Neden Övülmek İsteriz?

Rumeysa Durmaz
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki insanlardaki beğenilme ve övülme isteği imtihanın bir gereğidir. Nitekim övülme isteği kontrol edilebildiği taktirde insanı iyiye, doğruya, güzele yönlendirecek bir olgudur. Kişiyi övünülecek işler yapmaya ve yerilecek durumlardan da kaçınmaya sevk eder.
Övülme isteği, insanlarda daha çok küçük yaşlardayken kendini belli eder. Nitekim daha birkaç aylık bir bebeğin, anne-babasının beğendiği ve övdüğü davranışları tekrar etmesi; övülmenin daha bu yaşlarda hoşa gittiğinin bir delilidir. Çocuk, anne-babasının bu ve benzeri tepkilerinden iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı ayırt etme becerisini kazanır.

Aslında sadece insanlarda değil, akıl sahibi olmayan hayvanlarda ve hatta bitkilerde bile övülme isteği vardır. Örneğin bir köpek yaptığı bir hareketin beğenildiğini fark ederse ve sahibi “Aferin sana akıllı köpek!” derse kuyruğunu sallayıp mutlu olduğunu belli eder ve mutlaka övülen hareketi tekrar eder.

Yine bazı deneyler sonucu gözlemlenmiştir ki “Senin yaprakların ne güzel, ne güzel çiçeklerin var!” denilerek övülen bitkiler daha güzel çiçek açıyor ve daha çabuk gelişiyor. Bu da övülme isteğinin aslında canlıların fıtratında var olduğunun bir göstergesidir.

Öncelikle şunu bilmek gerekir ki insanlardaki beğenilme ve övülme isteği imtihanın bir gereğidir. Nitekim övülme isteği kontrol edilebildiği taktirde insanı iyiye, doğruya, güzele yönlendirecek bir olgudur. Kişiyi övünülecek işler yapmaya ve yerilecek durumlardan da kaçınmaya sevk eder.

Fakat kontrol edilmezse -Allah muhafaza- kişiyi, kendini olduğundan farklı gösterme gayretinde olan, bulunduğu her ortamda sivrilmeye çalışan ve fakat bu çabası çoğu zaman hüsranla neticelenen, içi boş, özgüvensiz ve buna rağmen burnu Kafdağı’nda bir birey haline getirebilir.
 
Peki, övülme arzusu insanı en iyiye sevk edebilecek bir olguyken nasıl oluyor da onun en kötü bir duruma düşmesine sebep olabiliyor?

Çocukların daha çok küçük yaşta, anne ve babaları tarafından yersiz, vakitsiz ve abartılı olarak övülmeleri onları olumsuz etkileyen ilk faktördür. Okula gidene kadar kendini en güzel, en akıllı, en zeki sanan çocuk, arkadaş çevresinden ve öğretmenlerinden aynı övgüleri alamayınca “Bunlar benim kim olduğumu bilmiyor!” zehabına kapılır ve sahip olduğunu sandığı eşsiz vasıflarının keşfedilmesini beklemeden kendinden ve ailesinden bahsederek sivrilmeye çalışır. Anlattıkları eğer arkadaşları tarafından ilgi çekici bulunmadıysa yer yer abartılara ve hatta yalana bile tevessül edebilir.

Sevgili anneler ve babalar! Övgü isteğinin tohumları vakitsiz ve aşırı sulanırsa örnekte belirttiğimiz gibi çürük ve zehirli meyveler verecektir. Lütfen daha küçücük bir masumken, yaptığının doğru ya da yanlış olduğuyla alakalı hiçbir fikri yokken çocuklarımıza bu kötülüğü yapmayalım.

Hiç sulamamak suretiyle çocuklarımızın kendini yetersiz ve başarısız zannetmelerine sebep olmaktan da kaçınalım. Ve olgunlaşmasına katkı sağlayacak güneş ışığına da gereğinden fazla maruz bırakmayalım. Yani eksikleri ve hataları konusundaki uyarılarımız dozu aşmasın. Bunun yerine itidalli davranalım. Çocuklarımızı iyiye, doğruya, güzele sevk edecek davranışları ölçülü bir şekilde övelim. Çocuklarımızı övülmeye değil, övülecek işler yapmaya alıştıralım…

Övülme arzusu kontrol altına alınmazsa ileriki yaşlarda daha farklı bir boyut kazanır ve şeytani bir vasıf olan kibre kapı açar. Kişi iyi bir okulu bitirmişse, saygın bir mevkie gelmişse, çevresindekilerle kıyasladığında mal ve evlat bakımından kendini daha üst bir seviyede görüyorsa vs. hissettiği övülme isteğini, üstünlük vesilesi sandığı durumların doğal bir neticesi olarak görür.

