Rüyayla Gelen Hidayet

Zehra Yüksek
Yazıklar olsun nefsani yangınların kara dumanlarının içinde boğulup gidenlere… Yazıklar olsun boğazına takılan çer çöp yüzünden ab-ı hayatı içemeyenlere… Veyl olsun ömür takviminin yapraklarını dünya zevkleri uğruna tüketenlere…
Duvarda asılı olan takvimin 31 Aralık Perşembe’yi gösteren o son yaprağını koparırken bir an gözleri yaprakta yazılı olan günün ayetine ilişti. Yaprakta “Her nefis ölümü tadacaktır!” (Enbiya / 35) hakikati yazılıydı.

‘Ölüm’ ne kadar da nahoş bir kelimeydi! Hem bu da neydi böyle? Bu özel gününde böylesi soğuk bir cümleyle karşılaşmanın sırası mıydı şimdi. Ama yok yok bugün hiç bir şey onun moralini bozamazdı. Dediği gibi bu gün çok özel bir gündü…

Her yıl, arkadaşlar arasında yılbaşı kutlamaları için kura çekilirdi. Kura kime çıkarsa o gece yılbaşı onun evinde kutlanır ve yeni yıla onun evinde girilirdi. İşte bu yıl da kura Cemre’ye çıkmıştı. Bu yüzden hiç bir şey onun pozitif halini etkileyemeyecekti. Elindeki takvim yaprağını avucunda buruşturarak çöpe attı. Ardından kolundaki saate baktı. Saat 16.30’u gösteriyordu. Telaşla mutfağa doğru koştu. Daha çok işi vardı. Gece için pastalar, börekler, kanepeler yapacaktı. Akşam olmadan hepsi hazır olmalıydı.

O da her yıl arkadaşları gibi ikramları dışarıdan sipariş edebilirdi lakin kendi elleriyle yapmayı tercih etti. Kız arkadaşları yardım için biraz erken gelmeyi teklif ettiyseler de Cemre kabul etmedi. Hatta annesi de gitmeden yardım etmek istediyse de annesine; ‘Sen bana evde kutlama yapmak için babamdan izin kopardın ya işte en büyük yardımı o zaman yaptın anneciğim’ diyerek onun da yardımını kabul etmemişti.

Evet, hepsini tek başına yapacaktı. Böylece arkadaşlarının övgüsüne mazhar olacak ve sevgilisine (!) diğer kızlardan farklı olduğunu ispatlayacaktı. Çabucak kolları sıvayarak işe koyuldu…

Bir taraftan yemekleri özenle yaparken öte yandan ‘gecede hangi kıyafetimi giysem daha şık olurum acaba’ diye gidip geliyordu zihni.

Nihayet pastaydı, hindiydi derken mutfakta işini bitirmiş ve salondaki masasını da yemeğe hazırlamıştı. İtina ile hazırladığı masada noksan bir şey var mı diye şöyle bir göz gezdirdi. İkramlar, sipariş ettiği içecekler, şamdanlar, canlı çiçekler… Hepsi muhteşemdi(!) tabi dünyanın çivisi zannettikleri içki şişeleri de unutulmamıştı. Eksik olan hiçbir şey yoktu, olmasındı da zaten. Çünkü bu gece çok farklı olmalı; hepsinden güzel ve hepsinden özel olmalıydı.

Bu arada saat bayağı geçmişti. Arkadaşları gelmek üzereydi lakin henüz giyinmemişti. Hemencecik elbise dolabına koşturdu. Bir mağazayı andıracak kadar dolu ve renkli olan dolabından bir türlü hangisini giyeceğine karar veremiyordu. Zira bu gece sadece sevgilisini değil salondaki bütün erkekleri büyülemeliydi. Onu, bunu derken dolaptaki bütün kıyafetleri denedi ve nihayet nerden baksan eteği bir karış olan mor elbisesini beğendi. Ardından makyajını da yapıp salona indi.

Salonun köşesinde duran sahte çam ağacının ışıklarını yakmayı unutmuştu. tam fişi prize takıyordu ki, birden eli elektrik akımına kapıldı. Eli biraz sızlamıştı ama iyiydi. Bu aksiliklerin nedenini bilmiyordu ama bugün okuduğu takvim korkutmuyor da değildi onu. İçindeki huzursuzluğu bastırmak istiyordu. Bu gece koca bir yılı geride bırakacak yeni bir yıla girecekti. Adım adım hayallerine doğru gidiyordu işte. Neden huzursuzdu ki hala. Çalan zilin sesiyle sıyrıldı korkularından. Davetliler gelmişti. Hepsiyle ayrı ayrı tokalaştıktan sonra salona geçtiler.

Arkadaşları hazırlanan masanın güzelliğini görünce Cemre zaten beklediği “muhteşemsin, şahesersin, bir başkasın” övgülerine de mazhar olmuştu. Biraz muhabbetten sonra yemeğe geçtiler.

