Resul`e İtaat, Allah`a İtaattir

Zehra Yüksek
Onu (as) sevmek; kirlenmiş zihinleri aydınlatmada, zillet libasını atmada, esaret zincirlerini kırmada, ülfet perdelerini yırtmada, dalalet bataklığından kurtarmada ve soğuk kış iklimini baharlara inkılap etmede Onun (as) bu asırdaki temsilcileri olabilmektir.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a; salat ve selam risaletini İncil, Tevrat ve Zebur’un müjdelediği kurtuluş rehberi olan Hz. Muhammed Mustafa’ya, aline, ashabına ve Onu kendisine mihver edinen tüm Müslümanların üzerine olsun.

“Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size ayetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor, size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.” (Bakara / 151)

Evet, Allah-u Teâlâ insanlara ruhlarının arınması, şirkin çirkefinden sıyrılmaları ve cahiliyetin kirlerinden temizlenmeleri için “Ey Peygamber biz seni Allah’ın izniyle, bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik” (Ahzab / 46) ayetinin muhatabı olan Hz. Muhammed (SAV)’i gönderdi. Zira insanlar bugün, merhametten mahrum kalmışlarsa, kirlenmiş vicdanları gaddarlaşmış ve vahşice mazlumları eziyorlarsa hiç şüphesiz bu insanlık tarihinin kutlu elçilerini ve peygamberlik müessesine son noktayı koyan, şefkat, merhamet, adalet, cömertlik, fedakârlık, iyilik ve vefa timsali olan Hz. Muhammed (SAV)’i gereği gibi tanımadıklarındandır.

“Sizin için Allah’ın Resulünde güzel örnekler vardır” hakikatiyle de anlaşıldığı üzere Rabbimiz, istediği kulluk modelini bizlere peygamberin şahsında göstermiştir. Zira O (as) beşeriyete takdim edilen en mükemmel örnek bir şahsiyettir.

“Resulü Ekrem (SAV) yaratılış yönüyle en muhteşem biçimde yaratılmıştır. Her hali ve hareketi istikamet üzereydi. Konuşması, susması, oturup-kalkması, düşünmesi, sevinmesi üzülmesi kısacası her hali yerli yerindeydi. Aşırılığın Onun hayatının hiçbir noktasında yeri yoktu. O, her halükarda ifrat ve tefritten uzak kalarak ‘emr olunduğun gibi dosdoğru ol’ emrini en mükemmel şekilde uygulamış; hallerinde, hareketlerinde ve sözlerinde istikamet yolundan ayrılmamıştır. İşte bu yüzden Allah’ın rızasını kazanmış ve ümmetine de kazanmanın yollarını göstermiştir.” (Lem’alar)

O (as), Kur’an’ın gerçeklerinin canlı bir tercümanı olmuş ve Hz. Aişe’nin “Onun ahlakı Kur’an’dır” dediği ve sahabenin ruhen, kalben ve zihnen ram olduğu muhteşem bir modeldir. Onun peygamberliği, büyük bir ağacın her tarafa uzanan dalları gibi bütün asırlara uzanmış ve bir sarmaşık gibi her mü’minin kalbini ve ruhunu sarmıştır.

Cahiliye Arapları yüzyıllardır yapa geldikleri adetlerine öylesine tutulmuşlardı ki adalet, iffet ve insaf gibi duygularını kaybetmişlerdi. Ancak “Onun gelişi ile o insanlardaki kötü ahlakın yerini güzel ahlak aldı. O vahşi insanlar, insanlık âleminde insanlara öğretmen oldular. Medeniyet dünyasında medeni takılanlara medeniyeti öğrettiler. Hevesleri doğrultusunda yaşayıp sevgi nedir bilmeyen o insanlar, Onun (as) etrafında pervane oldular. O, adeta insanlar üzerinde yakıp yıkmadan, kadınları çocukları öldürmeden, kimsenin malına el koymadan gözle görünür bir dünya saltanatı kurmuştu. Bunun sebebi ise Onun ruhları ve nefisleri etkilemesiydi. O (as), yirmi üç yıl gibi çok kısa bir sürede kalplerin sevgilisi, gönüllerin sultanı, akılların öğretmeni, nefislerin terbiyecisi ve kâinatın güneşi olmuştu.” (Mektubat) Zira yeryüzü için güneşin gereği ne kadar fazla ve değeri ne kadar büyükse kâinat için de Onun (as) gereği o kadar fazla ve değeri o kadar büyüktür.

“Kim Resûl`e itaat ederse Allah`a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisa / 80) ayeti ışığında başta mü’minler olmak üzere taşlar, ağaçlar, dağlar ve birçok varlık Onu tanıyor, seviyor aşkla Onu selamlıyor ve peygamberliğini tasdik edip bu görevinde Ona yardım ediyorlardı. Günümüzde cansız ve şuursuz olan bazı varlıkların bile Resulullah’a karşı büyük bir aşk besledikleri ve emirlerine itaat ettikleri halde kendilerine insan diyen bazı akılsız ve şuursuz varlıklar, Onu tanıyıp severek emirlerine itaat etmedikleri takdirde kuru bir ağaçtan ve bir odun parçasından ne farkları kalır ki diyen Üstad Bediüzzaman “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Al-i İmran / 31) hakikatine binaen bizlere şu uyarılarda bulunuyor:

“Eğer Allah’a imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz o zaman Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, Ona ittiba etmektir. Ne vakit Ona ittiba ederseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz, Allah’ı seversiniz ta ki Allah da sizi sevsin.” (11. Lem’a)

Evet, Onun sevgisi sadece meydanlarda, dillerde ve kalemlerde sınırlı kalmamalıdır. Zira Onu sevmek gösterdiği yolda kuşkusuzca yürümek, açtığı çığırı yaşatmak ve sünneti seniyyesine azı dişler ile tutunmaktır.

Onu sevmek, hayatı ile hemhal olup ahlakı ile ziynetlenmektir. Bazen okyanusun ortasında pusulasını şaşırmış ve boğulmak üzere olan bir beşeriyet gemisinin kaptanı olmak ve bazen de aile efradını kaybetme pahasına Sümeyra misali “Ya Resulallah, sen sağ olduktan sonra her musibet bizim için değersizdir” diyebilmektir.

Onu sevmek; kirlenmiş zihinleri aydınlatmada, zillet libasını atmada, esaret zincirlerini kırmada, ülfet perdelerini yırtmada, dalalet bataklığından kurtarmada ve soğuk kış iklimini baharlara inkılap etmede Onun (as) bu asırdaki temsilcileri olabilmektir.

Nihayetinde Üstadın dediği gibi “Resullah’ın yeri, mü’minin kalbinde büyük bir binanın bütün elektrik lambalarının içinde birleştiği sigorta düğmesi” gibi olmalıdır. Mü’min, eğer o düğme kapatılırsa binanın tamamında ışıkların söneceğinin ve o binadaki bütün dairelerin karanlıkta kalacağının bilincinde olmalıdır.

Selam ve dua ile…

Zehra Ayhan / Nisanur Dergisi - Nisan 2013

 


 
26-04-2013 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.