Rabbim!

Hacer Sara Arslan
Sana şaşkın bir yönelişin, kırık bir kalemin, susuz bir bağrın ahından sesleniyorum... Kurumuş dudaklarımıza rahmetinin sağanağından serpiştir ki konuşabilelim. Kararmış yüzlerimize bir nazar et ki, başımızı kaldırabilelim. Yükümüzü taşıyacak güç ver ki Senin için terleyelim. Bize bir nefes daha bahşet ki, sana yakarabilelim...
Sana şaşkın bir yönelişin, kırık bir kalemin, susuz bir bağrın ahından sesleniyorum... Kurumuş dudaklarımıza rahmetinin sağanağından serpiştir ki konuşabilelim. Kararmış yüzlerimize bir nazar et ki, başımızı kaldırabilelim. Yükümüzü taşıyacak güç ver ki Senin için terleyelim. Bize bir nefes daha bahşet ki, sana yakarabilelim...

Hiç bir kıymeti olmayan bu dünyayı lezzetli kılan Sana olan bağımızdır. Seni bilmeyen yaşasa ne olur, ölse ne... Eğer tozlandıysa ayaklarımız bu bizim iftiharımızdır. Tembele güneş doğsa ne olur, doğmasa ne...

Rabbim sen her türlü eksikliklerimizle bizi muhatap aldın. "Oku!" dedin, "düşün" dedin, "muttakilerden" olmaya teşvik ettin...

İyiliği, güzelliği, eksiklikleri bertaraf etmeyi, dosdoğru olmayı, mücadeleyi, sevgiyi ve hikmeti öğrettin... Önümüze kitaplarını serdin... Seçtiğin aziz kullarını peygamber olarak, bizlere rehber olarak gönderdin... Biz bir hiç iken var ettin. Biz neydik ki, bizi insan ettin, kulun ettin...

Biz hâlâ Sana kul olmanın yüce makamını, değerini, hikmetini ve güzelliğini kavramış değiliz... Biz hâlâ kul olunca takvayla bezenmenin ne büyük bir nimet ve ne tatlı bir külfet olduğunu anlamış değiliz... Biz hala kulluğun serinliğinde azaptan kurtuluşumuzun farkında değiliz... Sen basiretimizi aç, kalplerimizi aydınlat...

Bir ayağımız ahirette yaşıyoruz. Yaşlısı da genci de... Hepimiz ahiret evladıyız. Oraya odaklanmak için çaba sarf etmeyi, oranın kokusunu hissetmeyi, orası için tarlamıza yığınla ekin ekmeyi bize tattır...

Rabbim! Sen bizi nisyanla mamur kıldın. Unutuyoruz çoğu zaman, geldiğimiz yere döneceğimizi... Onun içindir ki, günah işlemekte rahat davranıyoruz... Aslında Sen bir an bile çıkmamalısın aklımızdan... Aldığımız nefes, attığımız adım, sözlerimizin her satırında Sen olmalısın... Sen zaten varsın... Teksin... İlahımız, Mabudumuzsun... Lakin biz zayıflığımızla insanız... Biz aczimizle insanız... Biz unutkanlığımızla insanız... Senden duamız, bizi bizimle baş başa bırakma...

Tökezleriz bazen... İçine düştüğümüz hayal dünyasından çıkamayız. Uzun emel aşkımız; kalbimizi daraltır, ufkumuzu söndürür, benliğimizi çalıp götürür. Nefsimiz her daim devrededir. O usanmaz telkin ettiklerinden... Ve insan da uslanmaz onu dinlemekten... Kulağımızı nefsimize kapat Rabbim... Onu benliğimizden çıkar Rabbim...

Cennetin anne kucağı ellerine teslim olmaktansa, dünyanın bağrına yük oluyoruz. Yahut o bizim imanımızla aramızda bir fitne oluyor. Hâlbuki onu, yani dünyayı, imanımıza iman katmak için bir aracı ilan edecektik. Ama o kadar... Kalbimizden ise söküp atacaktık... Orası sadece sonsuzluğa meyillidir. "Ve bu dünya aldatıcı bir meta’dan başka bir şey değildir." Kalbimizi, ruhumuzu, aklımızı geçici olana meylettirme Rabbim...

