Odun Hamalı mı? Su Sebil mi?

Elif Yüksek
Orta yerde duran sehpayı kendine doğru çekti. Bu sırada derin bir de nefes aldı. Elindeki not defterini sehpaya bırakırken gözleri, sohbet meclisini dolduran yüzlerin üzerinde gezinmekteydi.
Orta yerde duran sehpayı kendine doğru çekti. Bu sırada derin bir de nefes aldı. Elindeki not defterini sehpaya bırakırken gözleri, sohbet meclisini dolduran yüzlerin üzerinde gezinmekteydi. Otuz civarında ve her yaştan kadın toplanmışlardı. Acaba kaç tanesi bir nebze de olsa hafiflemiş olarak buradan çıkacak; kaçının ufku açılacaktı, sohbet sonrası? Düşünmeden edemedi…

Kendini koyu bir sohbetin neredeyse ortasında buldu. Ne çok şey anlatmıştı öyle hemencecik. “Kadın eşinin rahmet yönünü engellememeli, evet” dedi. Ve iştiyakla devam etti:

“Evlad olarak ilgili, ağabey olarak düşünceli, dayı/amca olarak sevecendir erkek. Öyle olmalıdır! Merhametli ve koruyucu kanatlarını sevdiklerinin, yakınlarının üzerine germelidir. Bu, hem ondan beklenen/istenen şeydir hem de ‘kavvam’ olmasının gayet tabi ve güzel bir neticesidir. Evlilik hayatına adım atmasıyla beraber bu yönleri ağır basmaya devam etmeli; araya setler kurulmamalıdır. Oysa hayret ve esefle müşahede edilen durum, genelde aksi yönde oluyor. Bekâr evlad evlenince ‘meşgul’ ve ‘duyarsız’; bekâr dayı evlenince ‘soğuk’ ve ‘ilgisiz’ oluveriyor. Öncekinin aksine…

Kadın, eş olarak bu durumda dahli olup olmadığını, söz ve eylemleriyle ne derece etkilediğini sorgulamalı! Bunu en başta insanlık namına yapmalı. Fikri hür, vicdanı hür olsun diye yapmalı. Kendiyle barışık olabilmek ve sevgi dolu bireyler yetiştirebilmek adına yapmalı. Rabbi, kendisinden razı olsun diye yapmalı. Aile saadeti kat be katlansın diye yapmalı. Muhabbet kuşu camından hiç eksik olmasın diye yapmalı.

Bunda dahli olmadığı gün gibi ortada mı? O halde rahmet yönünü canlandırma adına harekete geçmeli.

Ebu Leheb’in karısını bilirsiniz. Hepimiz biliriz… Kocası, o alevin babası adeta yakarken ortalığı; su yerine odun taşımıştı. Ağzıyla taşımıştı, elleriyle taşımıştı, gözleriyle taşımıştı, ayaklarıyla taşımıştı. Amcası yeğeninin kuyusunu kazarken, küreğini bilemiş, alnındaki terleri silmiş, gayrete getirmişti. Elinden ve dilinden geleni esirgememiş, kocasının kin ve nefretini dem a dem beslemişti.

Hangimiz ona benzemek isteriz ki! Hanginiz onunkine eş bir tutum sergilemek ister, söyleyin Allah aşkına? Safımızı belli edelim, derim.”

Saf, duruş… Bu noktada takılı kaldı aklı. Kısa bir süre sessiz kalıp düşüncelerini toplamayı denedi. Bu duruşsuzluk neyin nesiydi böyle? Neden bir türlü saf tutamıyordu kadın? Aklının cidarlarını zorladı, birkaç bir şey belirmiş olsa da cılız buldu onları. Ve sormaktan yana verdi kararını.

“Sahi, kadınlar neden sevmez kocasının ailesini? Neden hep soğuk, ilgisiz ve yarım kalan taraf erkek tarafıdır? Düşüncelerini aktarmak isteyen varsa sevinirim.” dedi ve gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirdi.

Bir anlık bir tereddüdün ardından söze giren orta yaşlarda bir kadın “Bu bir algının sonucu bence…” dedi. “Çevre baskısı da denilebilir…”

Bir başkası “Aslında bir bakıma kadınlar haklı” diye söze girdi. “Erkekler, kendi ailelerinden birini görünce ya da onların yanındayken bambaşka biri olup çıkıyorlar. Hiç olmadıkları kadar kaba oluyorlar ve olmadık laflar ediyorlar. Bir ispat telaşları oluyor sanki. Yani benim gözlemim… Haliyle kadın da kocasının çevresiyle bir arada bulunmak istemediği gibi alttan alta bir öfke besliyor. Yani ne bileyim, erkekler biraz daha hassas olsalar; kendi ailelerinin yanında da nazik ve kibar olabilseler, böyle olmaz belki…”

Mecliste bulunanların bir kısmı kafa sallarken bir kaçının da dudak büktüğünü gözlemledi. “Ee, başka fikir sunmak isteyen yok mu?” diye sordu.