Sesi dışarıdan duyulacak kadar yüksek olan müzik eşliğinde yemekler yeniyor kahkahalar atılıyordu. Bu günün şerefine tokuşturdukları kadehlerle hafızaları fersah fersah uzaklaşıyordu bedenlerinden. Dünyaları kara, gönülleri kara, yüzleri kara, gözleri kör, kulakları sağır, başlarında yular ve boyunlarında boyunduruk…

Evet, şehvetin, şöhretin, zevkin, lezzetin ve dünyanın mefhumu olan bu insanlar; nefes nefes soludukları ecelin kim bilir kaçıncı saniyesindeler? Ecelin ibresi, kim bilir kimlere denk gelecek? Belki Emre’ye belki Burcu’ya belki Hakan’a belki de Cemre’ye...

Saatler yavaş yavaş 00.00’a geliyordu. Yeni yıla saniyeler kalmıştı. Aldıkları alkolle beyinleri zonkluyor ayakta duramıyorlardı. Buna rağmen yeni yıla girmeden uyumak yoktu. Neyse ki, geri sayım başladı:

On! Dokuz! Sekiz! Yedi! Altı! Beş! Dört! Üç! İki! Bir! demeden yere yığıldı Cemre. “Bir” kelimesi dudaklarında donmuş ve yüreğindeki tüm duygular çarmıha gerilmişti sanki. Tutmak istedikleri parmaklarının arasında kayıp gidiyordu. Bakışları asılı kalmıştı öylece. Bu sabah okuduğu “Her nefis ölümü tadacaktır” gerçeği göründü şimdiye kadar âmâ olan gözlerine…
 
Yoksa, yoksa o yaprak ömür takviminden kopardığı son yaprak mıydı? Ne o, ölüyor muydu? Ömür elbisesi yırtılıyor muydu yani? Hem de daha yirmi ikisinde! Onsuz mu dönecekti dünya? Onsuz mu kovalayacaktı birbirlerini ilkbahar, yaz, son bahar, kış dedikleri mevsimler?
 
Asır zannettiği dakikalar ne de çabuk geçmişti? İdealleri vardı; umut ve hayal tarlasını ekecek zehirli meyveler sunacaktı daha. Hem, yeter miydi cesareti ötelere ışıksız gitmeye? Kara kışta yorgansız nasıl uyuyacaktı? Yaşadıklarının faturasını ödemeye var mıydı pirimi? Evet, o gece sürpriz bir misafiri gelmişti Cemre’nin. Onu davet etmemişti belki ama zaten o hep davetsiz gelirdi. Hem de kapıyı çalmadan, zile basmadan…

Evet, evet bütün insanlığın mutlak uyanışı olan ölümden başkası değildi bu! Bazen müthiş bir kasırga ile gelir, bazen de korkunç bir deprem ile. Bazen küle çeviren bir yangın ile bazen de dehşetli bir trafik kazası ile. Bazen bir savaş ile bazen de alkol çirkefinde boğulmak ile… İşte Cemre de alkol komasına girmişti. Kendince büyük bir şehir idi belki fakat yıkılıyordu şimdi. Günah enkazlarının altında uzanacak bir el arıyordu.
 
Heyhat! Dünya sahnesinde hayatının son perdesi kapandı artık. Şimdi cehenneme giriş bileti almak için kuyruğa durma zamanı.

“İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.” (Bakara / 86)

Arkadaşları yere yığıldığını fark etmediler bile. Zaten o sırada atılan havai fişekleri seyretmek için balkona koşuşmuşlardı. Birkaç dakika sonra salona geldiklerinde Cemre’nin yerde uzandığını ve yüzünün de üzerindeki elbisenin rengine dönüştüğünü görünce acı çığlıklar birbirlerine karıştı…


Yanlış kurduğu telefonun sesiyle yatağından sıçradı. Yüzünden ter yerine kan akıyordu sanki Cemre’nin. Hemen başucundaki ışığın düğmesine basıverdi. Saat 05.09’u gösteriyordu. yanık yanık okunan sabah ezanının sesine kulak kabarttı. Her zaman rahatsız olduğu sabah ezanını şimdi gözyaşları içinde, can kulağıyla dinliyordu.

Korkudan titreyen ayaklarıyla duvardaki takvime doğru yürüdü. Takvimin son yaprağındaki “Her nefis ölümü tadacaktır” lafzını hıçkırıklar içinde okurken adı gibi bir cemre düşmüştü yüreğine ve ardından şu mısralar dökülüverdi dudaklarından:
         
Yazıklar olsun nefsani yangınların kara dumanlarının içinde boğulup gidenlere… Yazıklar olsun boğazına takılan çer çöp yüzünden ab-ı hayatı içemeyenlere… Veyl olsun ömür takviminin yapraklarını dünya zevkleri uğruna tüketenlere…
          
Ne mutlu cehalet karanlığından kaçıp hidayet güneşine sığınanlara…

Zehra (Ayhan) Yüksek / Nisanur Dergisi – Aralık 2015 (49. Sayı)
 
21-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.