Payına Yine Hasret mi Düştü Hacer’in?

Zehra Yüksek
Kurban; fedakârlıktı, baki olanı fani olana tercih etmekti! Kurban, en sevgili uğrunda serden geçerek Hakka yakın olmaktı. Bazen malını, bazen eşini, bazen de evlad-u iyalini Rabbe adamaktı.
Kadınlar arasından bir kadın! Habeşli bir cariye… Siyah bir köle… Ama yüreği bir o kadar beyaz, sevdalı, cesur, şefkatli bir anne… Kucağında çocuğuyla usul usul yürüyor peşi sıra efendisinin.

‘Nereye gidiyorsun? Bizi nereye götürüyorsun?’ gibi sualler, şikâyetler yok! Bir tarafta teslimiyet, bir tarafta itaat var.

Mahzun mahzun bakınıyor etrafına. Kalbi kırık, yüreği buruk… Yoksa damla damla kanayan yüreğine yalnızlık mı düşecekti? Yetim mi kalacaktı bakışları? Hangi teselli sözler avutacaktı onu? Nereden uzanacaktı gözyaşlarını silecek latif bir el? Payına hasret mi düşecekti yine Hacer’in?

İşte şimdi efendisi onları kuş uçmaz, kervan geçmez, ot bitmez, ıssız ve susuz bir çöle getirmişti. Hem de ne çöl! Ne bir çiçek var bağrında, ne de bir pınar. Ne bir dost var, ne de ahbap. Tütmez ocaklar, vurulmaz kapılar buralarda. Çöl dikenleri bile korkuyor yeşermeye bu korkunç vadide. Lakin razıydı çileye. Her gün ölmeye… Yeter ki görsün yine gözlerini, düşsün yine bakışları bakışlarına İbrahim’in.

Öte yandan yüreği dağlıdır babanın. Çorak bir çöle attı tohumunu, gidiyor şimdi. Sahi, nasıl yeşerecek ki bu kurak çölde? Tohum su ister, bakım ister, sevgi ister.

“Ey efendim! Bizi bu ıssız ve susuz yere bırakıp nereye gidiyorsun? Yoksa bizi bu ıssız ve susuz yere terk etmeni Rabbin mi emretti?” diyebildi Hacer buruk bir sesle.

“Evet, sizi buraya Allah’ın emriyle getirdim ve sizi O’na emanet ediyorum” dedi İbrahim (AS).

“O halde var git, Allah bize yeter. O bizi zayi etmez, himayesiz bırakmaz!”

Evet, teslimiyet dorukta… “Hasbunallahi ve ni’mel vekil” cümlesi hangi kadının yüreğine bu denli kökleşmişti dersiniz? Acıyı yudum yudum içerken hangisinin buruşmaz yüzü? Söyler misiniz, kaç Hacer tanıdınız İsmail’ini altın tepside en sevgiliye adayan? Kaç anne giderdi İsmail’inin ve İsmaillerin susuzluğunu?

Ne yapacak şimdi? Himayesiz bir kadın, susuz bir hayat ve sütsüz bir çocuk yaşar mı hiç, bir gün bile? Zemzemin yarılacağı bir güne özlem duyuyorlar anne-oğul.

Bir damla su arıyor toz ve toprağın arasında. Gâh o tepeye koşuşturuyor, gâh diğer tepeye. Ne tuhaf bugün de herkes siyah bir kadın, bir cariye oluveriyor orda. Bırak kadınlara, İbrahimlere de öğretti gayreti, çabayı ve ardından gelen ödülü o kutlu kadın.

Bitap, yorgun, takati kesilmiş, tahammülü bitmiş, gücü sona ermişti. İçindeki ukdeler bitene dek ağlıyordu, ciğerparesinin ölü bedenini görmeye nasıl dayanacaktı? Bu acıyı taşıyacak sabrı kalmış mıydı? Ne derdi sonra İbrahim’ine, emanetini koruyamadığını nasıl söylerdi?

Ellerini kaldırdı semaya: “Ey Allah’ım! İmdadıma yetiş! Yetişmezsen ben de yanımdaki yavrum da helak olup gideceğiz” diye yalvardı. Derken mahbuba bir el uzanıyor mahrumiyet çölünden ve bir bereket tufanı sarıyor bu kurak çölü.