“Acaba böyle kadınlar eşini kaybetme korkusu mu yaşıyor? Annesinin dizinin dibinden ayrılmaz, onun sözlerine kanar da üzerine kuma alır endişesi falan mı var acaba? Kendilerine yeterince güvenmiyor olabilirler mi?” dedi genç bir kız.

O esnada, sohbetin başından beri dikkatle dinleyen, yer yer çok derinlere daldığı gözlerinden okunan kırk yaşlarında bir kadın “Hocam!” dedi boğuk bir sesle. Bir an devam edip etmemekte tereddüt etmişti.

“Sanki biz kadınlarda ‘benmerkezci’ yaklaşım çok fazla ön planda. Adeta dünya bizim etrafımızda dönsün istiyoruz. Kaynana ve görümcemizden istediğimiz yaklaşımı görmeyince de kendimizce haklı bir tavır geliştiriyor; soğuk takılıyoruz. Bir de eşimiz ailesine biraz meyletse, tamamen devre dışı kalacağız sanıyoruz. Bence biraz abartıyoruz. Biraz da kendimize haksızlık ediyoruz. Yani kocamızla ilişkimiz bu kadar mı sorunlu ve pamuk ipliğine mi bağlı ki; bir sözle ya da bir iki yaklaşımla tamamen bozulacak kaygısı taşıyoruz? Biraz öz güvenli olmakta fayda var bence. Ha, bir de özgüveni kibirle karıştırmasak, çok güzel olur!”

“Bence biraz da empati meselesi bu!” dedi arkalardan bir ses. “Annesi ve kardeşlerinden gördüğü ilgiyi, aldığı yardımı kaynanasından ve görümcelerinden alamayan; aynı itinayı onlarda bulamayan kadın doğal olarak ailesinden yana tavır alıyor. Ve eşinin ailesiyle arasına mesafe koyuyor. İş/güç ve sorun/sıkıntılar noktasında yanında hep kendi ailesini görüyor. Ya da belki karşı tarafa yeterince açılmıyor, kendini ifade edemediği gibi yanlış anlaşılıyor, bilemiyorum. Ortada iletişim sorunu var bence.”

“Allah razı olsun, ufkumuzu açtınız” dedi sehpayı kendine doğru biraz daha çekerken. “Evet, kardeşler bu söylediklerinizin hepsinin ‘olur’ yanı var, ‘haklı’ yönü var, ‘ibret’ yönü var. Ama en çok ‘hikmet’ yönü var. Bakınız, ümmet aslında duygusal bir bağdır. Ve ümmet ‘ümm’den gelir; anne ile alakalıdır. Sıla-i rahim aynı zamanda ümmet bağını güçlendirir. Bu ise kişinin en yakınlarıyla bağını güçlü tutmasını gerektirir.

Biz kadınlar evlenince ikinci bir ‘aile’ ediniyoruz. Ama aslında eşimizin ailesi birçok yönden birkaç adım önde olmayı hak ediyor. Elbette kimse bizden ailemizi bir kalemde silmemizi istemiyor. Bu, o anlama da gelmiyor üstelik. Ya da kimse kaynanamızı, kayınpederimizi anne-babamıza tercih etmemizi; onlardan çok sevmemizi beklemiyor. Ancak en az onlar kadar saymak; kıymet ve hürmet göstermek boynumuzun borcudur! Eşimizin ailesiyle bağını koparmak şöyle dursun ‘onarmak’tır bize yakışan. Müspet duygu ve düşünceleri beslemektir bize düşen.

Biz bunu yaparken, iki aile arasını iyi ve güzel tutmakla kalmayacağız zira! Biz her iki ailemizi korurken aslında en büyük ailemizi; ümmetimizi kollamış olacağız. Ya da aksi, Allah muhafaza…

Bu bağlamda kendinden emin, kendine güvenen, sorunların kaynağı değil odağı hiç değil; çözücüsü konumunda, yatıştırıcı/onarıcı ve güçlendirici etkiye sahip bir kadın olarak… Şu geçici hayattaki rollerimizi hakkıyla yerine getirmeli; eşliği, anneliği, gelinliği, yengeliği, görümceliği şanına yaraşır şekilde işlemeliyiz yaşam gergefimize.

Öyle ki; kızımızın gözünde teyze haladan üstün olmadığı gibi, yavrumuz babaanne ve dede sevgisini bizim bir takım nefsi yaklaşımlarımıza kurban vermemeli! Öyle ki; oğlumuzun gözünde dayı amcadan sevimli olmadığı gibi, ciğerparemiz istişare makamını teke indirmemeli! Ve öyle ki; aile bireylerinin ya da herhangi birinin bahsi her açıldığında gözleri yere değdirmemeli eşimiz; suratını ekşitmemeli!

Değerli kardeşler, geliniz aile çatımızı genişletelim ve güçlendirelim.” Derken bir yandan da not düşmekteydi yeşil meşin defterine:

Onarılan bağ koparılandan evladır!

Elif Yüksek | Nisanur Dergisi | Aralık 2017 – 73. Sayı

 


 
13-12-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.