Salihalardan Olmak İçin

Elif Yüksek
Eşler arası ilişkide, iletişim ve yaklaşım hususunda birçok nokta, asırlardır konuşulup tartışılıyor. Esasen insanlık tarihi kadar eski bir konudur bu ve hakkında en çok yazılıp çizilen konular arasındadır.
Eşler arası ilişkide, iletişim ve yaklaşım hususunda birçok nokta, asırlardır konuşulup tartışılıyor. Esasen insanlık tarihi kadar eski bir konudur bu ve hakkında en çok yazılıp çizilen konular arasındadır.

Şanı yüce Rabbimiz; “Allah`ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur (kavvâmdır). Onun için saliha kadınlar itaatkârdır…” (Nisa / 34) Buyuruyor.

Biz müminler için ayeti celileler sözün özüdür! İndimizde son söz, Rabbimizin ve O’nun hükmüyle muamele edenlerindir. Bu bağlamda mümin hanımlar olarak Rabbimizin taksimine razı oluşumuz, ayeti celiler ışında hareket edip etmediğimizle yakından alakalı. Şayet aile mevhumunda ‘reis’ konumu erkeğe biçildiyse; kadına düşen buna razı olmak ve eşine itaat etmektir. ‘Salihalardan’ olma yolunun da buradan geçtiğini görmekteyiz…

Bununla beraber bir başka ayeti kerime de var ki; mesrur bir birliktelik için iki tarafın da kendilerine biçilen rolü hakkıyla yerine getirmesinin gerekliliğine dikkat çekiyor. Düşünen toplulukları ibret almaya; mümin bireyleri, aklını başına almak suretiyle hikmetle davranmaya davet/teşvik ediyor.

“Size, kendileriyle huzur bulmanız için kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza bir sevgi ve merhamet koyması da O`nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ibretler vardır.” (Rûm / 21)

Evet, yüce Rabbimiz insanı çift (iki cins) olarak ve yoktan yaratmıştır. Birbirlerine nikâh bağıyla bağlanmak suretiyle ‘eş’ kılmıştır. Erkeğe ‘kavvam’ olmayı emrettiği gibi kadına ‘itaati’ uygun görmüştür. Görünen kısmı ile durum böyledir. Ancak mesele bu şekilde kapatılamayacak kadar derindir. En başta bu kavvam özelliği, erkeğe zorbalığı meşrulaştırmadığı gibi kadına da miskinlik yolunu açmıyor. Aynı zamanda pişkinliğe de mahal vermeyecek kadar net olduğunu görmekteyiz; iki ayet arasındaki illiyet rabıtasından hareketle…

Bu hususu bir nebze açığa kavuşturması babında, Hz. Mevlana’nın -erkeğe hitaben- şu ifadelerini paylaşmak istiyorum:

“Görünüşte su, ateşten üstündür... Fakat ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır, buharlaştırır, yok eder. Görünüşte su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona mağlupsun, onu istemektesin.”

Doğrusu ifadeler muazzam ve eşlerin üzerinde düşünmesini gerektiriyor. Bilhassa da bu iki ayeti celilenin gölgesinde bir yaşam sürmeyi murad eden mümin hanımlar olarak, irdelememiz gerektiğini düşünüyorum.

Bizler hangi sınıfa giriyoruz? Kaynatma ayarını tutturamayanlardan mıyız yoksa tam kıvamında mı potansiyelimiz? Rabbimizin araya yerleştirdiği o ‘sevgi’ iksiri, sarhoşluğa sebebiyet verici ya da zehirli bir mahiyete mi bürünüyor ellerimizde? Tıpkı ‘merhamet’ duygusundan yoksun –kavvam olamayan- erkekler gibi sevginin esas manasından uzaklaşmakta; salihalığı reddetmekte mi gönüllerimiz? Yoksa o iksir ile huzuru yudumlatan kadehler mi sunuyor ellerimiz?

İşin aslı, toplumumuza göz ucuyla şöyle bir baktığımızda dahi; ortaya çıkan tablo pek de iç açıcı değil! Kavvam özelliğini kısmen kullanan, tamamen yanlış kullanan ya da rafa kaldıran erkeklerin sayısı azımsanamayacak kadar çok. Bu hususta, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu sorumluluğu yerine getirmeye çabalamadıkları için -otorite boşluğundan ötürü- yaşanan olayların/olumsuzlukların asıl sorumluları onlar.

