanunu”dur. Kur’an-ı Hâkim emirleri ve enbiya kıssaları ile insanları manevi tekâmüle irşad ederken enbiya mucizeleri ile de insanları maddi terakkiyata manen şöyle teşvik eder:

“Haydi, sen de çalış Süleyman (AS) gibi iki aylık yolu bir günde git! İsa (AS) gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış. İbrahim (AS) gibi yanmaya engel olacak maddeyi bul, elbiseyi yap, giy. Davut (AS) gibi demiri hamur gibi yumuşat, insanın bütün sanatına vesile olması için bal mumu gibi yap.”

Müslümanlar bu emirleri bir süredir ihmal etmişler. Fakat kâfirler mucizelerin de dayandığı fıtri kanunları keşfederek teknolojilerini, ekonomilerini, sanayilerini ve savaş sistemlerini onlara bina etmişler.

Tekâmül kanununa tabi her varlık gibi bilim, teknoloji ve eğitim de basitten mükemmele doğru gelişim gösterir. Bu yükselişi geriden takip eden ve İ’lâ-yı Kelimetullah için çalışan Müslüman mağlubiyetin, esaretin mahkûmudur ve “Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır” hadisinin gerçeğini tam anlamamıştır.

Manevi terakkıyat içinde maddi terakkıyatı ihmal etmek nasıl hata ise maddi terakkıyat içinde maneviyatı ihmal etmek daha büyük bir hatadır. İkisinin beraber olması gerekir. Mesela cehalet ancak iki Şeriatın gölgesinde; dini ve fenni ilimlerin beraberce verildiği eğitim sistemi ile meydana gelen marifetle giderilir.

Diğer bir kanun olan “ihtisas kanunu”nu her şeyin üzerinde görmek mümkün. Sütün oluşumunda koyun, balın oluşumunda arı, meyvenin oluşumunda ağaç çalıştırılır. Biri diğerinin işini yapmaya teşebbüs etmez. Her bir unsur ehil olduğu işi yani kendi işini yapar ve çok güzel sonuçlar meydana gelir. “Emaneti ehline verin” şer’i emrine itaat etme durumunda Müslümanların da böyle güzel sonuç almaları mümkün olur.

“Yardımlaşma kanunu, birlik kanunu” yine Şeriat-ı Garra’nın bir emri ve kâinat mülkünde işleyen başka kanunlardır. Mesela buğday başaklarının oluşumu birçok unsurun bir araya gelip yardımlaşmasıyla gerçekleşir. Bunun gibi sayısız varlığın oluşumu da bu yardımlaşma ve birlik kanunu ile meydana gelir.

Allah’ın yardımının ve rahmetinin cemaat üstünde olduğu hükmü; birlikteliğin, ittifakın önemini bir kez daha bize hatırlatır. Nasıl ki bir şeyin oluşumunda görevli unsurların ihtilafı durumunda istenen sonuç elde edilemez. Bunun gibi ihtilaflarla parça parça olmuş, güçleri dağılmış, yalnızlaşmış ve böylece cesaretleri kırılmış Müslümanların İslam adına ortaya güzel bir şey koymalarından söz edilemez.

İttifaktaki bu önemli kuvveti bilen kâfirler; Müslümanlar söz konusu olduğunda batıl davalarında bir araya gelirler, güçlü olurlar ve galip gelirler. “Âdeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlas, o dinsizlikle dinsizdarâne bir taassup ve nifakta bir vifak (dayanışma) yaparlar, muvaffak olurlar.” (Lemalar)

“İttifak nasıl olur?” sorusunun cevabını uzunca veren aziz Üstadımız bir yerde şunları söyler:

“İttihad cehl ile olmaz. İttihad imtizac-ı efkârdır; imtizac-ı efkâr marifetin şuaıyla olur.”

Farklı ve doğru bütün İslami fikirlerin uyum içinde iç içe geçip bütün, yani bir olması ile Müslümanlar ancak birleşir. İslam’ın hakikatleri birdir, bütündür. Bütünlüğün bozulması demek ümmetin bozulması demektir. Buna göre ittihadın mimarları da âlimler olmalıdır. Çünkü âlimlerin peşinden giderek parça parça olmuş Müslüman toplulukları birleşmeye ikna edecek olan yine onlar olacaktır.