O kimse ki, kibrinin esiri olduğunun ve “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez!” (Müslim) hadisine muhatap olduğunun farkında değildir. Dolu başakların boynunu eğdiğinden de bihaberdir…

Bazı kimseler, kendisinin geçmişte bazı üstünlüklere sahip olduğunu, fakat bu üstünlük vesilesi olarak gördüğü vasıflara artık sahip olmadığını düşünür ve fırsat buldukça, “Benim zamanımda… Bir zamanlar ben…” ile başlayan hikâyeler içerisinde kendine ait onlarca vasıf ve meziyetten bahsederler.

O kimse ki, şu aralar kendini yüceltmek adına söyleme ihtiyacı duyduğu meziyetleri belki de “Zamanında…” diyerek anlatmaya başladığı zamanlarda bir övünç kaynağı olarak görmüyordu. Belki de zaten övülecek işler yapıyor olmanın mutluluğu kendisine yetiyordu. Hatta kibir bataklığına saplanmamak adına övülmekten özellikle kaçınıyordu.

İyi de nasıl bu hale geldi?

Şunu bilmemiz gerekiyor ki insan fıtratı boşluk kabul etmiyor. Son nefese kadar yapabileceğimizin en iyisi, en doğrusu ve en güzelini yapmakla yükümlüyüz. Zira imtihan son nefese kadar devam ediyor. Eğer bunu yapmaktan vazgeçersek ve “Ben elimden geleni yaptım, bu kadar yeter!” deyip yerimizde oturursak, “Zamanında…” uzak durmaya büyük bir özen gösterdiğimiz övülme arzusu işte tam da o zaman depreşmeye başlıyor. Ve sahibini gerçekten trajikomik bir duruma düşürüyor.

Bazı kimseler mütevazı bir duruş sergileyip, bu duruşlarıyla övgü almayı amaçlar. Bu, kişinin akidesi açısından tehlikeli bir durumdur. Zira mütevazı bir kimsenin övgüye itibar etmesi şöyle dursun, elinden geldiğince ondan kaçtığı malumdur.

Bazı kimseler de vardır ki övülecek bir meziyetleri olmadığını düşünürler. Aşağılık kompleksi onları çepeçevre kuşatmıştır. Bu sebeple her an kendini ispatlama çabası içerisindedirler. Büyüklerimizin dediği gibi; “Biliyorsan konuş ibret alsınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar” sözünden bihaber, her ortamda, olmayan üstünlüklerini ispatlama çabasıyla konuşup dururlar. Bir süre sonra anlattıklarına kendileri dahi inanabilirler. Ve anlattıklarına karşılık övgü beklentisindedirler.

Bahsettiklerimiz arasında en vahim tablo bu olsa gerek! Bu kimseler, karşısındakilerin içten içe kendisine güldüğünü ve aslında acınacak bir durumda olduğunu ne yazık ki fark etmezler…

Peki, insanlar neden bu hale gelir?

Hz. Ali (RA)’nin deyimiyle, bir kişiyi sırtından hançerlemek yüzüne karşı övmekten daha iyi iken, neden bu kimseler “Yeter ki ben övülecek işler yapayım, varsın kimse bilmesin, nasılsa Rabbim biliyor” demek yerine “İnsanlar her durumda beni övsünler” isterler?

Üstün olan kimdir ve üstün olan övülmeye talip midir, bir kıssayla anlamaya çalışalım İnşallah.

Allah-u Teâlâ bir vahiyle Hz. Musa (AS)’ya: “Ey Musa! Şu dünyada gez dolaş ve Bana yarattıklarımın içinde en âciz, en değersiz olanını bul getir” buyurdu. Bu vahiy üzerine Hz. Musa (AS) dünyayı gezip dolaşmaya başladı. Allah (CC)’ın yarattıkları içinde en âciz, en değersiz mahlûku arayıp, bulmaya çalıştı. Fakat hangi mahlûku görse, hangi yaratığın yanına gitse onun bazı faziletlerle, güzelliklerle donandığını görüyor, bir türlü isteneni bulamıyordu.