Artık çiftçiler daha mutmaince serpecek tohumlarını, çekirdekler raks ederek filizlenecek, dikenli bitkiler korkusuzca yeşerecek, kervanlar konaklayacak, kuşlar göç edecek buralara. Evet, takvanın, teslimiyetin, tavizsizliğin, itaatin, gayretin ve çabanın ödülüydü bu.


Efendisini görünce titredi yüreği gayr-i ihtiyari! Sevdalıydı ya hani, ruhu kanatlanmış uçacaktı adeta. Bitmiş miydi hasret? Zaman vuslat zamanı mıydı? Yarasına merhem sürmeye mi gelmişti? Yoksa hasretine bir yenisi daha mı eklenecekti? İbrahim’inin ardından ciğerparesinin hasretini de mi çekecekti? Kaç hicret yaşayacaktı daha? Kaç zemzem yaracaktı?

Sonraları sadece aşkın kabul edebileceği ve sadece aşkın anlayabileceği bir emir gelir İbrahim’e. Günlerce düşünür, zor bir imtihan! Zira şimdiye kadar hiç kimse böyle bir imtihana tabii tutulmamıştı. Tarihte bir örneği daha yoktu. Alev alev yanan bir gömlek vardı üzerinde şimdi. Oğlunu, göz bebeğini, yıllardır yolunu beklediği nazenin gülünü ‘kurban et’ diyordu Rabbi ona. Özlemekten yorulmuş yaşlı yüreği onunla henüz ünsiyet edip yalnızlığını, hasretini gidermemişti ki Allah-u Teâlâ’nın kendisine bir nimet olarak bahşettiği yavrusunun boynuna nasıl dayayacaktı keskin bıçağı! Dayanır mıydı hiç baba yüreği? İsmail’ini kurban etmektense binlerce kez dünyevi ateşlere atılmaya razıydı gönlü.

Ne var ki yapacaktı bunu. Yoksa dost olduğunu nasıl iddia ederdi dostuna, sevgisini nasıl ispat edecekti? Ve yöneldi İsmail’e:

“Ey oğulcuğum, doğrusu ben uykuda görüyorum ki gerçekten ben seni boğazlıyorum (kurban ediyorum). Artık bak (bu rüyam hakkında) sen ne görürsün?” (Saffat: 102)

İsmail (AS) muazzam bir teslimiyetle:

“Ey babacığım, dedi. Sana emrolunanı yap! İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Evet, kurban fedakârlıktı, baki olanı fani olana tercih etmekti! Kurban, en sevgili uğrunda serden geçerek hakka yakın olmaktı. Bazen malını, bazen eşini, bazen de evlad-u iyalini Rabbe adamaktı. İsmail bütün bunların bilincindeydi ve nihayet Rabbinin yüce mezbahanesinde keskin bıçağın altına yatacaktı ardına bakmadan, şikâyet etmeden.

Görüşme, konuşma faslı bitmiş artık ahde vefa zamanıydı! İnsanlık tarihinin eşsiz tablosu gözler önüne serilecekti şimdi. Hükme rıza, kadere sükûnet vardı Sebir Vadisi’nde. İşte kalbini irfana, bedenini ateşe adayan bu adam, şimdi de oğlunu adayarak dostluğunu ispat edecekti yüce Rahman’a.

Defalarca vurur İsmail’in boynuna, fakat kesemez bıçak Allah emretmedikçe o narin boynu!

İlikleri donduran emirden sonra “Ey İbrahim! Rüyana sadakat gösterdin. Şüphesiz ki biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız” ( Saffat: 104-105) müjdesiyle ısınmıştı yüreği.

Zira Allah-u Teâlâ’nın İbrahim (AS)’den istediği İsmail (AS)’in canı ve kanı değil, sevgisiydi.

Her Müslüman da şu gerçeğin bilincinde olmalıdır ki Allah (CC), kullarını imtihan etmek ve muhtelif belalara müptela kılmakla onlara zulmetmek istemiyor. Böylece onların sadakatini, vefakârlığını ve imanlarının sıhhatini ölçmek istiyor. Adanmanın ve teslimiyetin sembolü olan Kurban Bayramınızı tebrik eder hayırlara vesile olmasını dilerim!

Zehra Ayhan / Nisanur Dergisi - Ekim 2013 (23. Sayı)
 


 
26-10-2013 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.