Sahi, Nasıl Tefekkür Ediyoruz?

Rümeysa Sülün
Bir yanımız eksikti hep, davetçi olarak. Bir yerlerde büyük eksiklik olduğunun farkındayız ama kendimizce o kadar yoğunuz ki; o büyük açığımızı gidermeye zaman bulamıyoruz.
Bir yanımız eksikti hep, davetçi olarak. Bir yerlerde büyük eksiklik olduğunun farkındayız ama kendimizce o kadar yoğunuz ki; o büyük açığımızı gidermeye zaman bulamıyoruz.

O kadar çok meşguliyetimiz var ki; çoğunluğu dünyalık olan! Kalbimizi çürümekten kurtaracak olan tefekkür tesbihini unutuyoruz. Eksik kalan yanlarımızı tamamlama adına çalışırken; dergi, gazete, kitap okurken ve daha fazla bilgili olmayı hedeflerken sanki en önemlisini arkaya atıyor, işin edebiyat kısmını önemsiyoruz...

Şu anda revaçta olan; okuma, bir statü kazanma derdindeyken, aslında bizi kendimize getirecek tefekkürü unutuyoruz. Ona yoğunlaşamıyoruz.

Bizi Rabbe yaklaştıracak başka alternatiflerin peşine düşüyoruz. Biz bizi sürükleyen ve bize belki çok ağır gelen dünyanın ve insanların üretmiş olduğu fikirlerin gölgesinde kalıyoruz. Aslında sanıldığı gibi başkasının kaşığıyla yemek yememiş oluyoruz. Çünkü başkasının tefekkürüyle vardığı sonuçları sahiplenmiş oluyoruz. Hâlbuki tefekkürde derinleştiğimizde biz kendi iç dünyamıza verilen yeteneklerle farklı/bize özel fikirler üretebiliriz. Ve öğrendiğimiz ilimleri tefekkürümüz zenginleştirir…

İbrahim bin Edhem’e “Sen uzun uzun düşünüyorsun bunun sebebi nedir?” diye soruldu. İbrahim şöyle dedi:

“Tefekkür aklın iliğidir!”

Acaba biz tefekkürü nasıl anladık/anlıyoruz?

Belki tefekkür öyle bizim anladığımız gibi değildi de biz yanlış anlamlar çıkarttık son zamanlarda. Belki güzel konuşarak, iki damla gözyaşı dökerek veya güzel methiyeler dizerek tefekkürün nasıl bir önem sağladığını anlatma yoluna gittik. Bu yolda ilerledik. Biraz felsefe yaptık, biraz edebiyat parçaladık ama hakikate ulaşamadık…

Biz tefekkürün anlatarak bulunabileceğini umduk, ama tam tersiydi belki de. Rabb ile konuşmamız gerekirdi ve biz yanlış yerlerde aradık durduk asıl tefekkürü. Onun için geriledik ilerlediğimizi anarken…

Tavus’tan şöyle rivayet edilmiştir:

Havariler Hz. İsa (AS)’ya “Ey Allah’tan gelen ruh! Bugün yeryüzünde senin gibi bir kimse var mı?” diye sordular. Hz. İsa “Evet! Kimin konuşması zikir, susması tefekkür, bakması ibret ise o benim gibidir!” dedi.

Tıpkı Hz. İsa’nın buyurduğu gibi baktığımız şey bizi daha fazla Rabbe yaklaştırıyorsa, baktığımız şeyin manevi yönünü okuyabiliyorsak ve yalnızca suretine takılmıyorsak, üzerinde Allah’ın isimlerinin yansımasını keşfetmeye çalışıyorsak; işte böyle bir bakış ibretle bakmadır. Böyle bir bakış, peygamberlerin ve velilerin bakışlarıdır. Ve bizi teşvik ettikleri tefekkür şekli de budur. Bakılan şeyin fani -gelip geçici- yönünden ziyade ahirete bakan yönünü görmektir. 

Bizler çok çalışırken; bir yerlere yetişelim ya da daha çok iş yapalım, daha çok insana ulaşalım, İslam’ı daha çok anlatalım derken, en önemli parçayı bizden ayrılmaması gereken tefekkürü unuttuk! Bizler başka şeylerle meşgulken, okuma yazması bile olmayanlar tefekkürde ön saflarda idiler… Onlar az şey bilen, az bildiği için az konuşan, az konuştuğu için çok düşünen insanlarken; bizler çok bilen, çok konuşan, az düşünüp okurken bile mananın derinine bir türlü inemeyenler olarak kaldık ve bunun farkında bile değildik. Derine inemeyince anlatılmak istenen şeyin manasını da tam olarak idrak edemedik.

Unuttuk aslında! Bir saatlik tefekkürün bin yıllık ibadetten daha evla olduğunu… Bizler konuşmalarımızla ahkâmlar keserken, asıl tefekkürün güzelliğinden; o hazdan mahrum kaldık. Oysa “Kör olanla gören ve iman edip salih ameller işleyenlerle, kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!” (Mu’min / 58) buyurmuştu Yaradan…

Evet, ayeti kerimede kör olanın bakış açısıyla, sağlıklı kişinin bakış açısı; iman edenle etmeyenin bakış açısı ve iyi amellerle kötü ameller işleyenlerin bakış açıları karşılaştırılıyor. Sonunda ise ne kadar az düşündüğümüzün üzerinde duruluyor. Bu düşünme metodunu alınan dersler üzerinde uygulama olabilir ya da okunan ayetler üzerinde düşünüp tefekkür etme olabilir. Ve yahut da yaratıcıyı düşünüp nimetlerine bakarak yüceliğini kavrama ve Rahman’a yaklaşma olabilir.

Öyle ki; okuduğumuz kitabı düşünerek okumamız ya da baktığımız şeyde Rahman (CC)’ın yüceliğini ve eşsizliğini anmamız hem zamanımızı hem de ibadetlerimizi kıymetlendirecektir.

“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım.” ( A’raf / 146)

Bu ayetin manası hakkında şöyle denilmiştir; “Onların kalplerini emrimi düşünmekten menedeceğim!”

Kibrin, insanı doğru bir bakıştan alıkoyduğunu; varlıktaki mana ile kalbin arasına perde olduğunu Yüce Rabbimiz açıklıyor.

Kibrin, Rahman’ı düşünmeye, O’na yaklaşmaya engel olduğunu; tıpkı İblis (aleyhilla’ne) misali kişiyi Allah’tan uzaklaştırdığını anlıyoruz. Şu halde hakkıyla tefekkür edemiyor ve mana âlemine layıkıyla inemiyorsak; kalbimizi şöyle bir yoklamamız ve hemen ardından silkelenmemiz gerekiyor.

Rabbimiz, yaptığımız işler üzerinde hakkıyla tefekkür etmemizi ve her adımımızı, kendisini düşünerek atmamızı nasip etsin. Tefekkürün İslam davetçisinin ayrılmaz bir parçası olduğunun farkına varanlardan eylesin. Ve doyulmaz tadı, damaklarımızdan/gönlümüzden hiç eksiltmesin… (Âmin)

Vesselam…

Rumeysa Sülün / Nisanur Dergisi – Ekim 2015 (47. Sayı)
 
21-10-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.