Zaman, insana hep ölümü hatırlatır. Çünkü zaman her ilerlediğinde, geçmiş daha da birikir. Biriken geçmişin içinde ne çok hatalarımız, günahlarımız var. Biz hepsi için sonsuz mağfiretini dilemekte bile cimrilik ederken, günahlarımızı hatırlama telaşında dahi değiliz. Çünkü içimizde bir sürü dünyalık dert ve telaşla dolaşıyoruz. Sürekli bir şeyleri yetiştirmekle, halletmeye çalışmakla meşgulüz. Önümüzde yüksek hedeflerimiz var. Bu yüksek hedefler için koşturuyoruz. Koştururken ayağımızın altında hangi değerleri ezdiğimizin farkında değiliz. Çünkü işimiz çok acil. Dünyaya yetişmesi gerek... Ölmeden önce bolca yaşamak için, yaşama hedef yetiştirmek gerek... Çokça yaşamak, çokça kazanmak, çokça gülmek, çokça yemek ve eğlenmek... Bunlar için epey bir çabaya ihtiyaç var... Ayağımızın altında değerler eziliyor ama çok da mühim değil... Ona bakmaya zaman yok...

Sınırlı bir zaman için zaman bulamayanlar, sonsuzluk için sus pus dünyasına çekilmiş bir vaziyetteler. Allah`ım bu ne büyük girdap! Çırpındıkça batıyor insan... Ama yine de, "bu girdaptan daha iyisi vardır" dercesine, birinden kurtulup diğerine geçiyor. Acı çekiyor, yoruluyor ama bunu kutsal bir görev olduğunu sanıyor. Gözlerimizi aç, yüreklerimizi aç, göğüslerimize inşirah nasip et, bizi bu sefihlikten, gafletten kurtar...

Rabbim... Verdiğin nimetler adedince sana hamd olsun. Ne hoş, ne mübarek nimetler verdin bize. İyi ki verdin ve iyi ki Senin kulunuz. Sen merhameti ihata edilemeyecek kadar büyük bir Rab`sın. Biz ise Sana nasıl şükredeceğimizi bile bilmeyen acizler kervanı... Değil mi ki Sen bizi bizden iyi tanırsın... Çünkü bizi yaratansın... Şükr olsun...

Zamanlardan bir güzel zamanın kapısını çalmak üzere iki yardımcı gönderdin bize. Birinin adı Recep diğerinin Şaban... İkisiyle birlikte Ramazan`ın huzurlu ve selametli iklimine adım adım varacağız... Sen o güne bizleri ulaştır Rabbim...

Bu hoş mu hoş zaman diliminde; Seninle olmayı, Seninle aramızdaki bağı kuvvetlendirmeyi, af dileyecek bir yüze, icabet edilecek bir duaya sahip olmayı nasip eyle... Gaflet uykusundan öyle bir uyandır, öyle bir uyandır ki; tekrardan dalmayalım...

Bize Recep ve Şaban`ı mübarek kıl, onları bize yakın kıl... Nefsimize şamar indirmeye, ruhumuzu terbiye etmeye, ilmimizi ve ihlasımızı arttırmaya, şek ve şüphelerden arındırmaya vesile kıl... Bütün azalarımızla varlığına ve birliğine, sevgi ve şefkatine, af ve mağfiretine yönelmeyi nasip et... Aşkından bir damla yüreğimize düşür... Filizlensin ve sonunda razı olduğun kullarının arasına kat... Bu zümreden bizi bir adım dahi ayırma...

Ve ahiru da`vana ani`l hamdülillahi rabbil alemin...

Hacer Sara Arslan | Nisanur Dergisi | Mart 2017 | 64. Sayı
 
20-03-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.