Ruhsal Bunalımlar ve Vicdanın Sesi

Aynur Sülün
İnsanın zihin ve vicdan deposunda bulunan bilgiler ve kalbi duyguları iki kısımdır. Bir kısmı sonradan duyu organları vasıtasıyla elde edilip depolanan bilgilerdir.
İnsanın zihin ve vicdan deposunda bulunan bilgiler ve kalbi duyguları iki kısımdır. Bir kısmı sonradan duyu organları vasıtasıyla elde edilip depolanan bilgilerdir. Bir kısmı da duyularla elde edilmeyip doğuştan zihne ve vicdana verilen öğretilerdir. Yani doğrunun ve yanlışın bilgisi, Allah’a götüren yollar, kulluk, ahlaki ilkeler, hak ve adaletin ölçüleri gibi bilgiler aynı zamanda insanın fıtratında doğuştan var olan öğretilerdir. İnsanlığa gönderilen vahiy ve peygamberler de bu bilgilerin tamamlayıcısı olup; uygulanışında yol gösterici rol oynarlar.

Batılı bilim adamlarının iddia ettiği gibi insan, zihnen ve kalben içi boş bir depo gibi dünyaya gelmemiştir. Batılı filozoflardan Sartre insanın mahiyetsiz, anlamsız, boş ve gayesiz olarak dünyaya geldiğini; anlamsız olarak geldiği hayata kendisinin anlam katacağını iddia eder. Ona göre insan ancak bu şekilde kendisini yaratmış ve kendisinin efendisi olmuş olacaktır.

Onun içindir ki; Batı toplumları ve onların hayat felsefesin etkisinde kalanlar, Sartre’nin o iddia ettiği anlamı hayatlarında yakalayamadılar. Anlamsız ve gayesiz bir şekilde dünyaya geldiğine inanan bir insan, hayatına nasıl bir anlam katabilir ki? Hem bu anlamı ve hedefi oluştururken neyi ölçü alacaktır?

İşte Batılı toplumların ve onların etkisindeki kitlelerin içine düştüğü ‘ruhi boşluk, hiçlik duyguları ve sinirsel hastalıklar’ gösteriyor ki; insan hiçbir anlam ifade etmediği inancıyla yaşayamıyor. İnsandan varoluşun anlamını aldığınızda geriye bir şey kalmıyor. Bütün bir kâinatın ayağına serildiği insan, fani hedefler için var olmuş olmayı sindiremiyor ve kendi boşluğunda boğuluyor.

Hâlbuki insana birçok anlam yüklenmiş ve bu dünya hayatında kararlarını neye göre vereceğinin yolları çizilip vicdanına depolanmıştır. Eğer insan o vicdanından kopmaz, saf ve berrak halini koruyabilirse vicdanı onu Allah’ı tanımaya götürür, doğru yolu gösteren bir kılavuz olur.

Fakat vicdanından, yani özünden, fıtratından uzaklaşıp yanlış yönlendirmelerin etkisinde kalan insan artık kalbinin sesini duyamaz hale gelir. Kendi öz ‘ben’inden uzaklaşmış olur. Heva ve hevesini kendi ‘ben’i zanneder. Kararlarını alırken kendi almış zannetse de aslında o kararı heva ve hevesi adına almıştır.

Peygamberlerin ve İslam davetçilerinin görevleri de insanları yeniden kendi özlerine, fıtratlarına döndürmek, gerçek insani benine kavuşturmaktır. İslami çalışmaların en büyük hedefi de budur. Atasoy Müftüoğlu ‘Ümmet Bilinci’ kitabında diyor ki; “Eğer yeryüzüne yeniden barış ve adalet gelecekse bu, insanların yeniden fıtratlarına dönmeleriyle mümkün olacaktır.”

İnsanlar yeniden yaratıldıkları o saf ve tertemiz fıtratlarına döndüklerinde; insan olarak kendilerine verilen tüm ahlaki değerleri yaşayabilecekler, bunun mücadelesini vereceklerdir. İnsanı eşrefi mahlûk yapan, meleklerden üstün kılan özelliği, fıtratına Allah’ın üflediği o melekuti ruhtur. İşte o ruh devamlı iyiliği emreder, kötülükten nehyeder. İnsana “Allah’ı tanı, O’na kulluk et, gıybet etme, adil ol, affet, hilm sahibi ol, tevazu sahibi ol, yalan söyleme, zor durumda kalsan dahi adaleti elden bırakma, israf etme” gibi telkinlerde bulunur. Her durumda kararlarını almada yol gösteren bir elçi rolü oynar.

Fakat insan bu ‘insani benin’ sesine muhalif sesleri, heva, heves ve şeytanın sesini dikkate alırsa aldanır. Kendi vicdanının sesini duyamayacak kadar gaflete düşer. Ve fakat bu insani ben öyle fıtri, öyle saftır ki; insan onun emirlerini çiğnediği zaman onun yakasını bırakmaz, azap eder. İşte yaşanan iç sıkıntıların asıl nedeni, vicdani emirlerin çiğnenmiş olmasıdır.