Enaniyetini bir tarafa bırakıp yanlış tanımladığı izzetini doğru tanımlayıp; İslam’ın izzetini önceleyen âlim, müstakim âlimdir ve tabilerinin de istikametine ve İ’lâ-yı Kelimetullah’a vesile olur.

Dördüncü olarak kâfirlerin galibiyetinin ve Müslümanların mağlubiyetinin netice olarak hakka hizmet ettiği noktasına dikkat çekilir.

Müslümanlar kâfirlerle olan mücadelelerinde gerekli birçok şartı yerine getirme durumunda da yine mağlubiyet yaşayabilirler. Böyle bir durumda “kaderin hâkim olduğu” unutulmadan ilahi iradenin hikmeti hatırlanmalıdır.

Birbirini tamamlayan ve bütünlük arz eden İslam hakikatlerinin her biri kıymetlidir ve Cenab-ı Hakk’ın himayesi altındadır. Hakkın galibiyetini esas alan ilahi irade potansiyel halde bulunup görünmeyen bir hakikatin inkişafı için veya zayıf kalmış bir hakikate taze kuvvet vermek için ya da karışık hale getirilmiş bir hakikati safileştirmek için veya bulandırılmış, karalanmış bir hakikati parlatmak için bazen zıddı olan batılın musallatına izin verir.

Çünkü dünyada her şey zıddı ile bilinir; çirkinlik olmazsa güzelliğin, zulüm olmasa adaletin, karanlık olmasa aydınlığın, dalalet olmasa hidayetin, küfür olmasa iman nimetinin kıyası yapılamaz, kıymeti ve dereceleri bilinemez. Batıl olmasa Hakkın manası ve kıymeti net ve kesin bir şekilde anlaşılamaz.

Zıtları hikmetle karşı karşıya getiren Cenab-ı Hakk bazen olur ki batılın hak üzerindeki tasallutuna izin verir. Bu geçici galibiyetin neticesi olarak batılın karanlığında kalan bozulmamış insan fıtratı hakkın aydınlığının kıymetini anlar ve şiddetli ihtiyacını hisseder ve onun için mücadele eder. Bu mücadele; potansiyel halde bulunan hakkın harekete geçmesini; has ve saf haliyle inkişafını, kuvvet bulmasını; layık olduğu konuma gelmesini netice verir. İşte bu netice için bazen batılın zahiri galibiyetine izin verilir. Ta ki İslam güneşi gözleri kamaştıracak şekilde görülsün.

“Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff / 8)

Müminler ilahi bir hikmet ile karşı karşıya geldiği bu imtihanı rıza ve teslimiyet ile karşılamalıdırlar. Kendi fakirliklerine, yalnızlıklarına, güçsüzlüklerine bakıp üzülerek “Allah’tan başka kimsemiz yok” dememelidirler. Çünkü bunu deme durumunda Rablerini eksik ve yanlış tanıdıkları sonucunun çıktığını bilmelidirler. Ve belki de tam bir itmi’nan içinde “Allah var, bize yeter” deyinceye kadar bu konudaki imtihanlarının ve talimlerinin devam edebileceğini unutmamalıdırlar.

Belki bu sıkıntılar onlar için günahlardan arınma vesilesi iken, kâfirler için bir mekr-i ilahidir, tuzaktır. Hak ettikleri uhrevi cezalarını artırmak için bu dünyadaki galibiyetleridir. “… ‘Zulüm devam etmez, lakin küfür devam eder’ kaidesince küfür derecesine giren öylelerin zulümleri –büyük olduğu için- ahirete tehir edilir.” (Emirdağ Lahikası)

Ahirete iman eden mümin gerek dünyada gerekse de ahirette “Vel-aqibetu lil-muttaqin” (Araf / 128) hakikati ile mücadelenin kahramanlarının kim olduklarını; mutlaka galip gelecek olanın ‘hizbullahiler’ olduğunu iyi bilirler; “Fe inne hizbellahi hümul-ğalibun.” (Maide / 56)

Rabbim bizleri aziz etsin ve Kur’an’ın müjdelediği Hizbullahilerin arasına koysun. Âmin.

Elhamdulillahirabbilalemin.

Nevin Yapıcıoğlu / Nisanur Dergisi – Haziran 2015 (43. Sayı)
 


 
17-06-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.