Yine böyle dolaşır, Allah (CC)’ın yarattıkları içinde en değersizini, en âcizini ararken bir ağacın gölgesinde yatan uyuz hastalığına tutulmuş bir köpek gördü. Hayvanın tüyleri dökülmüştü. Vücudu yara bere içinde olduğu gibi kemikleri sayılacak kadar da zayıftı.

Hz. Musa (AS) onu görünce “Hah!” Dedi. “Nihayet aradığımı buldum. Herhalde şu köpek Rabbimin yarattıkları içinde en âciz, en değersiz olanıdır. Onu tutup götüreyim.” Elinde bir ip olduğu halde köpeğin yanına yaklaşıp ipi boynuna taktı. Götürmeye hazırlanırken köpek dile gelip “Ey Allah’ın Peygamberi olmaya aday kişi! Sen boynuma ip takıp, beni nereye götürmektesin?” Diye sordu.

Hz. Musa da ona “Rabbim bana yarattıkları içinde en âciz, en değersiz olanı bulup, getirmemi emretmiştir. Bütün dünyayı gezip dolaştım. Senden daha âciz, daha değersiz olanını bulamadım” dedi.

Köpek de ona “Ey Musa! Sen bu konuda yanılıyor olmayasın? Çünkü ben Rabbimin en beğendiği iki hasletle ziynetlenmiş, donanmışımdır. Ben sahibime sadığım. Aynı zamanda emanete hıyanet etmem. Sen git aradığını başka yerde ara” dedi. Köpeğin haklı olduğunu gören Hz. Musa hemen boynundan ipi çıkardı, özür diledi ve onu salıverdi.

Köpeğin sözleri Hz. Musa (AS) için büyük bir ders olmuştu. Sonunda Allah (CC)’ın yarattıkları içinde kendisinden daha değersiz, daha âciz bir başka mahlûk bulamadı. Yanındaki ipi boynuna takarak Allah (CC)’ın huzuruna çıkıp, şöyle dedi:

“Ya Rabbi! Şu dünyayı gezip dolaştım. Yarattıklarının hepsi birbirlerinden güzeldir. Her birine çeşitli nimetler, meziyetler vermişsin. Yarattıkların içinde kendimden daha âciz, daha değersiz bir başka yaratık bulamadım. Boynuma ip takarak huzuruna yarattıklarının içinde en âcizi, en değersizi olarak kendimi getirdim.”

Onun boynuna ip takarak yarattıklarının içinde en değersiz, en âciz olarak kendini getirmesi, Cenab-ı Hakk (CC)’ın çok hoşuna gitti. Musa (AS)’ya şöyle vahiy etti:

“Ey Musa! Bu senin için bir imtihandı. Yarattıklarım içinde en âciz, en değersiz olarak kendinden başka bir yarattığımı getirseydin helak olurdun. Sen şüphesiz ki peygamberimiz olmaya lâyıksın.”

Bir Peygamber kendini yaratılanların en âcizi olarak gördü ve buna karşılık yaratılan her şeyin birbirinden güzel olduğunu, her birine çeşitli nimetler ve meziyetler verildiğini derk etti. Hatta kendini uyuz bir köpekten dahi aciz ve değersiz gördü ve karşılığında helak olmaktan kurtuldu.

Ey aciz! Söyle şimdi, gerçekten var mı övülecek bir meziyetin? Hz. Musa (AS), yaratılanlar içinde en aciz olarak kendini sundu Rabbine ve karşılığında Peygamberliğe layık görüldü. Söyle hele, kendini üstün görüp, herkesin sana övgüler yağdırmasını, seni takdir etmesini beklemekle sen neyi elde etme niyetindesin?

Kendine gel ey Müslüman! Sen ki, Mekke’yi fethettiği gün karşısında titreyen adama “Titremene gerek yok! Ben, kuru et yiyen Kureyş’li bir kadının oğluyum!” buyuran aziz bir Peygamberin ümmetisin. Kendinle övüneceksen eğer böylesi bir Peygamberin ümmeti olduğun için ve Allah-u Teâlâ’nın dünyadaki halifesi olarak yaratıldığın için övün. Ancak başkalarından seni övmelerini bekleme! Bekleme ki –İnşallah- Rabbin övgüsüne mazhar olabilesin…

Rumeysa Durmaz / Nisanur Dergisi - Kasım 2015 (48. Sayı)
 


 
26-11-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.