Örneğin insan günah işlediğinde, başkasına zarar verecek bir davranışta bulunduğunda; insanlardan sıyrılıp kendisiyle baş başa kaldığı zaman içi adeta birçok yırtıcı hayvanın kol gezdiği bir ormana dönüşür. Artık vicdanı ona azap etmeye başlar, kendi kendisinden nefret edecek duruma gelir. Günlerce canı çok sıkılır, daralır, yere göğe sığmaz. Ama bunun nedenini bilemeyecek kadar kendi kalbinden uzaklara savrulmuştur. Çare kendine dönmek, kendini dinlemek, hesaba çekmek, tevbe edip yeni bir sayfa açmaktadır.

İnsanda oluşan iç sıkıntıları, boşluk duygularını Batı felsefesi üzerine oturtulmuş psikoloji ve psikoterapi çözemez. Psikologlar kendisini unutturucu, uyuşturucu ilaçlar verir; insanı kendiyle hesaplaşmaktan, kendini onarmaktan uzaklaştırır. Bu durum kişinin fıtratının sesini dinlemesinin önüne geçer. Kötü ahlaklı, zulümkâr ve cani insanlar da kendisini unutmak, vicdanlarından kaçmak, iç hesaplaşmanın acısına katlanamamaktan dolayı içkiye, esrar gibi uyuşturucu maddelere yönelirler. Uyuşma, unutma yollarına başvururlar.

İslam ise insanı iç muhasebeye davet eder.
Eğer içeride bir sıkıntı varsa; tamir edilmesi gereken yanlarımız var, çiğnediğimiz ilahi emirler var demektir. İslam insanı ruhsal sorunlarda, boşluk ve bunalımlarda suçu başkalarında aramak gibi bir aldatmacaya yönlendirmez. Ahlaki olmaya davet eder.

Vicdana doğuştan verilen yönlendirmeleri kanıtlamak isteyen Kant diyor ki; “Bu vicdan azapları, pişmanlık acıları nereden geliyor? İnsanın içinde böyle emirler olmasaydı insan kendi yaptığından razı olurdu ve hiç şüphesiz kendi iç âleminden rahatsız olmaz, sadece dış âleminden rahatsız olurdu. Fakat insan devamlı iç âleminden rahatsız olduğunu hisseder. Bunun nedeni şudur: O güç önceden var olan, yani tecrübelerle elde edilmeyen bir güçtür, mutlaktır ve maslahata bağlı değildir, her şeyi kapsar ve her yerde doğrudur.”

Çağımızda birçok olumsuz yönlendirme ve etkiler, insanın etrafını dört bir taraftan kuşatmış; fıtratından uzaklaştırıp heva ve heves zindanına davet ediyor. Bu etkilerle insanın içinde o kadar yabancı gürültü oluşmuş ki, hep bir bocalama ve telaş içinde. Bu durumuna hep bir suçlu arayışında… İnsanın bilincine ve bilinçaltına yapılan yanlış yönlendirmelere, iç savaşa karşı en güçlü direnişi, ancak devamlı ilim halkalarından beslenen İslam davetçileri gösterebilirler.

İslam davetçileri kendi fıtratından uzaklaşmakla kendisini kaybetmiş olan insanları imana çağırma, özüne döndürme mücadelesini ciddiye almak durumundadır. İnsanın vicdanı, kendisi her ne kadar bundan gafil olsa da Allah’a iman etmiştir. Allah’ı tanıma özelliğine sahiptir. Tanıdığı oranda fırtınaları dinecek, sükûna kavuşacak, tatmin olacaktır ve ruhsal sorunların pençesinden selamete çıkacaktır.

Vicdanı uyandıracak olan İslami ilimleri, insanlara güzel bir şekilde sunmamız, bu görevi ciddiye almamız gereklidir. Her fıtratından uzaklaşan insan, kendi kontrolünü ve kendi emniyetini kaybetmiş insandır. Onları uydu ve internet yayıncılığının, eğitim sisteminin eliyle şeytanın, heva ve hevesinin zindanına davet eden şer güçlerinin elinden kurtarmak, imana döndürmek en büyük hedefimiz olmalıdır. Bu gayretimiz oranında hakkın ve adaletin hâkim olacağı günler yaklaşacaktır inşallah.

İnsanlığı yeniden kendi fıtratına döndürmek için gelen Resulullah’a “İyilik ve takva üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın” (Maide / 2) ayeti nazil olunca Vebise adında bir adam Resulullah’ın yanına geliyor ve ‘iyilik ve takvanın, günah ve düşmanlığın’ ne olduğunu soruyor. Resulullah parmaklarını birleştirerek Vebise’nin göğsüne vuruyor ve “Bu fetvayı gönlünden al, kalbinden al, kalbinden al” buyuruyor.

Yüce Allah doğrunun ve yanlışın bilgisini insanın kalbine ilham etmiştir. Yeter ki imanla, İslami ilimlerle fıtratına dönsün…
 
“Ve onlara hayırlı işleri vahyettik.” (Enbiya / 73)

“Nefse ve onu şekillendirene, ona isyanını ve itaatini ilham edene andolsun.” (Şems / 7-8)

Aynur Sülün / Nisanur Dergisi - Aralık 2016 (61. Sayı)
 
18-12-2016 1 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.