Bununla beraber asıl dikkatleri çekmek istediğim nokta, -erkek- evladını henüz küçük bir çocukken; sinik, güvensiz, karar verme yetisi olmayan ya da tam aksine zorba, vicdansız, tahammülsüz bir karaktere meylettiren anne profili. Çocuklarını, fıtri eğilimlerinin aksine yetiştiren anneler, alt yapısı mayınlardan müteşekkil bir toplum imar ediyorlar. Yetiştirme tarzlarına katık ettikleri o egoları, o ‘başkaldırı’ halleri; merhametsiz/otoritesiz babalar ve şefkatsiz/itaatsiz anneler türetiyor. Bunu kabul etmek ve buna mukabil hareket etmek gerekmez mi?

Bir diğer profil ise eşinden kavvam özelliğini ç/alma yönünde ciddi eğilimleri olan kadın! Gerek çocuklarının indinde gerekse kocasının duygu ve düşünce dünyasında, babanın otoritesine halel getiren söz ve eylemleri olan kadınlar; feminizmin olduğu kadar modernizmin de ürünü…

Alınacaklar her ne ise (gıda-meyve/sebze-giyim-ev eşyası) daha kaliteli, daha güzel, daha ucuz, daha taze, daha kolay olsun diye kocadan ‘ihtiyaçları temin etme’ sorumluluğunu alma; onu yavaş yavaş sadece para kazanmaktan ibaret bir siluete dönüştürüyorsa; varsın meyvelerde bir iki çürük çıksın, ev eşyası kalitesiz çıksın… Çocuğun gideceği yerlerin ve yapacağı/alacağı şeylerin kararını –mahiyetini daha iyi bildiği için- anne verebilir, bunda sıkıntı yok! Ancak bunu, asıl karar mekanizması olan babaya -fikirlerini beyan ederek- tevdi etmiyorsa ve bundan dolayı da çocuklar indinde baba atıl duruma düşüyorsa; varsın çocuk sinemaya gidemesin, telefonunu yenileyemesin! Ne önemi var? Daha doğrusu çocuğumuzun indinde zedelenen baba algısından önemli mi? Ya da kendisine güveni sarsılan koca profiline nazaran tüm bunlar daha mı kıymetli?

Karısından habersiz/izinsiz bir şey yapamayan, onsuz bir karar veremeyen o pasif koca rolünde; kadının bu tarz yaptırımlarının etkisi yok mu sizce de? Elbette bunu belirtirken ‘istişare’ hususunu devre dışı bırakıyor değilim! “Kadınlar erkeklerin (tamamlayıcı) parçalarıdır” diye buyuran Peygamber Efendimiz (SAV), ideal bir eş vasfına hakkıyla haiz olduğu gibi kıymetli eşlerine danıştığı durumlar da aşikârdır. Ve eşlerin karşılıklı dikkat etmesi gereken hususlardır bunlar.

Evet, kadının bazı yaptırımları evdeki otoriteyi sarsıyor. Kocanın/babanın kendine olan güvenini sarsacak kadar abartılı ve etkili olan bu yaptırımlar, çocukların indinde ‘koca çınar’, ‘emin dayanak’, ‘en güçlü kişi’ hükmündeki baba portresini kaldırıp yerine ‘annemin gölgesinde’, ‘son söz annemin’, ‘anneme uymazsa yanar’ nev’inde inanışlar yerleştiriyor. İşin en kötü yanı da bu olsa gerek! Zira -özellikle erkek- çocuk için kopma, aileden uzaklaşma, babaya güven duymama ve kendini işe yaramaz hissetme eğilimleri bu aşamada başlıyor ve kaçınılmaz oluyor. Ahlaki birçok çöküntü de –madde bağımlığı başta olmak üzere- bu sayede gençlik arasında kol gezebiliyor…

Mevlana’nın ateş ve su benzetmesi… Sevgi tenceresi, kaynama noktasını bilen; tam orada duran ateş görsün bir tek! Suyun buharlaşıp uçmasında rol almayanlardan aksine -ihtiyaca binaen- serinletici ya da pişirici vasfını yeniden kazandıranlardan olma temennisiyle…

Elif Yüksek / Nisanur Dergisi - Mart 2016 (52. Sayı)
 
28-03-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.